Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 33. Ayet

    وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velyesta’fifi-lleżîne lâ yecidûne nikâhan hattâ yuġniyehumu(A)llâhu min fadlih(i)(k) velleżîne yebteġûne-lkitâbe mimmâ meleket eymânukum fekâtibûhum in ‘alimtum fîhim ḣayrâ(an)(s) veâtûhum min mâli(A)llâhi-lleżî âtâkum(c) velâ tukrihû feteyâtikum ‘alâ-lbiġâ-i in eradne tehassunen litebteġû ‘arada-lhayâti-ddunyâ(c) vemen yukrihhunne fe-inna(A)llâhe min ba’di ikrâhihinne ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar. Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelerinizin -kendilerinde hayır görürseniz- tekliflerini kabul edin. Allah'ın size verdiği maldan da onlara verin. Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir."

      Fuhşa Sürükleme Yasağı

      Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar... “İstiTâf” (اسْتِعْفَافُ) iffetli olma isteği demektir. Sanki şöyle buyurmuştur; Evlenme imkânı olmayan kişi kendisini zinadan alıkoyan ve kendisini iffetli kılan sebepleri arasın, tâ ki Allah lütfundan onun ihtiyaçlarını giderecek zenginlik verinceye kadar. İffetli olabilmenin vasıtaları şunlardır: Birincisi Hz. Peygamberden rivayet edilen şu husustur: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur” Ve benzeri hadisler. [İkincisi] iffetli olmak için eğer evlenmeye gücü yoksa Allah kendisini zengin kılana kadar gerekli sebepleri arasın ki zinaya düşmesin. Şu hadiste olduğu gibi: “Kim iffetli olmak isterse Allah Teâlâ onu iffetli kılar!” “Velyestafıf” (وَلْيَسْتَعْفِفِ) kelimesinin nikâh imkânı bulamayanlar iffetli olmak için çabalasın şeklinde anlaşılması da mümkündür.

      Allah Teâlâ nikâh imkânından aciz kalma halinde, mallarda ve diğer hususlarda ihtiyaç ve zaruret halinde başkasının mülkünden bedelini ödemek kaydı üe yararlanmayı mübah kıldığı halde, cinsel alanda helâl olmayanları mübah ve onlardan yararlanmayı caiz görmemiştir. Bunun birkaç gerekçesi vardır: Birincisi, başkasının mülkünden alıp yemek ancak zaruret halinde caiz olur. Cinsellikte ve bir şekilde kadından cinsel yararlanmada ise zaruret hali olmaz. O yüzden de mübah kılınmamıştır. İkincisi, kadınlardan cinsel yönden yaralanma aslında sanki sırf üreme ve neslin devamını sağlama amacıyla mübah kılınmış gibidir. Yoksa kişilerin kendi ihtiyaçları ve şehvetlerinin giderilmesi için değil. Kişinin kendi imkânı dâhilinde nikâhlayabileceği bir kadın olmayınca, ondan üreme ve neslin bekasını sağlama sorumluluğu düşer. Üçüncüsü, bolluk içinde olma, zenginlik ve türlü nimetlere sahip olma kadınlara karşı arzuyu ve cinsel ihtiyacı doğuran unsurlardır. Kişi nikâhlayacak bir kadın bulma imkânına sahip olmayacak şekilde fakir olduğu zaman kendisinde şehevî arzuları doğuracak imkânlar bulunmaz. O yüzden de mübah kılınmamıştır. Ama ihtiyaç, zaruret ve belirttiğimiz unsurlara gelince bunların tamamı mallarla ilgili olarak gerçekleşir. Bunlarda ihtiyaç duyulan malı almak kişilerin bizzat kendileri içindir ve onları hayatta tutabilmek amacını taşır. O yüzden aralarında fark vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah lütfundan ihtiyaçlarım giderinceye kadar...Yoksulluk içinde iseler Allah lütfü ile onları ihtiyaçtan kurtarır” meâlindeki İlâhî beyanda Mûtezile’nin görüşünü nakzeden iki yön vardır: Birincisi, Allah Teâlâ, zengin kılmayı kendi zatına nispet etmiştir. O hiç kimseye kendi zatından kaynaklanan bir sebep olmaksızın bir şeyi kimsenin eline atmaz ve koymaz. Lâkin yarattığı birtakım sebeplere bağlı olarak o kimseyi zengin kılar ve ona verir. Zengin lolma fiilini kendi zatına nispet etmesi gösteriyor ki kulların zenginliğme sebep olan vasıtaların oluşmasında Allah’ın dahli ve yaratması vardır. Bu itibarla Mûtezile’nin “kullarının fiillerinde Allah’ın hiçbir dahli yoktur” şeklindeki iddialarına burada bir delil yoktur. İkincisi âyette bulunan şu delildir: Kulların zenginliği ve bolluk içinde olmaları Allah Teâlâ’nm bir lütfü ve rahmetinin eseridir. Bu, kulların bizzat kendilerinin önceden yaptıkları iyiliklere karşılık olarak hak ettikleri bir şey değildir. Aksine o şey Allah Teâlâ’dan onlara bir lütuf ve ihsandır. Eğer bu Allah Teâlâ’nın üzerine gerekli olsaydı o takdirde bu Allah’ın adli olur, lütuf ve keremi olmazdı. Allah’ın lütuf ve ihsanı diye isimlendirmesi gösterir ki Allah Teâlâ her kime verse, onun için şöyle denilir: Allah Teâlâ nimetini o kimseye lütuf ve kereminden, nimet bahşetmesinin sonucu olarak verdi, yoksa kişi verilmesini gerekli kıldığı ve hak ettiği için değil. Bu da onların dinde aslah görüşlerine dair bir reddiyedir.

      Sonra insanlardan bir kısmı, “Allah lütfü ile onları ihtiyaçtan kurtarır” ve Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar... meâlindeki beyanlarla zenginliğin fakirlikten daha üstün kılındığına istidlalde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: Çünkü Allah Teâlâ zenginliği “min fadlihî” (مِنْ فَضْلِهِ) diye lütuf ve ihsan diye İsimlendirmiştin Kuranda bunlardan başka birçok âyette de zenginliği rahmet, hasene diye isimlendirmiş, pek çok yerde onu hayr diye anmıştır. Fakirliği ve darlığı ise bir defasında belâ, İkincisinde kötülük, üçûncüsünde zahmet ve sıkıntı diye adlandırmıştır; “ Onları güzellikler ve kötülükler ile sınadık”; “Sizİ bİr imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz”; “Allah’ı bırakıp da İbadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah’ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar onun rahmetini engelleyebilirler mi?“ ve daha başka İlâhî beyanlarda olduğu gibi. Bunlarda Allah Teâlanm belâ, şiddet, şer, zarar, kötülük diye isimlendirdiği her bİr şeyden maksat darlıktan ve yoksulluktan kinâye olmaktadır. Buna mukabil bahsetmiş olduğu hayır, hasene, rahmet vb. benzeri isimlendirmeler de bolluk ve zenginlikten ibaret olmaktadır. Bu da gösteriyor ki zenginliğin hayır, güzellik ve rahmet olarak isimlendirilmesi onun fakirlikten daha üstün olduğımu göstermektedir. Zira hiç şüphe yoktur ki hayır, güzellik ve rahmet şer, kötülük ve sıkıntıdan daha hayırlıdır. Bu yüzden zenginlik fakirlikten daha üstündür.

      Bu görüş sahiplerine şöyle denilir: Sizin dediğiniz gibi, zenginlik sözü edilen olumsuz durumlardan hayırlıdır. Ancak bahsettiğiniz sebepler, bizzat fesada çağıran, ihtiyaçlarm ve şehvetlerin yerine getirilmesi için harekete geçiren, envai çeşit günahları işlemeye, her türlü haramı irtikâp etmeye sevkeden durumlar olmaktadır. Oysa darhk, yoksulluk ve şiddetli sıkmtı öyle değildir, aksine bunlar içinde bulunduğu kimseyi envai çeşit mâsiyet ve haramları işlemeye iten bir sebep olmak şöyle dursun onlardan alıkoyan hallerdir. Bizim o daha üstündür derken kastettiğimiz sözünü ettiğimiz mâna itibariyledir, yoksa bizzat sizin anladığınız anlamda değildir. Yahut hayır diye bahsedilen ve isimlendirilen durum -ki zenginliği kastediyorum- insanlara nispetle öyle görünüyor, aynı şekilde darlığın da şer diye isimlendirilmesi gene onlara nispetle öyledir. Çünkü bu hakikatte öyle oldukları için değil insanlar arasında öyle telakki edildiği içindir. Çünkü zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelerinizin -kendilerinde hayır görürseniz- tekliflerini kabul edin. Yani onlarla yazışın. Âyetin zâhiri yazışma akdine değil aksine “mâruf Kitab’a yönelik olmalıdır ki o da Allah Teâlanm Kitab’ıdır: Çünkü kitap mutlak olarak kullanıldığı zaman onunla Allah’ın Kitab’ı kastedilir. Köle ve câriyeler, efendilerinden Kitab’ın kendilerine de öğretilmesini isterler demektir. Ne var ki insanlar, bundan bu mânayı anlamadılar, aksine köle ve câriyelerle yapılan mükâtebe akdini anladılar ve âyeti o şekilde yorumladılar. Sonra “fe kâtibûhum” (فَكَاتِبُوهُمْ) kavi-i celîli vücup ve ilzam (bağlayıcılık) için değil, aksine tergip ve teşvik içindir. Bunun da delili, ümmetin Hz. Peygamber (s.a.) zamanından günümüze değin mirasçılarına mükâtebe akdi yapmadan öldükten sonra arkalarından mirasçılarına miras bırakmalarıdır. Eğer vücup ve ilzam için olsaydı onlar üzerlerine vacip ve gerekli olan bir fiili terketmezlerdi. Onların mükâtebe akdini terketmeleri bu âyetteki emrin vücup için değü tergip ve teşvik için olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendilerinde hayır görürseniz tekliflerini kabul edin. Bu ilâhı beyan hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazı müfessirler demişlerdir ki: Eğer onların hayrın her türlüsü hakkında, namazı kılmada, iyi hal göstermede arzulu olduklarını görürseniz ve onlar da kendilerini buna hazırlamışlarsa onlarla bedelli âzatlık sözleşmesi yapın. Bazıları da kendilerinde hayır görürseniz demek, vefa, emanet (güvenilirlik) ve iyi hal görürseniz anlamına gelir demiştir. Bu Hasan-ı Basrî’nin izahıdır. Bu ifadenin yorumu şöyledir: Eğer onların yazıştıkları bedele güçleri olduğunu ve ödemeyi yapmaya kadir olduklarını görürseniz onlarla bedelli âzatlık sözleşmesini yapın. Bazıları hayrı hile, çare diye yorumlamıştır. Bir kısmı da ondan maksadın mal olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri hayırdan maksat meslek sahibi olmak diye açıklamıştır. Hz. Peygamberden -Yahyâ b. Kesir tarafından tefsiri de yapılan- bir haber rivayet etmişlerdir ki onda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kendilerinde hayır görürseniz -ki hayır zanaat demektir- azatlık sözleşmesi yapın. Onları insanların başına bela olarak sarmayın!

      Eğcr bu mâna sabitse o takdirde başka bir yoruma İhtiyaç yoktur. Eğer Allah Teâlâ "in alimtüm lehum hayran" (إِنْ عَلِمْتُمْ لَهُمْ خَيْرًا) buyursaydı o takdirde burada "hayır”dan maksat maldır demek mümkün olurdu. Ancak Allah Teâlâ "in alimtüm fihim hayran" (إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا) buyurdu. Mal onların içinde olmaz, mal ancak onlara ait olur. Bu yapılan izahlar içerisinde en uygun olanı cn doğrusuîiu Allah bilir ya, hayırdan maksadın haberde de geldiği gibi meslek olması ya da vefa ve güvenilirlik olmasıdır.

      Sonra bu âyette kölelerin mülkiyet sahibi olamayacaklarına dair delil vardır. Çünkü onlar eğer mülkiyet sahibi olabilselerdi o takdirde Allah Teâlâ onları bedelli azatlık sözleşmesi yapmadan (ellerindeki mallarına karşılık) azat etmelerini tavsiye ve teşvik ederdi. Allah Teâlanın insanları sözleşmeye teşvik etmesi gösterdi ki köleler, bu sözleşmenin onların kazançlarını ve hizmetlerini efendileri için değil de kendileri için kılana dek mülkiyet hakları yoktur. Hem mükâtebe akdinde efendilerin hukukunu da kollama durumu vardır. Çünkü köleler, eğer ödemeyi kabul ettikleri meblağı ödeyebilirlerse ne âlâ, aksi takdirde efendilerin, onları yeniden kendi hizmetlerine almaları hakkı vardır. Eğer bu sözleşme azatlık demek olsaydı, onları tekrar kendi elleri altına almaları mümkün olmazdı ve baldan kendilerine ulaşan bir karşılık olmaksızın elden çıkmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendilerinde hayır görürseniz tekliflerini kabul edin. Bu İlâhî beyanda sebeplerin gerçekliğini tahkik ile değil de sadece zâhirine bakarak amel etmenin caizliği görüşüne de bir işaret vardır; Şöyle ki Allah Teâlâ kendilerinde hayır görürseniz buyurmuştur. Burada sözü edilen hayr hakkındaki bilgiye onlarda olan birtakım sebeplerle ulaşılır ki bunlar da sözü edilen zanaat, vefa, eda, güvenilirlik vb. gibi şeylerdir. Bunlar birtakım sebeplerdir ki bunlarla hayra ulaşılu". Ancak bu gerçeklik üzere bir bilgi oluşturmaz, sadece galip bir zan ve bilgi ifade eder. Gene bu beyanda esbabm zahiri sonucu oluşan içtihatla amel etmenin cevazına da delil bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Bunun muhatabı hakkında ihtilaf edilmiştir: Hasan-ı Basrî ve daha başkaları dediler ki: O, kölenin efendisi de dâhil olmak üzere Allah Teâlânın genel olarak insanları teşvik ettiği bir fiildir. Bu durumda iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, Allah Tcâlanın zekât fonlarından olmak üzere birini mükâteb köleler için tahsis etmesi. “İnnemes-sadekâtü li’l-fukarâi...” (إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ) diye başlayan ve ‘’fı’r-rikâbi” (فِي الرِّقَابِ) ifadesine kadar devam eden âyct bunu gerektirmektedir. Burada sözü edilenler mükâteb kölelerdir. Allah Teâlâ mal sahiplerine zekâtlarını mükâteb kölelere vermesini emretmiştir ve onları zekât verilecek bir zümre olmaya lâyık kılmış, böylece bedelli azatlık sözleşmesi gereği üstlendiği borcun ödemesinde insanların onlara yardımcı olmalarını amaçlamıştır. Eğer bu böyle ise o takdirde zekât onlar için bir haktır. İkincisi, muhtemeldir ki Allah Teâlâ insanlara zekât haricinde mallarından mükâteb kölelere borçlarını ödeyebilmeleri ve böylece boyunlarını kölelik ve kesb zilletinden kurtarabilmeleri için vererek yardımcı olmaları emrini vermiştir.

      Bazı tefsircilere göre ise burada hitap özellikle efendilere yöneliktir. Çünkü bedelli âzatlık sözleşmesi ile ilgili hitabın baş tarafı köle sahiplerine yönelikti; burada da öyle olmalıdır. Sonra da bu konuda ihtilaf ettiler. Hz. Aliden (r.a.) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Bedelli âzatlık sözleşmesinde meblağın üçte birini efendi almaz”. Ondan “dörtte biri” diye de rivayet edilmiştir. Hz. Ömerden gelen rivayete göre ise o kendisine ait bir köle ile mükâtebe akdi yapmıştı. Onun ilk taksidini düşürdü. Köle ona “Benden son taksidini düşür!” dedi. Hz. Ömer: “Belki o zamana yetişememl” dedi ya da buna benzer bir kelâm etti. Sonra da âyeti okudu: Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen...

      Hz. Osman’ın (r.a.) kölesi şöyle anlatır: Hz. Osman benimle bedelli azatlık sözleşmesi yaptı. Benden hiçbir şey indirmedi”. Hz. Osman’ın sözleşme bedelinden hiç indirim yapmadığı şeklindeki rivayet, mükâteb kölelere mallardan verilmesini ve indirim yapılmasını emreden âyetin tercihe bağlı ve fazilet şeklinde olduğunu, bunun vücup ve gereklilik içerecek şekilde bir emir olmadığını gösterir. Çünkü bu eğer vacip olsaydı Hz. Osman gibi birinin sözleşme bedelinden bir indirimde bulunmaması gibi bir tavır düşünülemezdi. Bunu efendiye malından vermesini ve ona peşinen ödeme yapmasını vacip gören kimse bunu sahabeden (ra.) gelen rivayetlere aykırı olarak yapmış olur. Çünkü onlardan bir kısmının, kendi malından vermek şeklinde değil de (alacağından) indirimde bulunduğu ve vazgeçtiği rivayet olunmuştur. Bazılarından da belirlenen meblağı indirimde bulunmadan, ona mal vermeden tam olarak aldığı rivayet edilmiştir. Bu durumda onlara mükâtebe bedeli dışındaki mallarından vermelerini emreden kimsenin görüşü sahabenin tamamının görüşünün dışında olmaktadır.

      Sonra bu İzah iki açıdan yanlış olur: Birincisi: Bİr kimse kölesine "Şu kadar meblağı ödediğin zaman sen hürsün!” dese ve onun bİr miktarını indirse, köle de diğer (bir) kısmını ödese, tamamını ödemedikçe azat olmaz. Bu da gösteriyor kİ Allahsın size verdiği maldan da onlara verin mealindeki beyan vücup için değil, ihtiyari olarak yapılması istenen bir fiildir. İkincisi; Köle, meblağı ödedikten sonra artık ona hâlâ “mükâteb” denilmez. O artık bir hürdür. Onlara mal verilmesi emri ancak onlar mükâteb halinde ikendir. Nitekim önce “âzatlık sözleşmesi yapın” buyurmuş sonra da onlara verin demiştir. Eğer onların dediği gibi olsaydı sözünü ettiğimiz iki gerekçeden dolayı bu bâtıl olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

      Namuslu yaşamak isterlerse, câriyel erin izi fuhuş yapmaya zorlamayın. Âyetin metninde geçen “in eradnâ tehassunen” (إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا), yani “Namuslu yaşamak isterlerse” meâlindeki beyan uyulması gerekli bir şart (kayd-ı ihtirazî) değildir. Çünkü câriyeler namuslu yaşamak istemeseler bile fuhuş yapmaya zorlanamazlar. Bu da gösteriyor ki bu kayıt bir şart değildir. Onlar itaat etseler bile onların fuhuş yapmaya zorlanması mümkün değildir. Bu itibarla bu kayıt bağlamda mevcut bir öge (kayd-ı ittifâkî) olarak resmedilmiştir. Şöyle ki: Onlar para kazanmak İçin câriyelerini fuhuş yapmaya zorlarlardı. Oysa onlar namuslu yaşamak isterlerdi. Bu itibarla hitap ve yaptıkları işin yasaklanması onların durumunu hikâye etmek üzere geldi, yoksa amaç onu bir şart olarak belirtmek değildi. Yahut bu onlar m gönüllü olması halinde de zorlama olmasıdır. Bu ifadede, müt a nikâhının bâtıl ve fasit olduğuna dair delil vardır. Çünkü onlar câriyelerini kendileri için istedikleri ücret mukabilinde para karşdığında başkalarıyla yatmaya zorluyorlardı. Muta da bundan başka bir şey değildir. Müfessirler dediler ki: Bu âyet münafıklardan Abdullah b. Übey İle falan ve filan hakkında inmiştir. Onlar câriyelerini dünya metaı elde etmek için zinaya zorluyorlardf. Eğer dedikleri gibi ise o takdirde âyette zinanın bütün dinlerde haram olduğuna dair delil vardır.

      Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Bu iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, câriyelere yönelik olarak gelmiş olmasıdır. Yani Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onlarm zorlanmaları sebebiyle o câriyeleri bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Nitekim bazı kırâatlerde de bu doğrultuda “fe innellâhe min ba'di ikrâhihinne lehunne ğafurun rahim” (فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ لَهُنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ) şeldinde okunmuştur.

      İkincisi, efendilere yönelik olmasıdır. Yani Allah, tövbe etmeleri ve hallerini düzeltmeleri durumunda onları bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Velyesta'fif (وَلْيَسْتَعْفِفِ)

        Kelimenin kökü ayn-fe-fe (ع ف ف) harfleridir. Etimolojik olarak haramdan ve çirkin şeylerden uzak durmak, nefsi tutmak, dizginlemek ve iffetli olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeyden geri durmak, kaçınmak ve nefsi uygunsuz olandan alıkoymak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iffet" kavramını nefsin bedensel (şehvani) arzulara karşı direnmesi ve onlardan uzak durması olarak tanımlar. Ayetteki "velyesta'fif" (iffetli davransınlar/iffetlerini korusunlar) fiilinin "istif'al" babında gelmesi, bunun pasif bir bekleyiş değil; evlenme imkanı bulamayan kişinin nefsine karşı verdiği aktif, iradi, zorlu ve sürekli bir ahlaki mücadele (iffet arayışı) olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde iffet kavramını, Cahiliye döneminin sınırsız ve kuralsız bedensel arzularına karşı kurulan İslami ahlak sisteminin (self-restraint) temel direği olarak inceler. İffetli davranmak, insanın kendi içgüdüsel taşkınlıklarını ilahi iradeye boyun eğdirerek zapt etmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkhi ve psikolojik bağlamda bu kelimeyi değerlendirirken; evlenemeyen gençlere yönelik "iffetli kalmaya çalışsınlar" emrinin, yoksulluğun veya imkansızlığın zinayı (veya ahlaki düşüklüğü) meşrulaştıran bir mazeret olamayacağını, her şartta ontolojik temizliğin (iffetin) korunması gerektiğini etimolojik olarak mühürlediğini belirtir.

        Yebteğûne (يَبْتَغُونَ)

        Kelimenin kökü be-ğayın-ye (ب غ ي) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi şiddetle istemek, aramak, peşine düşmek, arzulamak ve haddi aşmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeye ulaşmayı talep etmek ve onun peşinden gitmek" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin, kişinin bir durumu veya nesneyi elde etmek için gösterdiği yoğun çaba ve istek olduğunu tahlil eder. Ayette kölelerin özgürlük sözleşmesi (mükâtebe) "istemeleri" (yebteğûne), salt içsel bir arzudan ziyade, efendilerine karşı resmi ve hukuki bir talepte bulunmalarını, hürriyete olan o yoğun fıtri yönelişlerini ifade eder.

        El-Kitâbe / Fekâtibûhum (الْكِتَابَ / فَكَاتِبُوهُمْ)

        Kelimenin kökü kef-te-be (ك ت ب) harfleridir. Yazmak, harfleri bir araya getirmek, dikiş dikmek, bağlamak, farz kılmak ve yazılı sözleşme (mükâtebe) yapmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "dağınık olan şeyleri bir araya toplayıp sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir. Deri tulumun ağzının dikilip bağlanmasına da bu kökten hareketle isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitâbet" kavramını burada doğrudan hukuki bir terim olan "mükâtebe" (kölenin kendi hürriyetini belirli bir bedel karşılığında taksitle satın alması sözleşmesi) olarak tanımlar. "Onlarla yazışın/sözleşme yapın" (fekâtibûhum) emri, efendi ile köle arasındaki ilişkinin mülkiyet zemininden çıkıp, karşılıklı bağlayıcılığı olan (harflerin birbirine bağlanması gibi) yazılı ve hukuki bir akde dönüşmesidir.

        Patricia Crone, kelimenin sosyo-hukuki devrimine dikkat çeker. Geç Antik Çağ kölelik sistemlerinde efendinin keyfiyetine bırakılan azat etme eylemi, Kur'an'ın "kitâbet" (mükâtebe) kurumu ile yapısal ve sözleşmeye dayalı (contractual) bir hakka dönüştürülmüştür. Köle, bu yazılı anlaşma ile hürriyetini kendi emeğiyle finanse edebilme statüsünü kazanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi olarak "fekâtibûhum" emrindeki bağlayıcılığı tartışır. Köle bu sözleşmeyi (kitâbı) talep ettiğinde efendinin bunu kabul etmesinin ahlaki bir tavsiye mi yoksa hukuki bir zorunluluk mu olduğu tartışılsa da, kelimenin kökündeki "sağlam bağ" vurgusu, kölenin özgürlük talebinin İslam hukukunda son derece meşru ve desteklenmesi gereken bir hak (kitâb) olduğunu gösterir.

        Tukrihû / İkrâhihinne (تُكْرِهُوا / إِكْرَاهِهِنَّ)

        Kelimenin kökü kef-ra-he (ك ر ه) harfleridir. Etimolojik olarak sevmemek, tiksinmek, iğrenmek, zorlamak ve birini istemediği bir işe mecbur bırakmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "sevginin ve rızanın (hoşnutluğun) tam zıddı" olduğunu, meşakkat ve zorluk ifade ettiğini belirtir. "İkrâh", bir insana kendi fıtratının veya iradesinin reddettiği (kerih gördüğü) bir şeyi zorla, baskı ve şiddet yoluyla yaptırmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kerh" ve "kürh" arasındaki nüansa dikkat çeker. Kerh, dışarıdan gelen bir baskı ile oluşan zorlukken; kürh, insanın kendi içinden gelen isteksizliktir. Cariyelerin fuhşa zorlanması (tukrihû), onların içsel temizlik arzusuna (iffete) dışarıdan vahşice müdahale edilerek iradelerinin gasp edilmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ikrah kavramının İslam ceza hukuku felsefesindeki yerine odaklanır. Ayet, "ikrah" (zorlama) altında fuhuş yapan cariyelerin günahkar olmadığını, Allah'ın onları "ikrahlarından sonra" bağışlayacağını ilan eder. Bu, ahlaki sorumluluğun mutlak surette özgür iradeye dayandığının, iradenin şiddetle (ikrah) kırıldığı yerde suçun tamamen zorlayıcıya (efendiye) ait olduğunun etimolojik ve hukuki ilanıdır.

        Feteyâtikum (فَتَيَاتِكُمْ)

        Kelimenin kökü fe-te-ye (ف ت ي) harfleridir. Gençlik, tazelik, yiğitlik, genç kız ve köle/cariye anlamlarına gelir. Tekili "fetât"tır.

        İbn Fâris, kök anlamının "zaman veya yaş bakımından yenilik, tazelik ve güç" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hizmetçilere ve kölelere "abd" veya "eme" yerine "fetâ" ve "fetât" denilmesinin, kelimenin içindeki o kırıcı mülkiyet vurgusunu yumuşatan, daha şefkatli ve insani bir hitap şekli olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, kelimenin buradaki retorik işlevini analiz eder. Fuhşa zorlanan cariyeler için doğrudan "köleleriniz/cariyeleriniz" (imâikum) yerine "genç kızlarınız" (feteyâtikum) kelimesinin kullanılması, efendilerin işlediği suçun trajedisini derinleştirir. Kendi himayelerindeki taze, savunmasız ve genç kızları (feteyât) para karşılığı satmak, himaye (velayet) kurumunun en iğrenç biçimde istismar edilmesidir.

        El-Biğâi (الْبِغَاءِ)

        Kelimenin kökü be-ğayın-ye (ب غ ي) harfleridir. Etimolojik olarak sınırı aşmak, taşkınlık yapmak, haksızlık, azgınlık ve maddi kazanç için fuhuş yapmak (fuhşiyat) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi talep ederken haddi ve meşru sınırları aşmak" olduğunu belirtir. Zinanın kurumsallaşmış hali olan fuhşa "biğâ" denilmesi, insan fıtratının ve ahlaki sınırların maddi bir karşılık için en ağır şekilde ihlal edilmesinden kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "biğâ" kelimesini, kadının kendi bedeni üzerinden maddi bir ücret/kazanç talep ederek kendini satması olarak tanımlar. Cahiliye döneminde efendilerin kendi cariyelerini para kazanmak amacıyla başkalarına sunmaları (biğâ) yerleşik bir ekonomik modeldi.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde biğâ eylemini, İslam'ın insan onuru anlayışıyla taban tabana zıt olan "materyalist sömürü" üzerinden okur. İnsanın (cariyenin) cinsel bir nesneye ve gelir kaynağına dönüştürülmesi, varlığın ilahi amacından "sapkınlık/azgınlık" (bağy) düzeyinde bir sapmadır. Kur'an, bu yasakla sadece cinsel bir ahlaksızlığı değil, köklü bir ekonomik sömürü çarkını parçalamıştır.

        Tehassunan (تَحَصُّنًا)

        Kelimenin kökü ha-sad-nun (ح ص ن) harfleridir. Korunmak, aşılmaz olmak, sağlamlık, kale (hısn) içine girmek ve iffetli olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi dış tehlikelerden korumak ve ona ulaşılamaz bir sağlamlık kazandırmak" manasının yattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tehassun" eyleminin kadının namusunu ve bedenini her türlü harama karşı adeta bir "kale" (hısn) gibi korumaya alması, iffetini muhafaza etmek istemesi olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin zıtlık (tezat) gücü üzerinden psikolojik bir tahlil yapar. Ayetteki en çarpıcı ironi buradadır: Toplumun en alt tabakası sayılan köle kızlar, kendi bedenlerini ahlaksızlıktan korumak, "kale gibi iffetli olmak" (tehassun) gibi en yüce erdemi arzulamaktadırlar. Buna karşılık, güya hür ve saygın olan efendiler, para hırsıyla o ahlaki kaleyi (iffeti) yıkmaya çalışmaktadır. Köle ruhsal olarak hürriyete (iffete), efendi ise ruhsal olarak köleliğe (para hırsına) taliptir.

        Arada (عَرَضَ)

        Kelimenin kökü ayn-ra-dad (ع ر ض) harfleridir. Kendini göstermek, geçici olarak ortaya çıkıp kaybolmak, kalıcı olmayan menfaat, dünya malı ve felsefedeki "ilinti/araz" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin görünüp aniden yok olması, sebat ve kalıcılığının (cevherinin) bulunmaması" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "arad" kelimesinin dünya hayatının geçici menfaatleri, parası ve makamı için kullanıldığını söyler. Efendilerin cariyelerini fuhşa zorlamalarının arkasındaki tek neden, "dünya hayatının arazını" (arada'l-hayâti'd-dünyâ) yani kalıcılığı olmayan, hızla tükenip gidecek olan o bayağı menfaati (parayı) elde etme hırsıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, arad kavramını kapitalist/maddeci zihniyetin ontolojik sığlığı olarak tahlil eder. Kur'an, cariyelerin fuhşundan elde edilecek parayı "arad" (geçici/değersiz kalıntı) olarak niteleyerek, insan onurunu ve iffetini (tehassun) bu tür fani menfaatlere kurban eden sömürücü zihniyeti (Jahiliye aklını) ahlaken ve felsefi olarak mahkum eder. Onur cevherdir, para ise sadece yok olmaya mahkum bir "araz"dır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X