Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 2. Ayet

    اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ezzâniyetu ve-zzânî feclidû kulle vâhidin minhumâ mi-ete celde(tin)(s) velâ te/ḣużkum bihimâ ra/fetun fî dîni(A)llâhi in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) velyeşhed ‘ażâbehumâ tâ-ifetun mine-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Zina eden. kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun."

      Zina ve Cezası

      Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Eğer bazılarının zannettiği gibi âyetin zâhiri ve genel ifadesi ile amel edilecek olsaydı o takdirde her birine yüz sopa vurun mealindeki beyandan hareketle herkesin had cezası uygulamaya kalkışması mümkün olurdu ve niye öyle yaptın diyene de vurun ifadesiyle “Bunu bana Allah emretti” derdi. Ya da tek bir zinakârı vurun buyruğunun “feclidû" (فَاجْلِدُوا) şeklinde çoğul olması sebebiyle hep birlikte cezalandırmaya kalkışırlardı ve bu durumda her birinin yüz değnek vurması halinde Allah’ın koymuş olduğu had cezası kat kat artırılmış olurdu. Buradan da anlaşılıyor ki zâhirden hareketle bu şekilde bir genelleme anlayışı yanlıştır. Yahut birileri çıkar ve şöyle derdi: Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edildiği üzere “Gözler zina eder, eller zina eder, ayaklar zina eder. Cinsel organ da bütün bunları ya tasdik ya da tekzip eder”. İmdi hadiste kendisine helâl olmayan birine bakan kimse, helâl olmayan birini elleyen kimse, zinakâr addedilmiştir. Öyle İse Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun mealindeki âyet gereğince bunlara da zina haddi gerekir.

      Zina eden kadın Üe zina eden erkek mealindeki beyandan, bu anlattıklarımızın tümü anlaşılmıyorsa bu da gösteriyor ki lafzın zâhiri üzere şevkinden hareketle herkese yönelik bir hitapmış gibi bir anlam çıkarma yoluna gitmek yanlıştır. Dolayısıyla Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun mealindeki âyet hususilik arzetmekte ve haddi uygulayıcı olan ile zina edenin belli evsafta olması gereği anlaşılmaktadır. Buna göre zina eden, zina fiilini bütün vücudu ile işleyen kimse, yani hem gözü hem eli ayağı hem cinsel organı ve bütün bedeni ile yapmış olan zinakardır. Ayrıca buradaki hitap hür ve bekâr olanlarla dul olup da muhsanlık şartım tam olarak bulundurmayan zinakârlara yöneliktir. Muhsanlık şartını tam olarak bulunduran zinakârlarm cezası ise bütün âlimlerin İcmai ile recimdir. Ne var ki bir kısım âlimleri evliler için recm ile birlikte sopa (celde), bekârlar için de sopa (celde) yanında bir yıl sürgün cezasını da gerekli görmektedirler. Burada söz konusu edilen yüz celde cezasının bekârlara ve muhsanlık şartmı tam olarak bulundurmayan dullara yönelik olduğunun delili şudur; Birincisi sözünü ettiğimiz icma delili. Diğeri de “Evlendikten sonra bir fıhuş yaparlarsa onlara, hür kadmlann cezasının yarısı gerekir” mealindeki âyettir. Bu âyet, câriyelerin fuhuş irtikap etmeleri halinde kendilerine muhsan kadınlara verilen cezanın yarısının verilmesini emretmektedir. Bu da, burada sözü edilen kadınların muhsanlık şartlarını tam olarak bulundurmayan kadınlar olduğunun ve Zina eden kadın ile zina eden erkek mealindeki beyandan maksadın sözünü ettiğimiz hür bekâr kimseler olduğunun delilidir. [Zira recm cezasının yarısı düşünülemez].

      Zinada ceza, fiilin kendisi ile işlendiği cinsel organa uygulanmazken, hırsızlık suçunda fiilin kendisi ile işlenmiş olduğu organa, yani ele, kesme cezası uygulanmaktadır. Bu ayrım, en doğrusunu Allah bilir ya, şu sebebe müstenit olabilir: Had cezaları, işlenen yasak fiilin alışkanlık şeklinde tekrarlanmasına engel olmayı amaçlar. O fiilin bir daha işlenmesini temelden imkânsız hale getirecek şekilde bir ceza öngörülmez. Zinada cezanın cinsel organa tatbiki bundan böyle cinsel ilişkide bulunma imkânını tamamen yok eder. Hırsızlıkta el kesme cezası ise öyle değildir. Zira kalan öteki eli ile tutma, kavrama işini yapabilecektir. Bu yüzden aralarında farklılık vardır ve bundan dolayı da hükümde ayrılmışlardır. Ya da şöyle denilebilir: Cezanın cinsel organa tatbik edilmesinde kişinin hayatını kaybetmesi riski vardır. Oysa el kesme cezasında genelde böyle bir endişe yoktur ve ceza uygulanan kişi umumiyetle hayatta kalır. Daha önce de belirttiğimiz gibi hadler, helâk ve yok edici şekilde konulmamış, aksine o fiili yeniden yapmayı önleyici olarak belirlenmiştir. O yüzden de zina ile hırsızlık cezalan farklılık arzetmiştir.

      Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun ifadesinde “sürgün’ün zina edenler için belirlenmiş bir azap ya da ceza olmadığına dair delil vardır. Çünkü şöyle buyrulmaktadır: Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Sürgün haline şahitlerin tanıklık etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum, sürgünün cezanın bir parçası olmadığını gösterir. Ayrıca şu beyan da bu hususa delil teşkil eder: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır”. Çünkü icma ile sabittir ki zina etmeleri halinde câriyeler için sürgün cezası söz konusu değildir. Onlara zina etmeleri halinde gerekli görülen ceza muhsan olanlara verilen cezanın yarısıdır. Eğer sürgünün sabit olduğunu farzedersek o takdirde iki izah şekli vardır: Birincisi işlemiş olduğu zina fiili sebebiyle kendisine arız olan kirlenmişliğin giderilmiş olması. Çünkü yasak fiiller içerisinde işleyenini kötü duruma düşüren zinadan daha çirkef ve şiddetli başka bir fîil-i şeni yoktur. Bu itibarla zina edenin sürgüne gönderilmesinde onun içinde bulunduğu kötü durumdan uzaklaştırma iradesi söz konusu olur. Yahut zina edeni uzak yerlere sürmekle mâruz kalacağı yolculuk ezikliği ve gurbet zilleti yüzünden, kendilerini zinaya sürükleyen şehvetin kırılması amaçlanmış olabilir. Yahut da dövme cezasının ağırlaştırılmasından dolayı mensuh sayılması söz konusudur. Âyetin Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın mealindeki kısmı sözü edilen cezanın ağırlaştırılmasının delili olmaktadır. Hz. Peygamber “Senin şu oğluna gelince ona yüz celde (sopa) ve bir yıl sürgün gerekir" buyururken sürgünün “şiddet"inden bahsetmemiş sadece dayaktan söz etmişti. Şu da caizdir ki sopa hafif iken ek olarak sürgün de vardı. Sopa cezası ağırlaştırılınca sürgün de kaldırılmış oldu. Haberde geldiğine göre Hz. Ömer bir adamı sürmüştü. O da gittiği yerde irtidat etti; İslâm’dan çıkarak Bizanslılar’a iltica etti. Bunun üzerine Hz. Ömer “Fitne olarak sürgün yeterlidir!” dedi. Ve gene o, “Bundan sonra asla kimseyi sürmeyeceğim!” dedi. Aynı şekilde Hz. Ali’den de benzer sözler nakledilmiştir. En doğrusunu Aîîah bilir.

      Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın. Bazıları şöyle bir izahta bulunmuşlardır: O ikisine karşı merhamet duygusuna kapılıp da Allah’ın hadlerini iptale götürecek bir tavır içinde olmayın ve cezaları uygulamazlık etmeyin. Bazıları da onlara acıyacağınız tutarak zina cezasını hafifletme gibi bir tavır içinde olmayın, zira zina günahlar içerisinde en büyüğü ve en utanç verici olanıdır.

      Mûtezile’nİn Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın meâlindeki âyetin zâhirine sarılması söz konusu olmuştur. Şöyle diyorlar; Allah kendi zatım “Rauf Rahîm” kavl-i cehlinde rahmet ile nitelemiştir. Öbür taraftan da müminlerin kendi aralarında birbirlerine karşı merhametli, kâfirlere karşı ise şiddetli olduklarını “Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler” mealindeki âyette bildirmiş olmaktadır. Hal böyle iken Allah, zina edenlere karşı cezanın uygulanması sırasında merhamet edilmesini yasaklamıştır. Bu da gösteriyor ki zina edenler işledikleri fiil yüzünden imandan çıkmış bulunmaktadırlar. Çünkü müminlere merhamet edilmesini emreden Allah onlara açınmamasını emir buyurmuştur.

      Bize göre âyette Mûtezilenin lehine bir delil yoktur aksine şöyle bir delil vardır: Zina eden kişi eğer zina sebebiyle imandan çıkmış olsaydı o takdirde o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın! denmesine ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü müminler, “onlar kâfirlere karşı şiddetlidirler” meâlindeki beyanla mümin olmayanlara karşı şiddetli olmakla nitelenmişlerdir. Bu da gösteriyor ki zina kişiyi imandan çıkarmış değildir. Bu yüzden cezanın tamamen kaldırılması ya da hafifletilmesi konusunda iman ve din sahibi olmalan yüzünden merhamet duygusuna mağlup olmamalan emredilmiştir. Yahut zina edenlere karşı merhamet gösterilmesinin yasaklanması, onların cezalannı bu dünyada iken tam olarak çekmelerini temin içindir. Aksi takdirde âhirette bu dünyada çektiği had cezasından ötürü bir fayda temin edemeyecektir ki bu fayda da orada azap görmemesidir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız buyurmaktadır. Bunun faydası sözünü ettiğimiz şu husustur: Haddin uygulanmaması konusunda merhamet duygusuna yenilmeyin ki âhirette onlardan azap savılmış olsun. Zira kişi âhirette elde edeceği yarar sebebiyle dünya hayatında nice şiddetli ve külfetli durumlara tahammül edebilir. Bu durum, sağlığını yeniden elde edebilmek ve ileriye yönelik yararını görmek amacıyla acı ilaç içen, hacamat olan, kan aldıran kimsenin durumu gibidir. Buna göre zina cezasmm uygulanması sırasında merhamet gösterilmesinin yasaklanmış olması, haddin tam olarak kendisine uygulanması ve yeterince acı çekmesi, bu şekilde âhiret hayatında azap görmekten kurtulmuş olması olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Bazıları “laife” (طَائِفَةٌ) bir iki ve daha fazla kimse demektir, demişler, “Eğer müminlerden iki grup (tâifetân) birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin...” meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylemişlerdir. Orada geçen “Tâifetân”dan maksat birbiriyle kavga eden iki kişidir. Buna, “öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin” mealindeki (bİr sonraki) âyet de işaret eder. Bunlar zahirde iki kişidir. Ancak kavga eden her iki kişiye aşiretlerinden başkalannın da katılması ve bu şekilde iki kişinin iki topluluğa dönüşmesi de mümkündür. Bazıları da "'laife” on ve daha fazla kişiden oluşan topluluk dem işlerdir.

      Sonra suçlar arasından neden zina suçunun cezasına tanıklık yapılması istenmiştir? Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bu konuda, en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç farklı izah yapılabilir; Birincisi İmtihan amacıdır. Cezaya tanıklık eden kimselerin sınanması (ve ibret alması) murad edilmiş olabilir. Zira kişi, bir başkasının dövülmesinden ve onun başına gelenlerden ıstırap duyup etkilenebilir ve bu nedenle de benzer bir duruma düşmekten sakınır. İkincisi insanlar arasında haberin yayılmasını temin etmek ve böylece benzer bir duruma düşmekten kaçınmalarını sağlamaktır. Üçüncüsü celladın ve cezayı tatbik edecek olan kimsenin belirlenmiş olan cezanın infazı sırasında aşırılığa kaçma ihtimalinin önlenmesi. Böyle bir durum olması halinde cezaya tanık olmak üzere orada hazır bfıluna/ılar, müdahale ederler ve aşırdığa kaçdmasını önlerler. Dördüncüsü, hâkimin, belli bir su<^ ve sebep olmaksızm cezayı kesmiş olabileceği şeklinde bir ithamın altında kalmaması arzusu. Eğer cezanın infazı sırasında bir taifenin hazır bulunması sayılan bu üç vecih nedeniyle İse -ki onlar haberin yayılması, töhmet altında kahnmasına fırsat verilmemesi ve ölçünün aşılması endişesi idi- o takdirde “taife”den maksadın bir topluluk olması gerekecektir. Çünkü tek bir kişinin bu gerekçeler için yeterli olması mümkün değildir. Eğer amaç birincisi, yani orada hazır bulunanların bir tür smanması (ve ibret almalarının sağlanması) ise o takdirde bir ve daha fazla kişi, haddin infazı sırasmda kendi özünde acı çekmesi için imtihan edilmiş olur [yani bu izaha göre “Tâİfe” ile bir ve daha fazla kişinin kastedilmesi mümkün olur].

      Belirttiğimiz gibi bazı İlim adamları şöyle demişlerdir: Recm ile birlikte sopa (celde) cezası da uygulanır. Buna Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen şu hadisi delil olarak kullanmışlardır. O dedi ki: “Evlinin evli ile zinası halinde yüz celde ve taşla recmedilme vardır. Bekârın bekârla zina etmesi halinde ise yüz celde ve bir yıl sürgün vardır”. Celdenin bekârlar için ceza olduğunda ihtilaf yoktur. Sürgüne gelince o ihtilaf ettikleri konulardandır. Kimileri onu da (had olarak) gerekli görmüş, kimileri de onu onlara uygulanacak cezaya eklenen bir (tazir) ceza(sı) görmüştür. Biz bu konuda -bahsedilen rivayetler eğer sabitse- nasıl anlaşılması gerektiğini belirtmiştik, dolayısıyla onu burada tekrar etmeye ihtiyaç yoktur. Burada bir nükte daha eklemek istiyoruz. O da şudur: Hadler (hudûd) miktar olarak belli bir sonu ve sınırı olan düzenlemelerdir. O yüzden sınırlar anlamına gelen “hudûd” diye isimlendirilmiştir. Çünkü bir sonu ve sınırı vardır. Şöyle denilmesi gibi: "Bu, konağın sınırıdır (had)” Bununla konağın alanının nihayeti ve son bulduğu sınırı kastedilir. Sürgün İçin, zina edenin gönderileceği böylesine (sınırı) belli bir yerin olmaması onun bir had (cezası) olmadığına dair delil olur. Ancak bununla bahsettiğimiz hususlar [yani onun bir tazir cezası olduğu] murad edilmiş olur. Buna göre ya tövbe etmesi için bâğînin hapsedilmesi gibi hapis olur yahut sürülsün ki kin ve öfke dinsin, insanların dedikoduları kesilsin ve sonuçta unutulsun ve terkedilsin, ya da yolculuk ve gurbet ezikliği ile onları zinaya sevkeden şehvetlerinin kesilmesi sağlansın. Ya da şöyle denir: Bu uygulama başta böyle idi ama darb/sopa cezasının şiddetlendirilmesi ile neshedilmiş oldu. En doğrusunu Allah bilir.

      Hanefî âlimlerimizin -Allah Teâlâ onlara rahmet eylesin- evli olana celde (sopa) cezasını uygulamayıp sadece recm cezası vermeleri Hz. Peygamber’in (s.a.) şu hadisi sebebiyledir: “Ey Üneys! Şunun karısına git, eğer itiraf ederse recrnet!” Hz. Peygamber (s.a.) hadisinde celdeden bahsetmemiştir. Onlar ayrıca Mâiz b. Mâlik hadisini de delil olarak kullanmışlardır. Hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) onu itirafından ötürü recmetmiştir. Hadiste onun ayrıca celde ile cezalandırıldığı bildirilmemiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir (r.a.) (Mâiz) üç defa itiraf edince kendisine demiş ki: “Eğer dördüncü defa itiraf edecek olursan elbette (peygamber) seni recmeder!” demiş, “Sana celde cezası uygular!” dememiştir. Buradan da anlaşılıyor ki recim ile birlikte celde cezası yoktur. Hz. Ömer’den de rivayet edildiğine göre o, zina eden bir kadının recmedilmesini emretmiş, ayrıca celde vurmamıştır. İbn Ömer’den de (babası) Hz. Ömer’den benzer bir rivayet gelmiştir. Hanefî imamları bu haberler doğrultusunda görüş oluşturmuşlar ve “Bir kimse üzerinde aynı fiilden dolayı iki had tatbik edilemez: Nasıl ki diğer suçlarda tek bir fiil için iki had ya da ceza uygulanamıyorsa zinada da recm ve celde birlikte uygulanamaz. Hz. Peygamber’in (s.a.) “Evlinin evli ile zinası halinde yüz celde ve taşla recmedilme vardır” sözü, muhsan olmayan evliye celde, muhsan olan evliye ise recim ya da bir durumda evliye celde, başka bir durumda da evliye recim uygulanır şeklinde yorumlanmaya ihtimali vardır. Biz bu konuyu Nisa sûresinde zikretmiştik.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ez-Zâniyetü / Ez-Zânî (الزَّانِيَةُ / الزَّانِي)

        Kelimenin kökü ze-nun-ye (ز ن ي) harflerinden oluşmaktadır. Arapça dilbiliminde evlilik akdi olmaksızın gerçekleşen yasadışı cinsel ilişkiyi ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kök anlamının darlık, sıkışmışlık ve gayrimeşru yönelimlerle ilişkili olduğunu belirtir. Kelimenin asıl yapısında, doğru ve geniş olan meşru yoldan saparak, dar ve gayrimeşru bir alana girmek anlamı yatmaktadır. Bu eylemin toplumsal yapıdaki daralmayı ve ahlaki bozulmayı tetikleyen yapısına kök düzeyinde dikkat çekilir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı sözlüğünde kelimeyi hukuki ve ahlaki bir çerçevede ele alır. Ona göre zina, sırf biyolojik bir eylem değil, nesebin karışmasına ve toplumsal dokunun zedelenmesine yol açan büyük bir sınır ihlalidir. Nur Suresi bağlamında bu kelimenin sadece ahlaki bir sapmayı değil, açıkça cezai yaptırım gerektiren hukuki bir suçu tanımladığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu terimin Sami dilleri ailesindeki etimolojik yolculuğunu analiz eder. Kelimenin köken olarak Aramice "zenutha" veya Süryanice "zenay" (fuhuş, meşru olmayan ilişki) kelimeleriyle güçlü bir bağa sahip olduğunu savunur. Bu bağlamda, zina kavramının İslam öncesi Ortadoğu dini ve hukuki terminolojisinde de ortak bir ahlaki suç tanımlaması olarak var olduğunu ve Arapçaya bu geniş havzadan yerleştiğini öne sürer.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sosyolojik zeminini tahlil ederek, Nur Suresi'nde bu fiilin bireysel bir günah çerçevesinden çıkarılıp, kamusal alanı tehdit eden, nesil güvenliğini bozan ve dolayısıyla kamusal bir yaptırımla (hadd cezası) karşılık bulan bir "kamu suçu" olarak formüle edildiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi terminolojide kelimenin etimolojisine dayanan tanımlamaları aktararak, kelimenin İslam hukuku açısından hem kadın hem de erkek için cinsiyet ayrımı gözetmeksizin aynı derecede suç unsuru taşıdığını, ayette kadının (ez-zâniyetü) önce zikredilmesinin ise suçun doğası ve toplumsal sonuçları bağlamında yapılmış edebi ve hukuki bir vurgu olduğunu detaylandırır.

        Feclidû / Celdetin (فَاجْلِدُوا / جَلْدَةٍ)

        Kelimenin kökü cim-lam-dal (ج ل د) harfleridir. Etimolojik olarak "deri, ten, cild" anlamlarına gelir ve bir eylem olarak kullanıldığında doğrudan deriye isabet eden vuruş eylemini tanımlar.

        İbn Fâris, kökün doğrudan fiziksel bedeni kaplayan "deri" kavramıyla ilgili olduğunu belirtir. Fiil formunda "feclidû" kullanımı, "onların derilerine vurun" demektir. Bu kelimenin seçilmesi, eylemin mahiyetinin sadece deride kalması gerektiğini gösteren dilsel bir kısıtlamadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "celde" kavramının etimolojik sınırlarına dikkat çeker. Ona göre bu ceza türü, eti yarmak, kemiği kırmak veya bedene kalıcı bir hasar vermek amacıyla değil, sadece derinin (cildin) yüzeyinde hissedilecek şekilde acı vermek için uygulanır. Kelime kökünün deriye (cild) hasredilmesi, cezanın öldürücü değil, acı verici ve onur kırıcı (caydırıcı) bir disiplin yöntemi olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "deri" kökünden türemesini, infazın hukuki sınırları bağlamında inceler. Arapçada dövmek veya vurmak için "darabe" gibi daha genel fiiller varken "celde" (deriye vurmak) fiilinin seçilmesi, Kur'an'ın ceza hukukunda uygulayıcılara koyduğu net bir sınır ve orantılılık ilkesidir. Vuruş eti geçip iç organlara veya kemiklere zarar vermemelidir.

        Gabriel Said Reynolds, "celde" eylemini Geç Antik Çağ ve Kutsal Kitap geleneği bağlamında analiz eder. Tevrat geleneğindeki kırbaçlama/değnek vurma cezalarının infaz şekilleriyle Kur'an'ın "celde" terminolojisi arasındaki tarihsel sürekliliği inceler. Kelimenin Arapça kökenindeki "beden yüzeyinde kalan ceza" vurgusunun, dönemin sert bedeni cezalandırma yöntemleri içinde spesifik bir hukuki kategori oluşturduğunu öne sürer.

        Ra'fetun (رَأْفَةٌ)

        Kelimenin kökü ra-hemze-fe (ر أ ف) harflerinden oluşur. İnce bir acıma duygusu, merhametin en ileri derecesi ve şiddetli bir şefkat hissi anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, ra'fet kelimesinin rahmetten daha özel ve yoğun bir duyguyu ifade ettiğini, kişinin iç dünyasında hissettiği çok ince bir esirgeme ve acıma hali olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve dilbilimsel mucizesi bağlamında "ra'fet" ve "rahmet" kavramlarını mukayese eder. Rahmet, iyiliği ulaştırmak ve fayda sağlamak gibi daha genel bir kuşatıcılığa sahipken; ra'fet, karşısındakinin acı çekmesine dayanamama, onun acısını derhal giderme dürtüsü içeren çok daha hassas ve duygusal bir reaksiyondur. Bintü'ş-Şâtı, bu ayette ra'fet duygusunun yasaklanmasının, yargı ve infaz sürecinde insan doğasının bu ince zaafiyetinin adaleti engellemesine izin verilmemesi gerektiğine yönelik psikolojik bir tedbir olduğunu inceler.

        Toshihiko Izutsu, ra'fet kelimesini Kur'an'ın ahlaki değerler sisteminde analiz eder. İzutsu'ya göre bu kelime Allah'a nispet edildiğinde (Rauf) son derece olumlu bir niteliktir. Ancak bu ayette hukuki bir bağlamda, insanın insana duyduğu "ra'fet", eğer ilahi yasanın (hududullah) uygulanmasını sekteye uğratıyorsa, bu artık bir erdem değil, toplumsal düzeni zaafa uğratan tehlikeli bir duygu durumudur.

        Râgıb el-İsfahânî, ra'fetin acımak suretiyle cezayı düşürmek veya hafifletmek eğilimi yarattığına dikkat çeker. Ayetteki "sizi bir ra'fet tutmasın" uyarısının, suçu sabit olmuş kişiler karşısında hakimin veya uygulayıcının, ilahi yasanın otoritesini kendi kişisel şefkat duygusuna kurban etmemesi gerektiğine dair net bir direktif olduğunu vurgular.

        Dîni (دِينِ)

        Kelimenin kökü dal-ye-nun (د ي ن) harfleridir. Etimolojik kökeninde boyun eğmek, itaat etmek, yol, adet, yasa, hesap sormak ve karşılık (ceza/mükafat) vermek anlamları barındırır.

        İbn Fâris, kelimenin kökeninde bir otoriteye karşı boyun eğme ve yapılan eylemlerin karşılığını kesin olarak alma fikrinin yattığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir gelişim izlemediğini, Aramice ve İbranice'deki "din" (yargı, hüküm, mahkeme) veya Pehlevice'deki "dên" (dini yasa, vizyon) kelimeleriyle tarihsel bir etkileşim içinde olduğunu savunur. Yabancı Kelimeler sözlüğünde, bilhassa bu ayetteki "dînillâh" kullanımının inanç esaslarından çok, Yahudi-Hristiyan geleneğinde de bulunan "ilahi yasa, ilahi yargı kuralları ve şeriat" anlamını taşıdığı tespitini yapar.

        Dücane Cündioğlu, "din" kelimesinin Kur'an'daki anlamsal evrimini tahlil ederken, kelimenin sadece vicdani bir inanç sistemi olmadığını belirtir. Bu ayetteki "Allah'ın dini" tamlaması, doğrudan "Allah'ın yasası, nizamı ve ceza hukuku" anlamına gelir. Suç karşısında uygulanan ceza, devletin veya bireyin değil, doğrudan mutlak otorite olan Allah'ın koyduğu toplumsal düzen yasasının (dinin) bir gereğidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "din" kelimesinin burada taat ve şeriat (hukuki kurallar bütünü) anlamında kullanıldığını onaylar. Cezanın tavizsiz uygulanmasının istenmesi, bizzat ilahi sisteme (dine) olan itaatin bir göstergesidir.

        Azâbehümâ (عَذَابَهُمَا)

        Kelimenin kökü ayın-zel-be (ع ذ ب) harflerinden gelir. Etimolojik olarak temel anlamı bir şeyi asıl halinden ve tatlılığından uzaklaştırmak, men etmek, engellemek ve şiddetli eziyet çektirmektir. Tatlı su anlamına gelen "mâun azb" ile aynı kökten gelir; kişiyi hayatın doğal tatlılığından koparıp acıya maruz bırakmayı ifade eder.

        İbn Fâris, kelimenin asıl fonksiyonunun "alıkoymak ve engellemek" olduğunu belirtir. Kişiye verilen acı, onu aynı suçu tekrar işlemekten alıkoyduğu, yani onu suçtan engellediği için "azap" olarak isimlendirilmiştir.

        Christoph Luxenberg, Süryanice-Aramice leksikografisi üzerinden yaptığı analizlerde, azap kavramının kökeninde toplumdan dışlama, tecrit etme ve şiddetli bir kınamaya maruz bırakma eylemlerinin bulunduğunu ileri sürer. Bu yaklaşıma göre bedensel ceza (celde), suçlunun sadece fiziksel acı çekmesini değil, aynı zamanda toplum önünde statüsünü kaybetmesini ve ahlaki bir tecride uğramasını sembolize eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın genel dilindeki kullanımını inceler. Genellikle ahiret hayatındaki cehennem eziyetleri için kullanılan bu güçlü kelimenin, dünyevi bir ceza (celde) için kullanılması, işlenen zinanın ilahi otorite katındaki ciddiyetini ve verilen cezanın uhrevi azabın dünyevi bir yansıması/kefareti olduğunu gösteren teolojik bir vurgudur.

        Râgıb el-İsfahânî, eziyetin dozuna dikkat çeker; kişiyi lezzet duyduğu şeylerden kestiği için azabın hem fiziksel acıyı hem de psikolojik çöküntüyü kapsayan geniş bir terim olduğunu belirtir.

        Tâifetun (طَائِفَةٌ)

        Kelimenin kökü tı-vav-fe (ط و ف) harfleridir. Bir şeyin etrafında dolaşmak, tavaf etmek, dolanmak ve bir asıl kütleden ayrılıp belli bir amaç için hareket eden grup anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kelimenin kökündeki dönme/dolaşma (tavaf) hareketine vurgu yapar. Bir kalabalıktan kopup, belirli bir gündem veya eylem etrafında toplanan insan kümesine bu ismin verildiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, tâife kelimesini "bir cemaatin içinden ayrılmış, sayısal bir varlığı olan parça" olarak tanımlar. Ayette cezanın uygulanmasına bir "tâifenin" şahitlik etmesinin istenmesi, infazın gizli kapılar ardında değil, bizzat toplumsal şuurun bir parçası olan, gördüğünü anlatarak toplum içinde caydırıcılık dalgası (tavaf/dolaşma köküyle uyumlu olarak) yaratacak bir kitlenin önünde yapılmasını zorunlu kılar.

        Celaleddin el-Suyuti, el-İtkân adlı eserinde İslam dilbilimcilerinin ve müfessirlerin "tâife" kelimesinin asgari sayısı üzerindeki tartışmalarını inceler. Kelimenin köken yapısı itibariyle tek bir kişiden (bazı dilcilere göre) binlerce kişiye kadar uzanabilen esnek bir yapıya sahip olduğunu, ancak fıkhi ve lügat bağlamında genellikle en az iki, üç veya dört kişiden oluşan, şahitlik vasfını taşıyabilecek küçük veya orta ölçekli bir gruba işaret ettiğini aktarır.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Kur'an'ın edebi formasyonu ve erken İslam toplumunun inşası bağlamında analiz eder. Kamusal ceza ve "şahitlik eden topluluk" (tâifetun minel mü'minîn) vurgusu, toplumu salt izleyici konumundan çıkarıp hukukun ve ahlakın aktif koruyucuları haline getirir. Eylem etrafında toplanan bu "tâife", cezanın bir intikam değil, kamusal bir ahlaki onarım ritüeli olduğunu tescil eden yapısal bir unsurdur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X