Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 45. Ayet

    لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Liyecziye-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti min fadlih(i)(c) innehu lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Zira Allah, iman edip rızasına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Şüphesiz O, inkârcıları sevmez!'

      Zira Allah, iman edip rızasına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Bu beyan, sevap ve karşılığın zorunlu oluşunun lütuf sonucu olduğunu göstermektedir. Hikmet açısından bunun zorunlu olması söz konusu değildir. Çünkü Allah öyle nimetler vermiştir ki bu nimetlerin bırakın tümünün, birinin dahi şükrünü eda etmeye güçleri yetmez. Durum böyle olduğuna göre sevap ve karşılığın zorunlu oluşu lütuf gereğidir. Yoksa bunun hak edilmesi ve bunun gerekliliği sebebiyle değildir. Cezalaıın zorunluluğu ise hak etmeye dayalıdır. Zira cezanm zorunluluğu hikmet açısından gereklidir. Bundan dolayı sevap ile ceza birbirinden ayrılmaktadır. Zira Allah, iman edip rızasına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Bu İlâhi beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani O, dünyada yaptıkları iyilikler dolayısıyla onları âhirette ödüllendirecektir. Bu, onun lütfundandır. Onlar bu lütfuyla buna kavuşmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Li yecziye (لِيَجْزِيَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "cim, ze, ye" kökünün temel anlamının "bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek, yerine geçmek ve mükafat veya ceza olarak dönmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "cezâ", adaletin tesis edilmesi için yapılan bir eylemin tam ve eksiksiz karşılığının muhataba ulaştırılmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramını tahlil ederken, eylemin başındaki "lam" (li / -sın diye, için) edatına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre bu edat, bir önceki ayette bahsedilen "kendi lehlerine yer hazırlama" (salih amel işleme) eyleminin nihai ve teleolojik (gayesel) sonucunu bağlar. İnsanların dünyadaki ahlaki çabaları boşlukta kaybolmaz; ilahi yasa, bu eylemleri "karşılığını vermek" (li yecziye) üzere mutlak bir muhasebe sisteminde (ahirette) sonuca bağlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik ve ahlaki zorunluluğunu inceler. Kılıç'a göre Allah'ın "karşılık vermesi" (yecziye), evrendeki ahlaki nizamın (sünnetullahın) temelidir. Eğer iyi ile kötü, zalim ile mazlum eşit kalsaydı ve eylemlerin bir "karşılığı" olmasaydı, varlık tamamen anlamsız (abes) bir kaosa dönüşürdü. Bu fiil, evrenin kör bir tesadüf mekanizması değil, şaşmaz bir adalet ve karşılık (ceza) yurdu olduğunu mühürler.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "hemze, mim, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "güven içinde olmak, korku ve endişenin zıttı olarak sükûnet bulmak, eman vermek ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak iman, zihnin şüphelerden ve ruhun varoluşsal korkulardan arınarak mutlak bir otoriteye (Allah'a) güvenerek sığınmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "iman" eylemini ayetin sonundaki "küfür" (inkar) eylemiyle diyalektik bir çerçevede tahlil eder. Izutsu'ya göre "iman edenler" (âmenû), sadece Allah'ın varlığını teorik olarak kabul edenler değildir. Onlar, evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri) okuyarak varoluşsal bir güven (emn) alanı inşa eden ve hayatlarını bu güven üzerine kuran aktif öznelerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) sosyolojik bedeline dikkat çeker. Aydar'a göre Mekke'nin kabilevi sisteminde bir kişinin güvenliği (emniyeti) tamamen kabilesine bağlıydı. İlk Müslümanların "iman etmeleri" (âmenû), bu dünyevi ve kabilevi güvenlik ağından çıkıp, tüm riskleri göze alarak sadece Allah'ın ontolojik korumasına (emanına) girmeleri anlamına gelen devasa bir sosyal ve felsefi kopuştu.

        Fadlihî (فَضْلِهِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "fe, dat, lam" kökünden türediğini ve temel anlamının "artmak, çoğalmak, ihtiyacı karşıladıktan sonra geriye kalan fazla kısım ve üstünlük" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, hak edilenin veya zorunlu olanın (adaletin) çok ötesinde, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan taşkın bir fazlalık ve lütuf demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramını "ceza/adalet" kavramından keskin bir biçimde ayırır. İsfahânî'ye göre adalet (ceza), yapılan bir işin tam matematiksel karşılığını (ne eksik ne fazla) vermektir. Ancak ayette müminlerin mükafatının Allah'ın "lütfundan/fazlından" (min fadlihî) verileceğinin belirtilmesi; ahiretteki cennetin veya ödülün, insanın dünyadaki sınırlı ve eksik amellerinin birebir ücreti değil, Allah'ın akıl almaz cömertliğinin karşılıksız bir hediyesi olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik analizini yapar. Cündioğlu'na göre insanın dünyadaki sınırlı ömrü ve kusurlu eylemleriyle, ebedi ve kusursuz bir cenneti "satın alması" ontolojik olarak imkansızdır. Sınırlı olan, sonsuz olanı üretemez. Bu yüzden Kur'an, mükafatı insanın eylemine (kesbine) eşitlemez; onu mutlak aşkınlığın taşkın bir hediyesi olan "fadl" (lütuf/fazlalık) kelimesiyle açıklayarak insanın kibrini kırar ve onu ilahi merhamete muhtaç bırakır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam teolojisindeki (kelam) yerini özetler. Ansiklopedi, Ehl-i Sünnet inancındaki "hiç kimse sadece kendi ameliyle cennete giremez, ancak Allah'ın fazlı/rahmetiyle girer" ilkesinin doğrudan bu gibi ayetlerin etimolojik yapısına ("min fadlihî") dayandığını kaydeder. İnsan çabalar, ancak nihai kurtuluş tamamen ilahi lütfun bir sonucudur.

        Yuhibbu (يُحِبُّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ha, be, be" kökünün temel anlamının "bir şeyi sevmek, ona yönelmek, onu arzulamak ve tutunmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, hayatın özünü ve çekirdeğini ifade eden "habbe" (tohum) kelimesinin de bu kökten geldiğine dikkat çeker; zira sevgi (muhabbet), varlığın yeşermesini ve hayata tutunmasını sağlayan ontolojik bir tohumdur.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet" (sevgi) kavramının Allah'a nispet edilmesinin (yuhibbu) felsefi boyutunu tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanın sevgisi genellikle psikolojik bir eksiklikten, biyolojik bir arzudan veya estetik bir çekimden kaynaklanır. Ancak Allah'ın (c.c) sevgisi eksiklikten münezzehtir. Allah'ın "sevmesi" veya "sevmemesi" (lâ yuhibbu), O'nun kulundan razı olması, ona lütfuyla muamele etmesi, onu koruması ve ona manevi olarak yakınlaşması anlamında teolojik bir onaydır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sevgi kavramının Kur'an'daki ahlaki sınırlarını inceler. Ansiklopedi, "Allah sevmez" (lâ yuhibbu) formülasyonunun İslam ahlak felsefesinde son derece kritik bir yere sahip olduğunu belirtir. Hristiyanlıktaki "Tanrı herkesi koşulsuz sever" dogmasının aksine, Kur'an'da ilahi sevgi (muhabbetullah) ahlaki bir şarta bağlanmıştır. Allah, varlığın fıtratını bozanları, zalimleri ve nankörleri "sevmediğini" açıkça ilan ederek, sevgiyi mutlak adaletin ayrılmaz bir parçası haline getirir.

        El-Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "kef, fe, ra" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve perdelemek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "kâfir", gerçeğin üzerini kasten ve inatla örten, kendisine verilen nimetleri yok sayan kişidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "küfür" kelimesinin bu ayetteki özel bağlamsal zıtlığını tahlil eder. Izutsu'ya göre ayet, inananlara verilen "lütuf/fazl" (fadlihî) kavramının hemen ardından "kafirleri sevmez" mühürüyle biter. Buradaki "kâfirîn" (örtenler), sadece teorik olarak Allah'ı inkar edenler değil; bizzat Allah'ın yeryüzündeki lütfunu, rızkını ve ayetlerini kibre kapılarak "örten", fıtratın sesini bastıran ve nankörlük (küfrân) eden aktif bozguncular topluluğudur.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökünü inceler. Jeffery, Arapçadaki "küfr" kökünün Süryanice ve Aramicedeki "kfar" (inkar etmek, reddetmek, silmek) kelimesiyle doğrudan bir teolojik akrabalığı olduğunu belirtir. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın bu yaygın dini terimini kullanarak, hakikati reddetmenin sadece zihinsel bir hata değil, doğrudan ilahi sevgiden (muhabbetten) mahrum bırakılmayı gerektiren ontolojik bir suç olduğunu ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki sosyolojik ve polemiksel darbeyi inceler. Öztürk'e göre Mekkeli müşrik elitler, sahip oldukları devasa serveti ve siyasi gücü, Allah'ın kendilerini "sevdiğinin" ve seçtiğinin (imtiyazın) bir kanıtı olarak görüyorlardı. Kur'an "Şüphesiz O, kafirleri sevmez" (İnnehû lâ yuhibbul kâfirîn) diyerek onların bu teolojik yanılsamasını paramparça eder. Dünyevi servet ilahi sevginin göstergesi değildir; hakikati örtenler (kafirler), ne kadar zengin olurlarsa olsunlar mutlak surette ilahi sevgiden (muhabbetten) dışlanmışlardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X