Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 25. Ayet

    يَوْمَئِذٍ يُوَفّ۪يهِمُ اللّٰهُ د۪ينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُب۪ينُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme-iżin yuveffîhimu(A)llâhu dînehumu-lhakka veya’lemûne enna(A)llâhe huve-lhakku-lmubîn(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecektir ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”

      O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecektir... O gün hepsi iman edecekler ve hakkı ikrar edeceklerdir lâkin o günde imanları onlara fayda vermeyecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “O gün iman etmesi hiçbir kimseye fayda sağlamaz”.

      Ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. Yani llz. Peygamberdin kendilerini kabule davet eylediği Allah’ın tevhidi, O’nun rubûbiyct ve ulûhiyctinin ikrarı gibi hususların apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. Yani apaçık olduğunu yahut yapılacak olan ile sakınılacak olanı, helâl olan ile haram olanı ayıran gerçek olduğunu bileceklerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        Kelime yapısı itibariyle "yevm" (gün) ve "iz" (o vakit/o an) edatlarının birleşiminden oluşur. Kökleri ye-vav-mim (ي و م) ve hemze-zel (إ ذ) harfleridir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde "yevm" kökünün aydınlık zaman dilimi olduğunu, "iz" zarfının ise zamanı belirli bir ana veya olaya sabitlediğini belirtir. İkisinin bu şekilde birleşimi, sıradan, akıp giden bir takvim gününü değil; ilahi adaletin tecelli edeceği o sarsıcı, dehşetli ve kaçınılmaz anın (hesap gününün) mutlak kesinliğini vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kelimeyi zamanın olağan akışından çıkararak tahlil eder. Ona göre bu ifade, insanların dünyadaki eylemlerinin (iftira, yalan, gizli niyetler) perdesinin yırtılacağı ve sadece ilahi adaletin hüküm süreceği o spesifik eskatolojik güne (kıyamet ve hesap anına) dikkat çeker. "İz" edatı ile tüm varoluşsal dikkat o "an"a kilitlenmiştir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret) sahnelerinde sıklıkla başvurduğu bu birleşik zarfın, dinleyiciyi aniden dünyevi, sıradan zamandan koparıp kozmik mahkemenin kurulduğu o şok edici "şimdi"ye fırlatan dramatik bir zaman belirteci olduğunu tahlil eder.

        Yuveffîhim (يُوَفِّيهِمُ)

        Kelimenin kökü vav-fe-ye (و ف ي) harfleridir. Vefa göstermek, bir şeyi eksiksiz ve tam olarak vermek, ödemek ve sözünü tutmak anlamlarına gelir. Fiil, tef'il babındadır (tevfiye).

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eksiksiz, noksansız ve tam olması, hakkının tastamam verilmesi" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevfiye" eyleminin, kişinin dünyada hak ettiği ceza veya mükafatın hiçbir kesintiye, eksikliğe veya haksızlığa uğramadan, milimetrik bir adaletle tartılıp kendisine teslim edilmesi olduğunu ifade eder. İftiracıların dünyada kaçtıklarını veya gizlediklerini sandıkları bedel, o gün onlara "eksiksizce ödenecektir".

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde vefa kökünün ahlaki ve ontolojik kullanımını inceler. İzutsu'ya göre "tevfiye", dünyadaki ahlaki eylemlerin (iftira veya yalanın) ahirette ontolojik bir ağırlığa (cezaya) dönüşmesi ve failin kendi ürettiği bu eylemin tam karşılığını bir yük olarak kaçınılmaz şekilde sırtlanmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ilahi adaletin şaşmazlığı bağlamında değerlendirir. Adalet terazisinin (mizan) hiçbir haksızlığa mahal vermeyen yapısı, iftiracıların hak ettikleri mutlak karşılığı "tastamam" (yuveffîhim) alacakları kusursuz bir hukuki infazı sembolize eder.

        Dînehum (دِينَهُمُ)

        Kelimenin kökü dal-ye-nun (د ي ن) harfleridir. Borç, itaat, ceza, karşılık (mükafat/mücazat), adet, yol ve şeriat anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün temel manasının "itaat ve boyun eğme" ile "yapılan eylemin karşılığını kesin olarak alma" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "din" kelimesinin buradaki kullanımının vicdani bir "inanç sistemi" değil, doğrudan "ceza ve karşılık" (cezâ) olduğunu tahlil eder. Ahirette onlara "dinlerinin ödenmesi", kendi işledikleri suçların nihai, pratik sonucunu görmeleri ve varoluşsal karşılığını almalarıdır.

        Dücane Cündioğlu, "din" kavramının kökenindeki "borç" (deyn) ilişkisine odaklanır. İnsan, dünyadaki eylemleriyle ilahi iradeye karşı kozmik bir borç/alacak ilişkisine girer. İftira atanlar, masum insanların onurunu zedeleyerek büyük bir vebal (borç) altına girmişlerdir. Ahirette onlara "dinlerinin" (cezalarının) tastamam ödenmesi, bu devasa borcun ilahi adaletle kapatılması (hesaplaşma) eylemidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Aramice ve İbranicedeki "din" (yargı, mahkeme, ilahi hüküm) kelimesiyle olan güçlü etimolojik bağına değinir. Bu ayetteki kullanımın, tam da Sami dillerindeki eskatolojik "yargı ve ilahi mahkeme" kavramıyla birebir örtüştüğünü ve "karşılık görme" anlamına geldiğini belirtir.

        El-Hakka (الْحَقَّ)

        Kelimenin kökü ha-kaf-kaf (ح ق ق) harfleridir. Gerçek, sabit olan, inkarı mümkün olmayan, varlığı kesin olan, adalet ve doğru anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin doğruluğu, sabitliği, sarsılmazlığı ve ispatlanmış olması" olduğunu belirtir. Yalanın ve kurgusal olanın (batıl) mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının hem varoluşsal mutlak gerçeği hem de şaşmaz adaleti temsil ettiğini belirtir. Ahirette onlara verilecek cezanın (dinin) "hak" ile nitelenmesi, o cezada hiçbir aşırılık, zulüm veya eksiklik bulunmadığını, tam da eylemin doğasına uygun, denk ve adil olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, dünyadaki "iftira/yalan" (ifk) eylemi ile ahirette tecelli edecek "Hak" (mutlak gerçeklik ve adalet) arasındaki ontolojik tezata dikkat çeker. Dünyayı sahte haberlerle, iftiralarla (batıl) zehirleyenler, ahirette kaçınılmaz olarak "Hak"kın (adaletin) o ezici ve sarsılmaz ağırlığıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.

        Toshihiko Izutsu, hak kavramının ontolojik boyutunu tahlil eder. Hak, sadece epistemolojik bir "doğru bilgi" değil, varlığın yasasını belirleyen temel gerçekliktir. Kötülük ve iftira dünyada ne kadar yayılırsa yayılsın, eninde sonunda "Hak", bütün yalan illüzyonlarını parçalayarak kendi sarsılmaz hükmünü icra edecektir.

        Ya'lemûne (وَيَعْلَمُونَ)

        Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Kesin bilgiye ulaşmak, idrak etmek, bir şeyin hakikatini ve içyüzünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün temelinde "bir şeyi diğerlerinden ayıran kesin alamet ve iz" bulunduğunu, bu sayede nesnenin özünün tereddütsüzce bilindiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, burada "bilecekler" (ya'lemûne) fiilinin ahiret sahnesinde gerçekleştiğine dikkat çekerek, bu bilmenin dünyadaki sıradan bir öğrenme süreci olmadığını vurgular. Dünyada iftira atanların hakikati örtme (zan ve ifk) çabaları ahirette tamamen çökecek, ilahi gerçeği tüm hücreleriyle, hiçbir inkar ihtimali barındırmayan mutlak bir kesinlikle (yakîn) idrak etmek (bilmek) zorunda kalacaklardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ilim eyleminin eskatolojik bağlamda "şuhudi" (gözle görülürcesine, bizzat deneyimlenerek ulaşılan) bir boyuta ulaştığını aktarır. Dünyada bilgisizce, zanna dayanarak konuşanların, hesap gününde ilahi gerçeğe zorunlu olarak boyun eğeceklerini ve onu tüm çıplaklığıyla kavrayıp "bileceklerini" tahlil eder.

        El-Mubîn (الْمُبِينُ)

        Kelimenin kökü be-ye-nun (ب ي ن) harflerinden gelir. İki şeyin arasının açılması, ayrışmak, açığa çıkmak, açıklamak ve her türlü şüpheyi, kapalılığı gidermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "ayrılma ve netleşme" (fasl) olduğunu yineler. Bir şeyin diğerlerinden ayrışarak kendi sınırları ve doğasıyla görünür hale gelmesi, onun "apaçık" (mubîn) olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak "Mubîn" kelimesinin, kendisi apaçık olan ve aynı zamanda hakikati tüm kulları için apaçık hale getiren (şüpheleri kaldıran) anlamını taşıdığını belirtir. İftira, hakikati bulandırma ve örtme girişimidir; Allah ise hakikati o karanlık bulutların ardından çıkarıp "apaçık" gösteren yegane güçtür.

        Celaleddin el-Suyuti, el-İtkân eserinde isim ve sıfatların bağlamsal dizilimini incelerken, Mubîn sıfatının "Hakk" ismiyle birleşmesini tahlil eder. Yalanın, zannın ve dedikodunun zehirlediği bir dünyevi algıdan sonra, ahirette Allah'ın "El-Hakkul Mubîn" (Apaçık Gerçek) olarak tecelli etmesi, iftiracıların kalplerindeki tüm gizli niyetlerin şüphesizce ifşa edilmesidir.

        Angelika Neuwirth, bu kapanış sıfatının, iftira krizini çözümleyen ilahi hitabın edebi ve ontolojik mührü olduğunu belirtir. Dedikodunun yarattığı karmaşaya ve bulanıklığa karşı, Allah'ın ahirette "El-Hakkul Mubîn" (Apaçık Gerçek) olarak varlık sahnesine çıkması, dünyadaki tüm kurgusal yalanların kesin bir şekilde parçalanarak ortadan kaldırılmasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X