Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 4. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَان۪ينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً اَبَداًۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne yermûne-lmuhsanâti śümme lem ye/tû bi-erbe’ati şuhedâe feclidûhum śemânîne celdeten velâ takbelû lehum şehâdeten ebedâ(en)(c) veulâ-ike humu-lfâsikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      4. “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. “İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileridir.”

      5. “Bundan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesna. Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.”

      Kazf: İffete İftira

      İffetli kadınlara iftira atan kimseler... Bu beyanda “atanlar” denildi, fakat neyi attıkları söylenmedi. Bunun ne olduğu olay (nazile) ile bir de sonra da dört şahit getiremeyen meâlindeki beyanla bilinmektedir. Burada dört şahitten söz etmektedir. Dört şahit aranan had ise, diğer hadleri gerektiren suçlar arasında sadece zinadır. Atmanın hemen ardından bunu belirtmesi söz konusu atmadan maksadın zina suçu atmak (iftira) olduğunu göstermektedir.

      Muhsan kadınlardan maksat burada iffetli değil hür olanlardır. Çünkü câriyeye zina iftirasında bulunan kimseye tazir cezası gerekmektedir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir fuhuş yaparlarsa”. Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelere muhsan kadınlara verilen cezanın yarısını vermiştir. Onlar, hür kadınlardır. Ve yine biz Muhsan kadınlar kavl-i cehlini hürler değil de iffetli kadınlar anlamında alırsak o takdirde şahitlerin şahitliklerini düşürmüş oluruz, çünkü iffetli olma onu (şahitliği) yalanlar. Aynı şekilde şu İlâhî beyan da buna işaret eder: “İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara zina isnat edenler...” . Bu beyanın metninde geçen “ğâfîlât” (غَافِلَات) kelimesi iffetli kadınlar demektir. Bu da gösteriyor ki burada muhsan kadınlardan maksat hür kadınlardır. Sonra muhsan olan erkekler, gerek remy gerek kazf ve diğer hususlarda her ne kadar ayrıca anılmamış olsalar da bu âyetin hükmüne dâhildirler.

      Allah Teâlâ, zina konusunda, işi sıkı tutmuş ve diğer suçlardakinin aksine zina hakkında ağır düzenlemeler getirmiştir. Bunlardan biri Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın buyurmak suretiyle haddin iptali, zayi edilmesi ve hafifletmeye gidilmesinin yasaklanmasıdır. İkincisi zina edenin muhsan olması halinde köpek gibi taşlanarak recmedilmesi ve öldürülmesi. Bir diğeri, dört şahit getirememesi halinde iftira edene had cezasını gerekli kılması. Zina, diğer suçlardan ayrı olarak bu niteliklere sahip özellikli bir suç olmaktadır. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- hem akıl hem de tabiat itibariyle bu filin çirkin oluşu sebebiyledir. Şeriat nazarında da aynı şekildedir. Hem akıl hem de tabiat itibariyle çirkin oluşunun delili müslüman olan herkesin doğasının bundan nefret edişidir, aklıselim sahibi herkesin keza nefret edişidir.

      Eğer denilirse ki; Eğer gerçekten nefret ediyor olsaydı o takdirde onu irtikap etmez ve işlemezdi.

      Buna şu cevap verilir: Ondan nefret eder, lâkin özüne yerleştirilen ve varlığının bir parçası kılınan nefsi iradesine galebe çalar ve nefret etmesini engeller. Görmez misin ki o, şayet benzeri bir fiili kendi annesi, kızı ve diğer mahrem yakınları gibi ilgili olduğu biriyle yapılmış olduğunu düşünse kalbi buna tahammül edemez. Nitekim benzer bir durum Hz. Peygamberden (s.a.) nakledilmiş bulunmaktadır. Bir adam ona geldi ve dedi ki: “Bana zina konusunda izin ver!” Hz. Peygamber ona: “Ne dersin, bu iş senin kızın ile, annen ile yapılacak olsa, bundan rahatsız olmaz miydin?” Adam, “Evet!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Kendin için hoşlanmadığın bir şeyi başkaları için de kötü gör!” buyurdu. Bu da gösteriyor ki zina hem tabiat hem de akıl itibariyle çirkindir, ne var ki şehvet baskın gelmekte ve ondan kaçışa engel olmaktadır.

      Zinada neseplerin ve insanların birbirleriyle olan tanışıklıklarının karışıldığı vardır. Sonunda hiçbir kimse hikmeti, âdabı ve genel geçer yasaları öğretecek bir muallime eremeyecek, insanları babalarıyla çağırma olmayacak, bu durumda bağlantılar kopacak, insanların birbirlerine karşı korumaları gereken hukuk yok olacak, büyüklerin küçükleri eğitmek için birbirlerine karşı göstermeleri gereken şefkat ve merhamet yok olacak, mahrem yakınların ve diğerlerin hukuku ziyan olacaktır. İşte o yüzden bütün beşer (insanlık) ve küçük âlem (insan) bununla imtihan olmuşlardır. Bu evrenin yaratılışı ve göklerde ve yerde olan her şeyin insanlığın emrine amade kılmışı gene bundan dolayı tarumar olacaktır. Bütün bunlar zinanın çirkinliğini ve onun ne kadar kötü ve iğrenç olduğunu gösterir. Ne var kİ onun çirkinliğini ve ne denli iğrenç bir şey olduğunu bu (süfli) âlem bilemez; onu ancak şehvete esir olmamış ve onunla sınanmamış ruhanî âlem bilir. Özlerinde şehvetin yer tuttuğu bu (süfli) âleme gelince, onlar zinanın çirkinliğinin ve iğrençliğinin Ölçüsünü, şehvetin kendilerine galebe çalması ve ondan kaçmayı ve onun çirkinliğini anlama konusunda düşünmeyi önlemesi yüzünden bilemez, işte bundan dolayıdır -en doğrusunu Allah bilir ya- zinanın durumu ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak diğer suçların işlenmesi halinde verdiği hükümden farklı hüküm vermiş, onun durumunu ağırlaştırmış, diğer günahlar arasında onun daha büyük olduğunu belirtmiştir.

      Sonra hür kadınlarla ilgili olarak belirttiğimiz bu hususlar aynısıyla hür erkekler için de geçerlidir. Çünkü onlar şayet daha fazla değilse az da değildir. Çünkü kadınların anılması hakkında mazeret daha fazladır kİ o da galebe çalan ve zinadan nefreti önleyen şehvettir. Erkeklerde ise dalıa azdır, buna göre onlara nispetle mazeret de daha azdır. Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelerle ilgili olarak hadden bahsetmiş ve "Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” buyurmuştur. Âyette erkek kölelerle ilgili hiçbir şey dememiştir. Bununla birlikte aynı suçu işlemesi halinde ona da aynı ceza gerekli olmaktadır. Buna göre kadınlar hakkında söz konusu edilen zina ve kazif (iffete İftira) ile İlgili hususlar aynısıyla erkekler için de geçerlidir.

      Sonra icma etmişlerdir ki câriyeye kazifte bulunan kimseye tâzir cezası gerekir, had gerekmez. Allah Teâlâ zevceyi muhsan bile olsa "eme”, yani câriye diye isimlendirmiştir. “Evlendikten sonra bİr fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” ve "Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı...buyurmuştur. Bu örneklerde görülüyor ki Allah Teâlâ milk-i yemin ile sahip olunan câriyeyi, “uhsinne” (أُحْصِنَّ) yani evlendiklerinde “muhsan” diye isimlendirmiştir. “Fe aleyhinne nısfu mâ ale’l-muhsanâti mine’l-azâb” (فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ) âyetinde ise “muhsanât” hür kadınlar anlamındadır. Bu âyetlerden de anlaşılıyor ki muhsanlık bazan hürriyetle olmakta bazan da câriye hile olsa kocası olması halinde eş ile olmaktadır. Kadınlardan hir zümreyi de “muhsan” olarak isimlendirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla”. Buradaki muhsan ifadesinden maksat da iffetli kadınlardır. Buna göre muhsanlığın üç şekli vardır. Had cezası ise hür, müslüman erkek ya da hür müslüman kadına kazifte bulunulması halinde gerekli olmaktadır. Eğer kazifte bulunan kimse hür erkek ya da hür kadın ise o takdirde onlara seksen kırbaç cezası verilir. Eğer köle ya da câriye ise o takdirde onlara da belirttiğimiz gibi kırk kırbaç cezası uygulanır.

      İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun. Âyetin zâhiri bunun kazif anında olması gerekmediğini, umudun tükendiği ana kadar -ki o da ölümdür- şahitleri getirme hakkı bulunduğunu gösterir. Bunun örneği şudur: Belli bir vakit tayin etmeden yemin eden şahıs gereğini yerine getirme umudunun tükendiği ana kadar hânis (yeminden dönmüş) olmaz, ne zaman ki umudu tükenir işte ancak o zaman yemininde hânis olur. Aynen onun gibi burada da kazifte bulunanın şahitleri kazfîn yapıldığı anda değü de ölene kadar getirebileceği anlaşılıyor. Ancak âyetin yes anına kadar zamanın devam edeceği şeklinde anlaşılması, haddin düşmesi anlamına gelir. Çünkü ölümden sonra had uygulanamaz. Yahut şöyle dendir: Dört şahidi belirtmekle muhsan kadınlara iftira atılmasını önlemeyi murad etmiştir. Çünkü o hale tanıklık edecek şahitleri bulamaz. En gizli ve en saklı olan (zina fiilinin ispatı) da daha uzaktır.

      İkincisi had cezası, kazif ile gerekli olmuştur. Onu düşürmeyi istediği zaman bu ancak o anda getirüen beyyine (şahitler) de mümkün olur. Meselâ bir kimse kısas ya da başka bir hak ikrarında bulunsa, sonra da o eylemden affını iddia etse ya da dcrar etmiş olduğu suçun ıskatını ya da ondan temize çıkışını istese, o esnada ortaya konulan beyyine olmadan tasdik olunmaz. Sonra da dört şahit getiremeyen kimselere. Bu beyanda istenden de aynı şekilde kazfm yapıldığı anda olması gerekir; eğer getirirse ne âlâ aksi halde kendisine had cezası uygulanır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra şöyle bir mesele var: Kazifte bulunan kimse dört tane fâsık şahit getirse bize göre kendisinden had cezasını savmış olur. Genel kurala göre âdil şahitlerin istenmemesidir. Çünkü âdil kimseler o gibi mekânlarda bulunmazlar ve o haldeki kimselere bakmazlar. Bu gibi hallere ancak fâsıklar tanık olur. Bu durumda fâsıklarla had cezasının savulması âdil olanlardan daha da lâyık olur. Bu, zina suçuna had cezasının uygulamasına tanıklık yapmak gibi değildir. Çünkü onların o mekâna bakmalarındaki kasıtları şahitlik görevini yerine getirmeleri ve fiili işleyene haddin gerekli kılınmasıdır. Bu yüzden onlar fâsık olamazlar. Ve bİr de onlar bu tanıklıkta kendilerinden olan tövbeden dolayı ancak şahitlik yapmaktadırlar. Çünkü kendilerinin tövbe etme İmkânları vardır. Hem fâsık kimseler esas itibariyle şahitlik yapmaya ehildirler; kâfirler ve köleler gibi değillerdir. Her ne kadar onlar (fası kİ ıklan sebebiyle) şahitlikleri kabul edilmese de şehâdete ehildirler. Görmez misin ki bir fâsıka kazifte bulunan kimse yahut kadın olsa da kocası fâsık olduğu halde kendisine kazifte bulunsa bu durumda biz fâsıka kazifte bulunana had cezası vermekte, koca ile kansı arasında liân uygulamaktayız. Bir müslümanm bir kâfire kazifte bulunması yahut bir hürün köleye kazifte bulunması halinde ise had cezası uygulanmaz. Bunlardan biri kendi zevcesine kazifte bulunsa aralarında liân uygulanmaz. Bu liân konusunda bize muhalefet eden, hürün köleye, müslümanın kâfire kazifte bulunması halinde onlara had cezası uygulanmayacağı konusunda bize muhalefet etmemektedirler. Bütün bunlar da gösteriyor ki fâsıklar ehl-i şehâdettendir (şahitlik yapacak kimseler); kâfir, köle ve kazf sebebiyle kendisine had cezası uygulanan kimse ise şehâdet ehli değillerdir. Bunlar şehâdet ehlinden olduklarına göre -her ne kadar diğer konularda şahitlikleri kabul edilmese de- bu konuda bir şüphe doğurur. Hadler ise şüpheler İle düşürülür. O yüzden de had o kimseden savılmış olur. Kâfir, köle ve kazif sebebiyle had cezasına çarptırılmış kimseler ise şehâdet ehli olmadıklarından, onların tanıklıkları haddin düşürülmesi İçin bir şüphe uyandırmaz, o yüzden aralarında fark vardır.

      Sonra bir mesele de şudur: Şahitler ayrı ayrı gelseler kendilerine had uygulanır ve şahitlikleri kabul edilmez. Genel kural bize göre had cezasına çarptırılmamalarıdır. Çünkü onlar şahitlikte hisbe görevi görmekteler, o kimseye kazif ya da hakaret gibi bir şeyi amaçlamamaktadırlar. İftirayı atan ise, o kişiye küfür ve hakaret etmeyi kasdediyordur. Çünkü şahit “Ben şunu yaparken gördüm” diyor. İftira atan ise: “Sen şöylesin!” diyor. Bu durumda başka birine “İnkâr ederken gördüm!” diyen gibidir ve böyle birine bu sözü sebebiyle dayak cezası atılmaz. Ama “Bre kâfir!” diyecek olsa o takdirde ceza verilir. Çünkü bu küfretme bağlamında söylenmiş olmaktadır. Birinci ise öyle değildir. Buna göre evvelki (kazfe şahit olanlar) de öyledir. Ancak onlar ayrı ayrı gelmeleri halinde şahitlere had uygulamışlardır. Çünkü Allah Teâlâ zinaya şahitliği iki durumla teyit etmiştir. Birincisi dört kişiden az sayıda olması halinde şahitliklerini kabul etmemiştir. Ve de şahitler “Onunla zina etti!” demedikçe kabul etmemiştir. Sonuç itibariyle şahitler bu lafızla şahitliklerini ifa ederler; nikâh ve diğer akitlerdeki şahitlikte olduğundan daha fazla tavsifte bulunurlar. Bu itibarla zina şahitliği, şahitlerin aynı mekânda bulunmaları, nikâh akdinde birlikte bulunma şartından daha önemlidir. Onlar (fakihler) “Nikâh, ayrı ayrı (bir arada olmayan) iki şahidin şahitliği ile sahih olmaz” derler. Zina ki onun durumu daha bir teyitlidir ve ona olan ihtiyaç daha fazladır ve daha çoktur. Bu haliyle (şahitlerin ayrı ayrı olması durumunda) kabul edilmemesi daha yerinde bir hüküm olacaktır.

      İkincisi: Hz. Ömer’den nakledilen şu olaydır: Üç kişi bir adamın zina ettiğine dair tanıklık etmişlerdi. İçlerinde Ebû Bekre de vardı. Hz. Ömer, dördüncü kişi onlar gibi şahitlik yapmayınca üçüne de celde cezası uyguladı. Bu olay Hz. Peygamberin ashabının huzurunda gerçekleşmişti ve içlerinden hiç kimse buna karşı çıkmamıştı. Bu şekilde icma oluşmuştu. Görmez misin ki Ebû Bekre radıyallahu anh daha sonra “Ben şahitlik ederim (ki o yaptı)” diye sözünü tekrarlayınca Hz. Ömer ona (yeniden) celde cezası vurmak istedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) “Eğer (iki defa şahitlik yapmış gibi sayıp) buna celde vuracaksan o zaman (şahitlik dörde tamamlanacağı için) adamını da recmetl” dedi. Hz. Ali, şahitlerin dörde tamamlanmaması halinde onlara celde cezası uygulamasına tepki göstermedi; onların tamam olması halinde -en doğrusunu Allah bilir ya- tepki göstermiştir. Bu yüzden biz dedik ki: Onlar tek tek ve ayrı ayrı gelmeleri halinde iftiracı olurlar ve bu durumda kendilerinden geride kalanın gelmesi beklenmez. Nitekim Hz. Ömer de beklememiştir.

      Sonra bir başka me.scle daha vardır; Dört şahit gelir ve içlerinden biri koca olursa bize göre kabul edilir ve kendisinden had cezası düşürülür. İbn Abbâs’tan (r.a.) ve seleften daha başkalarından bu şekilde nakledilmiştir. Çünkü karısı üzerine şahitlik aleyhinedir. Kocanın karısı aleyhine şahitliği İse kabul edilir. Reddedilmesi karısı lehine şahitlik yapması durumundadır. Görmez misin ki koca borçlar ve kısas, hırsızlık ve diğer hukuk davalarında karısı aleyhine şahitlik yapsa, şahitliği kabul edilmektedir. Burada da böyledir.

      Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Koca burada kendi lehine şahitlik yapmaktadır ve onda kendi çıkarı vardır. Çünkü onun had cezası, kazifte bulunması halinde Hândır. O tanıklık yapmak suretiyle kendisinden Hânın düşürülmesini istemiş olmaktadır.

      Buna şöyle cevap verilir: Kocanın kazıfte bulunması halinde had cezasının Hân olması, hâkime murafaa olmadan öncedir. Ama mahkemeye verip sonra diğer üç kişi ile birlikte şahitlik yapması halinde şahitliği caiz değildir. Ama ilkin yaptığı iş, diğer üç kişi ile birlikte gelip kadının aleyhine zina şahitliği etmek olursa o takdirde şahitliği ile kendi aleyhine vacip olmuş olan bir şeyi iptal ediyor değildir. Görmez misin ki yabancı biri bir kadına kazifte bulunsa, sonra üç kişi İle beraber kadının aleyhine olarak bu duruma dair şahitlik etmeye kalkışsa onun bu şahitliği caiz değildir. Çünkü had cezası kendisi aleyhine sabit olmuştu, o şahitliği İle kendisi üzerine vacip olan had cezasını düşürmeye çahşmaktadır, o yüzden de şahitliği kabul edilmemektedir. Şayet o üç kişi ile daha baştan gelseydi ve ilkten yaptıkları iş de kadınm aleyhinde zinaya şahitlik etmek olsaydı o takdirde şahitlikleri caiz olurdu ve “Onlardan biri, kendi üzerine gerekli olan bir şeyi düşürmeye çalışıyor" denilmezdi. Kocanın durumu da işte böyledir.

      Ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileridir. Onlara fâsık denilmesi şu iki şıktan birine dayanır: Ya attıkları iftiradan uzak olan masum bir kimseye iftira etmiş olmaları ya da O kişi kendi aleyhine olan bir sırrını ifşa etmeleri sebebiyledir. Eğer birincisi ise onu Allah’tan başka kimse bilemez. Bu takdirde de tövbesi bize zâhir olmaz. O ancak kendisi ile Rabb’i arasında olur. Sanki şöyle demiş gibi olur: Onlar Allah katında fâsıktırlar tövbe edenleri hariç. Eğer İkincisi ise o takdirde biz bilebiliriz. Bu durumda da sanki şöyle demiş gibi olur; Sizin katınızda onlar fâsıktırlar; tövbe edenleri hariç. Lâkin onun tövbesi bizim nazarımızda açık olmaz. Çünkü onun tövbesi bir daha başkasının gizli kapaklı sır perdelerini yırtmayacağına ya da zinadan uzak olan kimselere iftira atmadan sonsuza dek uzak kalacağına dair azmetmesidir. Onlardan hangi veçhe göre fâsıklık nitelemesi söz konusudur [bilinmez]. Çünkü tövbe insanlarca açık olmaz. O yüzden de tövbeleri kabul edilmez. îbn Abbâs da aynı şeyi söylemiş, "Onun tövbesi ancak ve ancak kendisi ile Allah arasındadır. Eğer tövbe ederse Allah Teâlâ onun iftira günahmı affeder” demiştir. Aynı şeldideki izah Hasan-ı Basrî, İbrahim (en-Nehaî) ve emsalleri gibi birçok seleften de rivayet edilmiştir. Onlar şöyle demişlerdir: “Onun tövbesi Rabb’i ile kendisi arasındadır”.

      Artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. Ortada hâkime götürülmüş bir şahitlik yok ki o da onu reddetmiş olsun. O itibarla maksat onların hâkimlere götürecekleri şahitlikleri kabul etmeyin, demektir. Tenkit, bundan böyle onlarm yapmak isteyecekleri her şahitlik için söz konusudur. Sonra kazifte bulunduktan sonra, hâkimin celde cezasından önce şahitlik etse kazifte bulunan biri olduğu halde şahitliği kabul edüir. Bu da gösteriyor ki onun şahitliğinin kabul edilmemesi celde cezasından sonra hâldmin ithamı sebebiyledir. Bir töhmete binaen dinlenilmeyen her şahitlik ebediyen kabul edilmez. Kazifte bulunan kimsenin celde cezasına sebep olan töhmet sonsuza dek ortadan kalkmaz. Ya da onun tövbesi “Kazifte bulunduğum hususta ben yalan söyledim, iftira ettim” demesi şeklinde olur. Bu takdirde de biz onun şahitliğini yalancılık töhmetinden dolayı kabul etmeyiz. Kişi kendisini yalanladığı zaman, yalanı gerçekleşmiş olduğu için tövbesini kabul edeceğiz, öyle mi? Bu uzak bir durumdur.

      Meselenin aslı şudur: Temkinden (yakalanmadan) sonra olan her tövbe, o kişi için verilmiş hükmü ve had cezasını kaldırmaz. Temkinden evvel yapılmış olan her tövbe cezalan düşürür. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi; “Ancak onları yenip ele geçirmenizden Önce tövbe edenler müstesna!”. Bu durumda iken eğer tövbe eden kimseden cezaları kaldırmazlarsa o zaman onlar yeryüzünde bozgunculuk yapmaya devam ederler. Bizim sözünü ettiğimiz konuda ise böyle bir mütemadilik yoktur.

      İmam Şafiî sandı ki onun (kâzif) durumu had cezasından önce de sonra da aynıdır. Bu Allah Teâlânın beyanının aksinedir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “îffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun...” ve “Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancılar m tâ kendileridir”. Allah Teâlâ onları şahit getiremeyince “yalancılar” olarak niteledi. Daha öncesinde ise durumları beklemede (mevkuf) idi. Buna göre vacip olan iddialarının doğruluğuna şahitlik yapacak kimseleri bulamayınca onların yalancılar olarak nitelemesidir. Bu da Allah Teâlânın onları yalancılar kıldığı haldir. Anlattıklarımızdan da ortaya çıktı ki kaztfte bulunan kimsenin had cezası uygulandıktan sonraki hali ile had cezası uygulanmadan önceki halini aynı gören hatalıdır. Gene anlattıklarımız gösterdi ki celde vurulmadan önce şahitliğinin caiz oluşu İle, celde vurulduktan sonra tövbe etmesi halinde şahitliğinin caiz olacağına istidlalde bulunmak -belirttiğimiz gibi- gerekmez. Çünkü biz onun kazifte bulunmuş biri olduğunu, celde cezası uygulamasıyla öğrenmiş olduk, celde cezasından ünce kadına atmış olduğu şeyle değil. Bu iki halin farklı oluşuna delil şudur: Hz. Ömer, Ebû Bekreye celde vurunca ona “Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederim!” dedi ve celde vurmadan önce onun şahitliğini reddetmedi. Çünkü eğer o sırf kazf ile mecruh (şahitlik yapamaz) olsaydı o takdirde şahitliğini zaten dinlemezdi. Ben ilim ehli arasında kazifte bulunan kimsenin celdeden sonra tövbe etmedikçe şahitliğinin kabul edilmeyeceğine dair görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Onların ihtilafı sadece tövbeden sonra şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği konusundadır. Keza celdeden önce makbul olduğu konusunda da hemfikirdirler. Hal böyle iken bu anlatılanlarla birlikte bu iki durum nasıl birbirine karıştırılır.

      Başkaları şöyle dedi: Tövbe onun fâsıklığını giderir ama şahitliği caiz değildir. Dediler ki: Kelâmın sonundaki istisna, hemen öncesine aittir. Hz. Peygamberden (s.a.) onun tövbe etse bile şahitliğinin geçersizliğine işaret edecek hadis rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Amr b. Şuayb, babasından ve dedesinden rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “müslümanlar birbirlerine (şahitlikte) âdildirler. Ancak kazif sebebiyle kendisine had uygulanmış kimse hariç”.

      İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir: îbn Abbâs “Vellezîne yermûne’lmuhsanâti sümme lem ye’tû bi erbaati şühedâe feclidûhum semânîne celdeten” (وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً) kelâm- 1 İlâhîsi inince diye başladı ve uzunca bir hadis nakletti. İçinde şu da vardı: Çok geçmedi ki Hilâl b. Ümeyye geldi -ki o Allah Teâlâ’nın tövbelerini kabul ettiği üç kişiden biridir- ve “Yâ Resûlallah! Ben falancayı ailemle birlikte gördüm!” dedi. Hz. Peygamber ona “Sen ne söylüyorsun be Hilâl!” dedi. O, “Vallâhi Yâ Resûlallah! Onu elbette gördüm ve kulaklarımla da onu duydum”, dedi. Dedi ki: Onun bu dedikleri Hz. Peygamber in ağırına gitti sonra dedi ki: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Vaziyet Hz. Peygambere çok ağır geldi ve şöyle demeye başladı: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Hz. Peygamberin “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” demesi, bu yüzden kederlenmesi ve tedirgin olması gösteriyor ki kendisine had cezası uygulanan bir kimsenin şahitliği tövbe ettikten sonra da kabul edilmez. Çünkü eğer onun tövbesi kabul edilecek olsaydı ve kazif de diğer tövbe edilen günahlar gibi olsa ve yapanın şahitliği kabul edilecek olsa idi o takdirde Hz. Peygamber “müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez ancak tövbe etmesi hali müstesna!” derdi. Çünkü günahlardan hiçbiri için “Falan şunu şunu işledi de müslümanlar arasında şahitliği kabul edilmez oldu”, denilmez ki hemen arkasından “tövbe etmedikçe” kaydı getirilmesin. Daha önce biz İbn Abbâs’tan tövbe edenleri hariç meâlindeki beyan hakkında şöyle dediğini belirtmiştik: Allah Teâlâ, tövbe etmesi halinde onun fâsıklığına sebep günahım affeder. Şahitliği İse caiz değildir. Aynı şekilde seleften birçok kimsenin "Onun tövbesi Rabb’i ile kendisi arasındadır” dedikleri rivayet olunmuştur.

      Konu ile ilgili bir başka izah daha vardır, o da şudur: Kazifte bulunan kimse, kendisine had cezası uygulandığında sözünden dönmedikçe o şöyle diyordur: "Ben kendime göre doğruyum, benimle Rabb’im arasında bana had cezası gerekmez. Bana sadece (zahirde) bu hüküm gerekli olur. O tövbe ettiği zaman ise şöyle demiş olur: Had cezası bana, hem Rabb’inı ile benim aramda hem de (zahir) hükümde gerekli İdi. Buna göre uygulanan had cezasından dolayı şahitliğini iptal etme hükmünün kendisinden kalkmaması daha yerinde olur.

      Bir başka açıklama da şöyledir: Kazifte bulunan kimsenin şahitliği “Falan zinakârdır” demesiyle iptal edilmemiştir. Çünkü o, bu sözüyle gerçek olması mümkün olan bir şey iddia etmektedir. Ancak delil getirmekten aciz kalıp da hâkim kendisine had cezası uyguladığında ancak o zaman gerçekten kazifte bulunmuş olduğu ortaya çıkacaktır. Şahitliğinin geçersiz kılınışı hâkimin hükmü sonucu olduğuna göre, bu hüküm, şahitliğinin cevazına dair hâkimin yeni bir hüküm ihdasına kadar geçerliliğini sürdürecektir.

      Şayet denilirse ki: Bu durumda sizin şöyle demeniz kaçınılmaz olur: Hâkim “ben senin her şeyde şahitliğinin geçerlüiğini onaylıyorum” dese, onun bu sözünün caiz olması gerekir. Çünkü hâkim evvelki hüküm ile şahitliğin geçersizliğini gerektiren hükmü kaldırmış olur.

      Buna şöyle cevap verilir: Hâkimin “Ben onun şahitliğini onayladım” demesi bir hüküm değil, sadece bir fetvadır. Hüküm, ancak delil getirilmesi ya da ikrarın bulunması halinde verilir.

      Yine şöyle bir soru sorulursa; Ne dersiniz? Bir adam zina etse ve hâkim ona had cezası verse, tövbe etmesi halinde şahitliği makbul müdür? Bunun cevabı şöyledir: “Evet makbuldür!”

      Bir başka soru sorulursa ve denilirse ki: Onun şahitliği başka bir hükümle bâtıl oldu, tövbesi ise hâkimin hükmü olmaksızın makbul oldu. Bu durumda kazfîn de aynı şekilde olması gerekmez mi? Aralarında ne fark var ki?

      Buna da şöyle cevap verilir; Zina açık bir fiildir ve lıad cc7ası uygulanması bile kişinin fışkı onunla bilinir. Kazifte bulunanın ise doğru mu yoksa yalan mı olduğu bilinmez. Çünkü o başka biri hakkında bir iddiada bulunmaktadır. Onun kazfinde yalancı olduğu ancak kendisi üzerine hâkimin verdiği hükmün uygulanması sonucu bilinir. O yüzden de aralarında fark vardır.

      Kazifte bulunanın şahitliği, kendisine had cezası tatbik edilmesi halinde tövbe etse bile kabul edilmeyeceğine dair bir başka delil de şudur: O "Ben falan kimseye bulunduğum kaziften dolayı tövbe ettim ve ben bu konuda yalancı idim” dese, biz onun “ben bu konuda yalancı idim” sözü konusunda acaba doğru mu söyledi yoksa bu sözünde yalancı mı idi bilemeyiz. Çünkü kendisine kazifte bulunulan kimse gerçekte zina eden bir kimse idiyse o takdirde kazifte bulunan kimsenin “Ben ona yaptığım isnatta yalancı idim” sözü yalan olur ve bu haliyle o günahkâr olur. Biz onun kendisini tekzip etmesi sebebiyle onun doğrusundan yalanını ayırmaya muttali olamayınca onun bu sözünü tövbe sayamayız. Çünkü tövbe ancak hâkimin yanında fiillerden özü itibariyle taat olduğu bilinen fiilin zâhir olmasıyla ve önceki halde kendi içinde zâhir olanın hilafına bir durumun belirmesiyle olur. Kendini tekzip eden kimsenin kendi içinde yalanını doğrusundan ayırmak kabil olmayınca onun bu hali tövbe sayılmaz. Bir de dedik ki: “Onun tövbesi kendisi ile Rabb’i arasındadır. Çünkü Allah Teâlâ onun kendisini tekzip konusunda yalan mı yoksa doğru mu söylediğini bilir. Biz ise bilemeyiz. Bu itibarla zâhirde bizim için onun hakkında bir delil bulunmamaktadır. O yüzden de tövbesini hükümde tövbe kılmadık ve dedik ki: Senin şu andaki halin, daha önceki halin gibidir.

      Başka bir delil şudur: Biz onun yalanını “...onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir” meâlindeki İlâhî beyanla bilmekteyiz. O “Ben kazifte yalan söylemiştim” dediğinde biz ona dedik ki: Sen kendini tekzip etmekle bize önceden bilmediğimiz bir faide sağlamadın. Sen bu vakitte yalancısın ve sen ilk vakitte kendinin yalancı olduğunu bildiriyorsun. Bu itibarla şahitliğin konusunda senin şu andaki halin zikrettiğimiz üzere öncesindeki halin gibidir.

      Kaldı ki İmam Şâfiî şöyle diyor: Mülâane yapan kadın kocasına tövbe etse bile dönemez”. Kocanın tövbesi kendisi için, ona dönmesine dair bağlayıcı olan hükmü ortadan kaldıramadığına göre aynı şekilde burada da şahitliğinin geçersizliğine ilişkin sabit olan hükmü de geçersiz kılamaz. En doğrusunu Allah bilir...

      Onlara seksen sopa vurun. Eğer celde cezası "cild”den alınmışsa o zaman vurmanın ölçüsünün buradan çıkarılması mümkündür. O da cildi, yani deriyi aşmamasıdır. Ancak elem duyacak ve acı çekecek ölçüde vurulacaktır. Cildi paralayacak ve yırtacak ölçüde celde vurulmayacaktır. Gene bu İsimlendirmeden hareketle bütün aza ve organlara dağıtılacak şekilde vurulması sonucu çıkarılabilir. Çünkü o sayıda sopanın aynı yere vurulması halinde cildi yırtar ve parçalar. Organlardan baş, yüz ve cinsel organlara da vurulmaz. Çünkü buralara vurulması halinde etkisi fazla ve ölçüsü aşılmış olur.

      Eğer durum böyle İse o takdirde bu, İmam Ebû Hanîfe’nin şu görüşünü destekleyen bir kanıt olur: Şahitler bir had cezasına tanıklık etseler, devlet başkanı da had cezasını uygulasa ve bundan dolayı birtakım yaralamalar oluşsa, sonra şahitler tanıklıklarından rücu etseler, meydana gelen yaralamalar sebebiyle herhangi bir bedel tazmini yoluna gitmezler. Çünkü onlar had cezasına tanıklık ederlerken, yaralayıcı ve bereleyici, normalden ziyade etkileyici bİr had cezasının uygulanması için tanıklık etmediler. O yüzden de tazmin etmezler.

      Hz. Ömer’in Ebû Bekre’ye "Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederiz!” sözü muhtemelen şu anlamda söylenmiştir: Yani Hz. Peygamberden (s.a.) yapacağın rivayetlerini ve hazır bulunduğun olaylarla ilgili müşahedelerini kabul ederiz.

      Belirttiğimiz gibi İffetli kadınlara iftira atanlar... mealindeki âyet ile sözü edilen hüküm ve had muhsan erkeklere değÜ sadece muhsan kadmlara yönelik kazf hakkındadır. Ancak muhsan erkeğe kazifte bulunmak ve ona küfretmek, karalama yönünden daha çok, günahta daha büyük olmasa da ondan daha az değildir. Bahis konusu her ne kadar muhsan kadınlar olsa da, muhsan kadınlar için sözü edilen mâna aynısıyla muhsan erkekler için de varittir, O da şu üâhî beyanda belirtilmiştir: “İmanlı, saf (haklarında uydurulan kötülüklerden habersiz) ve namuslu kadınlara zina İsnat edenler, gerçekten dünya ve âhırette lanetlenmişlerdir”. Burada belirtilen hususlar iman, muhsanlık ve iffet olmaktadır. O yüzden muhsan kadınlar İçin söz konusu hüküm aynısıyla erkekler için de gereklidir.

      Daha önce de belirttiğimiz gibi köle ya da câriyeye ya da kâfir bir kadına kazifte bulunan kimseye celde cezası uygulanmaz. Köleye gelince o da şu İlâhî beyandan dolayıdır; İftetli kadınlara iftira atanlar... Daha Önce zikretmiştik ki “muhsan kadınlar’dan maksat başkaları değil sadece hür kadınlardır. O yüzden köleye kazifte bulunan kimseye had cezası uygulanmaz. Ayrıca biz eğer erkek köleye kazifte bulunan kimseye celde cezasını gerekli görecek olsak ona ceza olarak seksen kırbaç vereceğiz. O zina fiili işlese elli kırbaç ceza verilmektedir. Bu durumda zina isnadında bulunan kimseye bizzat zina fiilini işlemiş olana verilen cezadan daha fazla bir ceza vermemiz caiz değildir. Bu itibarla erkek köleye kazifte bulunan kimseden celde cezası düşer. Kâfir olan erkek ve kadına gelince onlara zina isnadında bulunan kimseden de had cezası düşer. Bunun delili de şu ilâlıî beyandır; “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar..”. Burada Allah Teâlâ ceza için iman, muhsanlık ve iffet şartlarını ileri sürmüştür. Bu şartlardan biri bulunmadığı zaman ceza da düşer. Eğer biz had cezasını gerekli görsek de onu uygulasaydık, onu Allah düşmanına kazifte bulunduğu için uygulamış olacaktık. Allah düşmanlarından birine kazifte bulundu diye bir müslümanı cezalandırmak caiz değildir. Kaldı ki bahsettiğimiz meseleler hakkında icma da bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yermûne (يَرْمُونَ)

        Kelimenin kökü ra-mim-ye (ر م ي) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi elle fırlatmak, ok atmak veya bir cismi bir yöne doğru savurmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "bir şeyi uzaklaştırmak ve bir hedefe doğru fırlatmak" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde bu fiziksel eylem, dille yapılan "iftira" ve "suçlama" eylemine (kazf) aktarılmıştır. Okun hedefi yaralaması gibi, asılsız suçlamanın da kişinin onurunu yaralaması nedeniyle bu kelime seçilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "remy" kelimesinin hem somut (taş atmak gibi) hem de soyut (ayıplamak, suçlamak) anlamlarını inceler. Bu ayetteki "yermûne" kullanımı, birinin namusuna yönelik "dil ile yapılan bir saldırı" olarak analiz edilir. Râgıb, bu eylemin sadece bir söz değil, karşı tarafın saygınlığını hedef alan "kesici bir silah" gibi kurgulandığına dikkat çeker.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik alanını "sosyal itibarın korunması" bağlamında değerlendirir. "Remy" (atmak/iftira), toplumsal dokuyu bir arada tutan "güven" bağını kırmaya yönelik yıkıcı bir eylemdir. Izutsu'ya göre Kur'an, fiziksel saldırı ile dille yapılan bu saldırıyı aynı "fırlatma" metaforu üzerinden birleştirerek iftiranın şiddetini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hukuki literatürdeki karşılığı olan "kazf" suçunun etimolojik dayanağını açıklar. "Yermûne" fiili, bir ispat sunmaksızın ortaya atılan iddiaların, tıpkı rastgele fırlatılan bir cisim gibi hukuksuz ve tehlikeli olduğunu sembolize eder.

        El-Muhsanâti (الْمُحْصَنَاتِ)

        Kelimenin kökü ha-sad-nun (ح ص ن) harfleridir. Etimolojik olarak "kale, sığınak, korunaklı yer" (hısn) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "erişilemez olmak ve korunmak" olduğunu belirtir. Bir şehri çevreleyen surlara "hısn" (kale) denilmesi, dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruma sağlamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhsana" kelimesinin üç temel anlam katmanı olduğunu ifade eder: İffetini koruyan kadın, evli olduğu için korunmuş olan kadın ve hür olduğu için saygınlığı korunan kadın. Ayetteki kullanımı, iffeti ve namusu bir "kale" gibi muhkem olan, kendisine rastgele suçlamaların ulaşamayacağı kadar temiz yaşayan kadınları temsil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu ancak anlam genişlemesinin İbranice "hasin" (güçlü) veya Süryanice kavramlarla paralel bir seyir izlediğini not eder. Ancak İslam hukukunda "muhsan" kavramının kazandığı "iffetli/namuslu" teriminin özgün bir ahlaki statü olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tahlilini yaparak, namusun bir "kale"ye benzetilmesinin kadına verilen toplumsal değeri gösterdiğini savunur. "Muhsanât", kendilerini ahlaki sınırlarla (kale duvarlarıyla) çevrelemiş kadınlardır ve bu kaleye atılan her iftira (remy), aslında toplumsal güvenliğe atılmış bir bombadır.

        Şuhedâe (شُهَدَاءَ)

        Kelimenin kökü şın-he-dal (ش ه د) harfleridir. Bir yerde hazır bulunmak, görmek, tanıklık etmek ve kesin bilgiye dayanarak beyanda bulunmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "huzurda bulunmak ve müşahede etmek" (gözle görmek) olduğunu belirtir. Şahit, olayın gerçekleştiği anda orada olan ve gerçeği gizlemeyen kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehadet"in hem dış dünyadaki bir olayı gözlemlemek hem de kalpteki bir gerçeği dile getirmek olduğunu söyler. Bu ayette "dört şahit" (erbaate şuhedâ) şartının koşulması, iftira suçunun (kazf) önlenmesi için gereken kanıtın "kesin ve görülebilir" olması zorunluluğunu etimolojik olarak pekiştirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hukuki bir terim olarak "şahit" kavramının, adaletin tecellisi için vazgeçilmez bir unsur olduğunu, "ş-h-d" kökünün dürüstlük ve açıklık gerektirdiğini vurgular. Yalan yere şahitlik veya şahit getirememek, kelimenin kökenindeki "görerek doğrulama" vasfının kaybıdır.

        Kâzibûn (الْكَاذِبُونَ)

        Kelimenin kökü kef-zel-be (ك ذ ب) harfleridir. Gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, bir şeyi olduğu halden başka göstermek ve vaadinden dönmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "doğruluğun zıddı" olduğunu ve aslen bir şeyin eksik veya hatalı sunulması manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kizb" (yalan) kavramını, sözün vakıaya (gerçeğe) uygun olmaması şeklinde tanımlar. Ayetin sonunda şahit getiremeyen iftiracıların Allah katında "yalancılar" (kâzibûn) olarak mühürlenmesi, onların iddialarının ontolojik olarak "boş" ve "asılsız" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Etik Terimler eserinde "kizb" kelimesinin sadece ahlaki bir kusur değil, aynı zamanda ilahi hakikate karşı bir körlük ve inat hali olduğunu analiz eder. Şahit getiremeyen iftiracı, gerçeği manipüle etmeye çalıştığı için "kâzib" (yalancı) sıfatını hak eder.

        Fâsikûn (الْفَاسِقُونَ)

        Kelimenin kökü fe-sin-kef (ف س ق) harfleridir. Etimolojik olarak "taze hurmanın kabuğundan dışarı çıkması" anlamındadır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin sınırından dışarı çıkması" olduğunu belirtir. Fareye "füvaysıka" denilmesi, deliğinden dışarı çıkıp zarar vermesi nedeniyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, dini bir terim olarak "fısk"ı, Allah'ın emrinden ve şeriatın sınırlarından dışarı çıkmak olarak tanımlar. Mümin iken fâsık olmak, kişinin iman dairesinde kalmasına rağmen, o dairenin koruyucu sınırlarını ihlal etmesi demektir. İftira atanların "fâsık" olarak nitelenmesi, onların toplumsal ve dini güvenlik sınırını (kabuğu) delip geçtiklerini gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin biyolojik kökeninden yola çıkarak; tıpkı kabuğundan çıkan hurmanın çürümeye açık hale gelmesi gibi, fâsık olan kişinin de ahlaki korumasını kaybettiğini ve toplum nazarında güvenilirliğini yitirdiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, fısk kavramının bir "yoldan çıkma" hali olduğunu vurgular. İftira suçu, kişiyi adaletin ve doğruluğun yolundan (sırat-ı müstakim) saptırıp, "fâsık"ların bulunduğu gri bölgeye iter.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X