اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
“Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Ahlâksızlığın Yaygınlaşması
Müminler arasm da ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere... Ahlâksızhğın yayılmasını isteyen kimseler nifak ehli idi, çünkü müslümanlar bunu istemez. Sonra Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını anlamındaki beyanın Hz. Âişe (r.a.), babası ve Safvân hakkında olması muhtemeldir. Yahut müminlerden olup da Hz. Âişe ye ve Safvâna iftira atmayı sevenler olabilir. Münafıklar bu iftirayı müminler arasında çıkaran ilk kimselerdi. Onlara âhirette nifakları ve Hz. Âişeye zina isnadında bulunmaları sebebiyle can yakıcı bir ceza vardır.
Müminler için olan ise Allah’ın şu buyruğudur: “Eğer gerçek müminlerseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”. Amre’den rivayet edildiğine göre Hz. Âişe şöyle demiştir: Benim mâsumiyetimi belirten âyetler inince Hz. Peygamber minberin üzerine çıktı, durumu anlattı ve Kur’ân’ı okudu. İnince iki erkekle bir kadının cezalandırılmalarını emretti ve onlara hadleri vuruldu. îbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Abdullah b. Übey, Hassân ve Mistah b. Üsâse’ye had uyguladı. Bazı haberlerde Hamne adlı bir de kadına da had cezası uygulandı. Her birine seksen celde vuruldu.
Müminler arasm da ahlâksızlığın yaygınlaşmasmı isteyenlere. Bu beyan iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, ahlâksızlığı müminlerin arasında yayanlar ve onu herkese duyurmaya çalışanlar. Onlar ahlâksızlığın inananlar arasında yayılmasını ve şüyû bulmasını üstlenen kimselerdir. Onlara sözü edilen can yakıcı bir azap vardır. İkincisi, ahlâksızlığın inananlar arasında yayılmasını arzu ediyorlar ki bu kendileri için bir bahane olsun da “Sizin dininiz sizi ahlâksızlıklardan ve çirkinliklerden alıkoymuyor!” diyebilsinler. Onlara dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Çünkü onlar münafık idiler, zina iftirasını ilk kez onlar ortaya atmıştı ve onlar yüzünden yayılmıştı. O yüzden bu ceza tehdidi (vaîd) onlar içindir.
Allah bilir, siz bilmezsiniz. Yani Allah Teâlâ işlerin hakikatlerini bilir ve siz onların gerçekliklerini bilemezsiniz. Burada hükmün, ancak Allah’ın bilebileceği hakikatlere değil de nasların zâhirlerine (zevahir) bağlandığına dair bir delil vardır.
Yorumu Yorumla
-
Yuhıbbûne (يُحِبُّونَ)
Kelimenin kökü ha-be-be (ح ب ب) harfleridir. Etimolojik olarak sevmek, arzulamak, bir şeye meyletmek ve tohum (habbe) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "sebat etmek, ayakta durmak" ve "bir şeyin özü, tohumu" anlamlarına geldiğini belirtir. Sevgi (hubb), insanın kalbindeki eğilimin kök salması ve o duygunun kalbin merkezine (tohumuna) yerleşmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "hubb" kavramını, insanın iyi veya güzel bulduğu şeye karşı duyduğu iradi yönelim olarak tanımlar. Ayetteki "yuhıbbûne" (severler/isteler) fiilinin kullanımı, kötülüğün yayılmasını sadece pasif bir şekilde izlemeyi değil, bu bozulmayı içsel bir hazla, aktif bir arzuyla ve şuurlu bir tercihle istemeyi ifade eder. Bu, kalbin ahlaki pusulasının tamamen tersine dönmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kelimenin ontolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an etiğinde insanın sevgi (hubb) kapasitesi ilahi olana ve erdeme yöneltilmelidir. Fuhşiyatın yayılmasını "sevmek", kalbin yaratılış gayesinden saparak, ahlaki çürümeyi kendi varoluşsal tatmin aracı haline getirmesidir.
Teşî'a (تَشِيعَ)
Kelimenin kökü şın-ye-ayın (ش ي ع) harfleridir. Yayılmak, duyulmak, aleniyet kazanmak, desteklemek ve bir şeye taraftar olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin genişlemesi, yayılması ve açığa çıkması" olduğunu belirtir. Bir haberin kulaktan kulağa yayılarak herkesin malumu olmasına "şâ'a" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "şüyu" kelimesinin bir bilginin veya durumun toplumun tamamını kaplayacak şekilde alenileşmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki "teşî'a" fiili, kötülüğün bireysel ve gizli bir eylem olmaktan çıkıp, kamusal alanda meşrulaşması, görünürlüğünün artması ve sıradanlaşması sürecini etimolojik olarak resmeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. "Şüyu bulmak" (yayılmak), kötülüğün işlenmesinden daha tehlikeli bir aşamadır. Ayet, günahın kendisinden ziyade, günahın toplum içinde bir "norm" haline getirilme, fütursuzca sergilenme ve dedikodu vasıtasıyla "şayi kılınma" çabasını en büyük ahlaki tehdit olarak kodlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin modern kitle iletişim araçlarının yürüttüğü "yayma/dolaşıma sokma" işleviyle olan anlamsal bağına değinir. Suç, ahlaksızlığın gizlilik perdesini yırtarak onu mümin toplumun zihnine ve diline zorla zerk etme (teşî'a) operasyonudur.
El-Fâhışetu (الْفَاحِشَةُ)
Kelimenin kökü fe-ha-şın (ف ح ش) harfleridir. Haddini aşan kötülük, son derece çirkin söz ve davranış, edepsizlik, iffetsizlik ve açık zina anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "kabul edilebilir sınırları aşarak aşırı derecede çirkinleşen her türlü söz ve eylem" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fuhş" kavramının, aklın ve sağduyunun doğrudan reddettiği, çirkinliği devasa boyutlara ulaşmış fiiller için kullanıldığını açıklar. Nur Suresi bağlamında "fâhışe", özellikle namus iftirası (ifk) ve toplumun cinsel ahlakını tahrip eden her türlü iffetsizlik eylemi olarak öne çıkar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Sami dilleri havzasında, özellikle Süryanice ve Aramice'de cinsel ahlaksızlıkları tanımlayan köklerle benzerliğine değinmekle birlikte, Arap dilinde "sınırı aşan mutlak çirkinlik" manasıyla tamamen yerleşik ve özgün bir ahlaki kategori oluşturduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin estetik ve psikolojik zıddiyetini tahlil eder. Kur'an'ın "fâhışe" kelimesini seçmesi, bu eylemlerin sadece hukuki birer suç (günah) olmadığını, aynı zamanda insan fıtratının zarafetine ve temizliğine karşı işlenmiş bir "estetik iğrençlik ve tiksinti" (fuhş) durumu olduğunu vurgular. İftiracıların yayılmasını sevdikleri şey, işte bu ontolojik çirkinliktir.
Azâbün (عَذَابٌ)
Kelimenin kökü ayın-zel-be (ع ذ ب) harfleridir. Birini alıştığı ve lezzet aldığı şeylerden koparmak, engellemek, men etmek ve şiddetli eziyet çektirmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel işlevinin "alıkoymak ve engellemek" olduğunu belirtir. Suçluya verilen cezaya "azap" denilmesinin etimolojik nedeni, verilen acının kişiyi aynı suçu işlemekten alıkoyması ve toplum için caydırıcı bir engel oluşturmasıdır.
Christoph Luxenberg (Pseudonym), Syro-Aramice leksikografisi bağlamında kelimeyi incelerken, azabın kökeninde "toplumdan tecrit edilme, izole edilme ve kamusal kınamaya maruz bırakılma" fikrinin yattığını ileri sürer. Fuhşiyatı yayanların karşılaşacağı azap, onları o çok sevdikleri "kamusal alandan" ve toplumun onurlu dairesinden söküp atacak bir tecrit halidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki genel kullanımına dikkat çekerek, bu kelimenin hem ahiretteki metafizik ateşi hem de dünyadaki fıkhi yaptırımları (hudud cezalarını) kapsayan çok boyutlu bir cezalandırma iradesini (azab) temsil ettiğini belirtir.
Elîmün (أَلِيمٌ)
Kelimenin kökü elif-lam-mim (أ ل م) harfleridir. Acı vermek, sızlamak, şiddetli elem duymak ve can yakmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün sadece "şiddetli ve saf acı" manasına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kelimesinin bedensel veya ruhsal olarak hissedilen yakıcı acı olduğunu belirtir. "Elîm" sıfatı ise mübalağa (yoğunluk) ifade eden bir kalıptır. Bu azabın sıradan bir eziyet değil, insanın içine işleyen, sürekliliği olan ve tahammül sınırlarını aşan "elem verici" bir mahiyette olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, azap ve elîm kelimelerinin yan yana gelmesini kısas (denklik) ilkesi üzerinden açıklar. İftira ve fâhışe haberlerini yayarak masum insanların ruhlarında derin ve "elem verici" (elîm) yaralar açanların ahiretteki ve dünyadaki karşılıkları da aynı şekilde ruhu ve bedeni parçalayan "elîm" bir azap olacaktır.
Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
Kelimenin kökü dal-nun-vav (د ن و) harfleridir. Yakın olmak, yaklaşmak, beri tarafta bulunmak ve değer bakımından daha aşağı/alçak olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının "mekânsal yakınlık ve rütbece düşüklük" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, içinde yaşadığımız bu geçici varlık alanına "dünya" denilmesinin, ahiret yurduna kıyasla bize daha "yakın" olması ve aynı zamanda geçiciliği sebebiyle daha "aşağı" bir mertebede bulunmasından kaynaklandığını ifade eder. Ayette azabın öncelikle "dünyada" tecelli edeceğinin vurgulanması, ahlaksızlığı yayanların sadece öte dünyada değil, bu yakın (dünya) hayatında da hukuki, sosyal ve psikolojik bir yıkıma uğrayacaklarının kesinleşmesidir.
Toshihiko Izutsu, dünya kavramını insanın ahlaki sınavları verdiği ve eylemlerinin ilk somut sonuçlarıyla yüzleştiği ampirik (deneyimsel) sahne olarak tahlil eder. Kötülük bu boyutta üretildiği için, ilahi müdahale ve ceza da ilk olarak bu boyutta (dünyada) başlar.
El-Âhırati (الْآخِرَةِ)
Kelimenin kökü elif-hı-ra (أ خ ر) harfleridir. İlk olanın (evvel) zıddı, son, geride kalan, daha sonra gelecek olan ve nihai yurt anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün zaman ve sıra bakımından "sonraya kalmak" fikrini taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dünyevi yaşamın bitişiyle başlayan, insanın mutlak sonuçlarla karşılaşacağı "son durak" olduğunu ifade eder.
Angelika Neuwirth, dünya ve ahiret kelimelerinin aynı ayette arka arkaya kullanılmasını Kur'an'ın "bütüncül adalet" tasavvuru olarak inceler. Fâhışenin yayılmasını istemek, sadece toplumsal düzeni (dünyayı) bozmakla kalmaz, varlığın kozmik düzenini (ahireti) de karşısına alır. Dolayısıyla bu suçun kefareti, her iki varlık alanını da (dünya ve ahiret) kuşatacak şekilde genişletilmiştir.
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
Kelimenin kökü ayın-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Bir şeyin özünü kavramak, kesin bilgi sahibi olmak, gerçeği şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmek ve alamet/iz bırakmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "bir nesneyi veya durumu diğerlerinden kesin hatlarla ayıran iz" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin bir şeyin hakikatini, içyüzünü ve gizli olan niyetlerini idrak etmek olduğunu söyler. "Vallâhu ya'lemu" (Allah bilir) fiili, iftiracıların kalplerindeki o karanlık "fâhışeyi yayma sevgisini" (yuhıbbûne) en ince ayrıntısına kadar gören, kimsenin bilmediği gizli ajandaları mutlak bir bilgiyle (ilm) kuşatan ilahi otoriteyi temsil eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "Allah bilir, siz bilmezsiniz" karşıtlığını sosyolojik bir uyarı olarak tahlil eder. İnsanlar (sizler), yayılan bir dedikodunun veya ahlaki yozlaşmanın toplumun geleceğinde nasıl onarılmaz yıkımlar yaratacağını tam olarak öngöremez (bilmezsiniz). Ancak Allah, fâhışenin toplumsal dokuyu nasıl zehirlediğini ve bunun nihai sonuçlarını mutlak manada "bilir" (ya'lemu). Bu yüzden koyduğu kurallar ve verdiği cezalar, beşeri algının çok ötesinde bir ilmin sonucudur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla