Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 171. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 171. Ayet

    يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ ehle-lkitâbi lâ taġlû fî dînikum velâ takûlû ‘ala(A)llâhi illâ-lhakk(a)(c) innemâ-lmesîhu ‘îsâ-bnu meryeme rasûlu(A)llâhi vekelimetuhu elkâhâ ilâ meryeme verûhun minh(u)(s) feâminû bi(A)llâhi verusulih(i)(s) velâ takûlû śelâśe(tun)(c) intehû ḣayran lekum(c) innema(A)llâhu ilâhun vâhid(un)(s) subhânehu en yekûne lehu veledun lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin, 'üçtür' demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilahtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter!

      Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin. Dinde aşırı gitmek, Cenab-ı Hakk'ın onlar için koyduğu sınırı aşmaktır. Haddi aşmak anlamına gelen "i'tida'" (اعْتِدَاء) kelimesi de böyledir, söz ve fiil olarak Allah'ın koyduğu sınırı aşmaktır. Bazıları şöyle demiştir: Burada geçen "guluv" (غُلُوّ) kavramın tefsiri, Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin mealindeki ayette yapılmaktadır. Allah'a layık olmayan şeyi söylemek, haddi aşmaktır. Şöyle de denilmiştir Aşırı gitmeyin, yani dininizde derinlere inip zorlaştırmayın, çünkü bu tutum sizi, Allah'a iftira etmeye ve söylenmesi helal ve layık olmayan şeyleri dile getirmeye sevkeder.

      Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Sadece doğru olanı söyleyin. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin mealindeki beyan Yüce Allah'ın çocuğu vardır, eşi vardır demeyin demektir. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın elçisidir. Burada Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin mealindeki beyan, hakikatte bütün insanlara yöneliktir, çünkü insanların tamamının dinlerinde aşırı gitmemeleri gerekmektedir. Ama dış görünüş itibarıyla Ehl-i Kitap hakkındadır, onlardan maksat da sadece Hıristiyanlardır, başkaları değil. Dolayısıyla şu husus bilinmelidir ki lafzın umumi olmasıyla her zaman umum kastedilmez, keza lafzın hususi olmasıyla da daima husus hedef alınmaz. Binaenaleyh hazan anı lafızla has, hazan da has lafızla anı kastedilir. Buna göre anı lafızla her zaman anımın, has lafızla da hassın kastedildiğine inanan kişinin anlayışı yanlıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki Hıristiyanlar, Hz. İsanın Meryem'in oğlu olduğunda ittifak ettikten sonra üç gruba ayrılmışlardır. Bazıları o, tanrıdır demiş, bazıları tanrının oğludur, bazıları da üçün üçüncüsüdür, yani Rab, Mesih ve anası görüşünü belirtmiştir. Cenab-ı Hak onları, bu sözlerinden dolayı tekzip etmiş, onun Allah'ın elçisi ve Meryem' in oğlu olduğunu haber vermiştir. Şayet o, ilah olsaydı annesinin de öncelikle ilah olması gerekirdi, çünkü annesi İsa'dan daha öncedir, önce olanın, sonra gelenden tanrı olmaya daha layıktır. Ayrıca çocuk edinen biri, kendi cevherinin dışından olan başka bir cevheri tercih etmez. Şayet ilah olduğu iddia edilen Hz. Meryem, çocuk edinmesi mümkün olan türden olsaydı beşer cevher cinsinden edinmezdi, tıpkı Cenab-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: "Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız".

      Hz. İsanın Yarattlışı

      İsa, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki "O'nun kelimesidir" ifadesinden maksat, Cenab-ı Hakk'ın "ol!" demesidir ki o da hemen olmuştur. Ancak şunu belirtmek gerekir ki bu konuda bütün yaratıklar İsa gibidir, çünkü bütün yaratıklar Allah Tealanın "ol!" emriyle olmuştur, dolayısıyla bu hususta İsa aleyhisselamın özel bir durumu yoktur. İşin aslı şudur: Hz. İsa, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı bir kelimesi olduğu için Allah'ın kelimesi diye isimlendirilmiştir. Fakat o kelimenin ne olduğunu biz bilmemekte, sadece onu Meryem'e ulaştırdığı bir kelime ile yarattığını bilmekteyiz. Nitekim O, Adem'i topraktan yaratmış ve ona nispet edilmiş, Havvayı da Adem'in kaburga kemiğinden yaratmış ve onu Adem'e nispet etmiştir. Diğer yaratıkları nutfeden yaratmış, onları da ona nispet etmiştir. Buna göre Allah İsayı Meryem'e ulaştırdığı bir kelime ile yaratınca, ona nispet edilmiştir. Fakat Adem'in ve diğer insanların yaratılışında halden hale değişime uğradıklarını belirtmiş, fakat bundan İsa hakkında bahsetmemiştir. Onun hususiyetinin bundan ibaret olması ihtimal dahilindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O'ndan bir ruhtur. Cenab-ı Hak "Biz ona ruhumuzdan üfledik" mealindeki beyanında aynı şeyi söylemektedir; ölüleri onunla dirilttiği için ruh diye isimlendirilmiştir. Görmez misin ki Yüce Allah Kur'an'a da ruh adını vermiştir? şu ayet-i kerimede göründüğü üzere: "işte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'an) vahyettik". Bedenleri ruhlarla hayata kavuşturduğu gibi, kalpleri de Kur'an'la ihya ettiği için Kur'an'a da ruh adını vermiştir. Şöyle denilmiştir: O'ndan bir ruhtur, yani Allah onu ihya etmiş ve onu ruh kılmıştır, diye de anlam verilmiştir. Bu ilahi beyana "Allah'tan bir elçidir" manası verildiği gibi, O'ndan bir emirdir anlamı da verilmiştir.

      Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin, 'üçtür' demeyin. Çünkü peygamberlerin hiçbiri, sizin şu anda benimsemekte olduğunuz "üçün üçüncüsü" inancına davet etmemiş, Allah elçileri sizi şuna çağrıda bulunmuştur: Allah tektir, ortağı ve çocuğu yoktur. Bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur, bir önceki ayette belirttiğimiz gibi. Buradaki "selase" (ثَلَاثَة) kelimesi merfü olarak okunmuştur, yani Allah üçtür demeyin, Allah ancak bir tek ilahtır. Bu metin Hafsa'nın mushafında şöyledir: "Ve la tekulu selasetün innema huve ilahun vahid" (وَلَا تَقُولُوا ثَلَاثَةٌ إِنَّمَا هُوَ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ) Allah üçün üçüncüsüdür demeyin, O ancak tek ilahtır.

      O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Cenab-ı Hak onların söyledikleri "Allah'ın oğlu vardır" şeklindeki sözün büyük vebalinden kendi zatını tenzih etmekte, sonra da göklerde ve yerde ne varsa hepsinin kendisine ait olduğunu haber vermektedir. Aslında çocuk sahibi olmak üç sebebe bağlanabilir: Ya içten duyduğu bir ihtiyacı bertaraf edip yalnızlık ürküntüsünü yok etmek, yahut düşmanı yenmek veya öldüğünde mirasını alacak bir varis edinmek için. Cenab-ı Hak ise, herhangi bir şeye ihtiyaç duymaktan veya yalnızlık belasından ve mülkünün kaybolmasından münezzeh olduğuna göre çocuk edinmekten de münezzehtir, zaten çocuk denen varlık O'nun kulundan başka birşey değildir. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter. Buradaki "vekil" (وَكِيل) kelimesine bazıları koruyan, bazıları şahit olan, bazıları da bütün işleri yürüten manası vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yâ ehle (يَا أَهْلَ)

        İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir kişiye en yakın olanlar, aile, yandaş ve bir şeye liyakat/mensubiyet" manalarına geldiğini belirtir.

        el-kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak ve ilahi hüküm" manalarına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, bu ayetteki "Ehl-i Kitap" hitabının hususi olarak Hristiyan teolojisini (Kristolojiyi) hedef aldığını; vahyin asıl sahiplerinin bizzat kendi metinlerindeki sınırları aşarak nasıl dogmatik bir savrulma yaşadıklarına dair sarsıcı bir "ontolojik yüzleşme" çağrısı olduğunu detaylandırır.

        lâ tağlû (لَا تَغْلُوا)

        İbn Fâris, ğ-l-v kökünün "suyun kaynaması, kabarması, sınırı geçmek, haddi aşmak ve aşırılık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğuluv" kavramının, dinde itidalin (dengenin) tamamen kaybedilerek, sevgi veya nefret sikiyle bir nesneyi/kişiyi asıl ontolojik statüsünden çıkarıp devasa bir dogmaya dönüştürmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili dinler tarihi bağlamında analiz eder; Hristiyanların İsa'ya duydukları o meşru sevginin ve bağlılığın "kaynayıp taşarak" (ğuluv) feci bir teolojik patolojiye dönüştüğünü; bir beşeri "tanrısallaştırma" kibrinin, aslında dini yüceltmek değil, dini bütünüyle "imha etmek" anlamına geldiğini vurgular.

        fî dînikum (فِي دِينِكُمْ)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün "boyun eğmek, itaat, hesap, kanun ve nizam" manalarına geldiğini kaydeder. Dinin kendi içindeki o kusursuz dikey sınırların/nizamın ihlal edildiğini niteler.

        ve lâ tekûlû (وَلَا تَقُولُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "söz söylemek, iddia etmek ve felsefi beyan" manalarına geldiğini belirtir. İkna ve dogma üretiminin dille/sözle yapılan o yıkıcı inşasını yasaklar.

        alallâhi (عَلَى اللَّهِ)

        "Allah'a karşı / Allah hakkında."

        illâ (إِلَّا) el-hakka (الْحَقَّ)

        İbn Fâris, h-k-k kökünün "bir şeyin sabit, kesin, meşru ve sarsılmaz gerçek olması" anlamlarına geldiğini belirtir. Yaratıcı hakkında üretilecek her teolojinin felsefi kuruntulardan, mitolojiden ve pagan tortularından bütünüyle temizlenmiş saf, şüphesiz ve "mutlak bir gerçekliğe" (hakka) dayanması zorunluluğunu mühürler.

        innemâ (إِنَّمَا)

        "Sadece, ancak, başka bir şey değil" manasında, kendisinden sonra gelen hükmü mutlak surette sınırlandıran ve alternatif ihtimalleri sıfırlayan (hasr) edatıdır.

        el-mesîhu (الْمَسِيحُ)

        İbn Fâris, m-s-h kökünün "el sürmek, sıvazlamak, arındırmak ve meshetmek" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Meşîhâ" (kutsanmış, yağ sürülmüş kral/elçi) kökünden Arapçaya süzüldüğünü tesciller.

        îsâ (عِيسَىٰ)

        Arthur Jeffery, bu özel ismin Süryanice "Îşô'" formundan geldiğini teyit eder.

        ibnu (ابْنُ) meryeme (مَرْيَمَ)

        "Meryem'in oğlu" manasındaki bu tamlama bir varoluşsal mühürdür. Angelika Neuwirth, Hristiyanlığın İsa'yı "Tanrı'nın Oğlu" (Filius Dei) ilan ettiği o devasa dogmatik kurguya karşı; Kur'an'ın "Meryem'in Oğlu" (İbni Meryem) tamlamasını şaşmaz bir sıfat olarak kullanarak, İsa'nın kaynağını ilahi bir biyolojiye/enkarnasyona değil, bütünüyle dişil, beşeri ve fiziksel bir rahme (Meryem'e) sabitlediğini sarsıcı bir netlikle analiz eder.

        rasûlullâhi (رَسُولُ اللَّهِ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün "bir mesajla gönderilen elçi" manasına geldiğini belirtir. İsa'nın statüsünü tanrılık makamından indirerek, ontolojik aslına (Allah'ın elçisi olma şerefine) geri döndürür.

        ve kelimetuhû (وَكَلِمَتُهُ)

        İbn Fâris, k-l-m kökünün "kelime, söz, ifade ve etki bırakan nida" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hristiyan teolojisindeki "Logos" (Kelam) inancının Kur'an tarafından nasıl dönüştürüldüğünü tahlil eder; Hristiyanlar "Kelam bedenleşti ve İsa oldu" diyerek Kelam'ı (İsa'yı) ebedi bir tanrısal parça sayarken; Kur'an "kelimetuhû" ibaresiyle İsa'nın bizzat Allah'ın "Ol" (Kün) şeklindeki o yaratıcı ve tekil emrinin (sözünün) yeryüzündeki fiziksel bir tecellisi/sonucu olduğunu, sözün İsa'da ete kemiğe bürünmüş bir ilah değil, ilahi mucizenin bizzat "eseri" olduğunu detaylandırır.

        elkâhâ (أَلْقَاهَا)

        İbn Fâris, l-k-y kökünün "bir şeyi atmak, bırakmak, yöneltmek ve karşılaştırmak" manalarına geldiğini belirtir. O "Ol" kelimesinin (yaratılış emrinin) doğrudan Meryem'in rahmine ulaştırılmasını/yöneltilmesini niteler.

        ilâ (إِلَىٰ) meryeme (مَرْيَمَ)

        "Meryem'e (doğru)."

        ve rûhun (وَرُوحٌ)

        İbn Fâris, r-v-h kökünün "nefes, rüzgar, soluk, canlılık ve ruh" anlamlarına geldiğini belirtir.

        minhu (مِنْهُ)

        "O'ndan (Allah'tan)." Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "O'ndan bir ruh" (rûhun minhu) tamlamasının edebi ve teolojik estetiğini inceler; buradaki "O'ndan" ifadesinin (min-i teb'îziyye/parça bildiren bir edat olmadığını), tıpkı "O'ndan bir rahmet, O'ndan bir lütuf" derken kullanıldığı gibi, ruhun kaynağını (ilahi yaratıcılığı) bildiren bir (min-i ibtidâiyye) olduğunu; İsa'nın Allah'ın zatından kopmuş ontolojik bir parça/tanrı değil, bizzat O'nun nefesiyle/emriyle şereflendirilmiş özel bir hayat ve mucize taşıyıcısı olduğunu sarsıcı bir rasyonaliteyle vurgular.

        fe âminû (فَآمِنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "güvenmek, tasdik etmek ve teslim olmak" manalarına geldiğini belirtir. Bu kadar açık bir teolojik düzeltmeden sonra "Öyleyse tereddütsüz iman edin" emridir.

        billâhi (بِاللَّهِ) ve rusulihî (وَرُسُلِهِ)

        "Allah'a ve O'nun elçilerine." Yaratıcı'yı tek (tevhid), İsa'yı ise sıradan bir elçi (rusul) olarak kabul etme zorunluluğudur.

        ve lâ tekûlû (وَلَا تَقُولُوا)

        Tekrar k-v-l kökünden gelen mutlak bir yasaklamadır: "Sakın söylemeyin / İddia etmeyin."

        selâsetun (ثَلَاثَةٌ)

        İbn Fâris, s-l-s kökünün sayısal olarak "üç" manasına geldiğini belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ dogmaları bağlamında "Üç demeyin" (lâ tekûlû selâseh) fermanını analiz eder; Kur'an'ın burada doğrudan doğruya 4. yüzyılda İznik ve İstanbul konsillerinde şekillenen ve Hristiyanlığın omurgası haline gelen o "Teslis" (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) doktrinini, ontolojik ve matematiksel bir saçmalık olarak paramparça ettiğini, ilahi bütünlüğün (tevhidin) felsefi bir şirkle (trinity) kirlenmesine mutlak bir red çektiğini detaylandırır.

        intehû (انْتَهُوا)

        İbn Fâris, n-h-y kökünün "bir şeyin son bulması, dibe vurması, tamamen vazgeçmek ve bitirmek" manalarına geldiğini belirtir. "Vazgeçin, bu teslis iddiasına derhal son verin" şeklinde yankılanan devasa bir ilahi uyarıdır.

        hayran (خَيْرًا) lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris, h-y-r kökünün "mutlak fayda ve iyilik" manalarına geldiğini kaydeder. O şirk dogmasından (teslisten) vazgeçmenin kendi varoluşsal "hayırlarına/kurtuluşlarına" olacağını bildirir.

        innemallâhu (إِنَّمَا اللَّهُ)

        Hasr (sınırlama) edatıyla Yaratıcı'nın ismi birleşerek, "Allah, kendisinden başka hiçbir ihtimalin, ortağın veya yoruma açık parçanın olmadığı mutlak tek güçtür" manasını mühürler.

        ilâhun (إِلَٰهٌ) vâhidun (وَاحِدٌ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün "kulluk edilen/tapılan", v-h-d kökünün ise "bölünemez, parçalanamaz ve çoğalamaz mutlak tek" anlamlarına geldiğini belirtir. Teslisin (üçlemenin) teolojik panzehiri olarak "Tek Tanrı" (monoteizm) kavramının en saf formudur.

        subhânehu (سُبْحَانَهُ)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün "suda yüzmek, hızla akıp gitmek, her türlü kirden, noksanlıktan ve beşeri sıfattan bütünüyle uzak ve yüce olmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "subhân" kavramının; Allah'ın zatını, insanların O'na yakıştırdığı biyolojik, fiziksel veya felsefi eksikliklerden (baba olmak gibi) mutlak bir "tenzih/arındırma" iradesi olduğunu açıklar.

        en yekûne (أَنْ يَكُونَ) lehû (لَهُ) veledun (وَلَدٌ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün "doğurmak, üremek, biyolojik çocuk ve nesil" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "O'nun bir çocuğu/oğlu olmasından (münezzehtir)" vurgusunu teolojik ontoloji ekseninde tahlil eder; üremek, çoğalmak veya kendinden bir parça doğurmak (veled) ölümlü, eksik ve fani varlıkların (biyolojinin) kanunudur; Mutlak Aşkınlık sahibi olan Yaratıcı'nın böyle fiziksel/beşeri bir üreme mekanizmasına (enkarnasyona) indirgenmesinin, sadece bir teolojik hata değil, aynı zamanda Allah'ın o devasa "kudretine ve mükemmelliğine" yapılmış feci bir hakaret olduğunu sarsıcı bir netlikle detaylandırır.

        lehû (لَهُ) mâ fîs semâvâti (مَا فِي السَّمَاوَاتِ) ve mâ fîl ardı (وَمَا فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, s-m-v (yükseklik/gökler) ve e-r-d (yeryüzü) köklerini belirtir. Evrenin varoluşsal mülkiyeti mühürlenerek; göklerde ve yerde ne varsa hepsinin O'nun kulu ve mülkü olduğu, dolayısıyla Allah'ın mülkü olan bir şeyin (İsa'nın) O'nun "oğlu" olamayacağı rasyonalitesi kurulur.

        ve kefâ (وَكَفَىٰ) billâhi (بِاللَّهِ)

        İbn Fâris, k-f-y kökünün "yetmek, açığı kapatmak ve başka hiçbir şeye/yardımcıya ihtiyaç bırakmamak" manalarına geldiğini belirtir.

        vekîlâ (وَكِيلًا)

        İbn Fâris, v-k-l kökünün "bir işi üstlenmek, güvenmek, idare etmek ve mutlak koruyucu" anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki "Vekil olarak Allah yeter" ibaresini sarsıcı bir din felsefesiyle tahlil eder; Hristiyan dogmasının, dünyayı kurtarmak veya günahları bağışlamak için Tanrı'nın "Oğlunun" kurban edilmesine (kefarete) ihtiyaç duyduğu kurgusunu Kur'an bütünüyle yıkar; yeryüzünü idare etmek, günahları affetmek veya insanı kurtarmak için aracı bir ilaha/oğula kesinlikle ihtiyaç olmadığını, Allah'ın mutlak ve doğrudan "Vekil" sıfatıyla varoluşun o devasa yükünü ve kurtuluş iradesini bizzat tek başına, kusursuzca karşıladığını teolojik bir şaheser olarak mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X