Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 92. Ayet

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne limu/minin en yaktule mu/minen illâ ḣata-â(en)(c) vemen katele mu/minen ḣataen fetehrîru rakabetin mu/minetin vediyetun musellemetun ilâ ehlihi illâ en yassaddekû(c) fe-in kâne min kavmin ‘aduvvin lekum vehuve mu/minun fetehrîru rakabetin mu/mine(tin)(s) ve-in kâne min kavmin beynekum vebeynehum mîśâkun fediyetun musellemetun ilâ ehlihi vetehrîru rakabetin mu/mine(tin)(s) femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi’ayni tevbeten mina(A)llâh(i)(k) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.

      Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Yani, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yani, bir mümin bir mümini haksız yere kasten öldüremez, ancak elinde olmaksızın hata yoluyla müstesna.

      Denildi ki ayette yer alan "illa" (إلا) kelimesi vav harfi yerindedir. Sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bir müminin kasten ve de hata yoluyla mümini öldürme hakkı yoktur". Böyle bir yorum sözlük yönünden caizdir. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Hata yoluyla öldürme dışında, bir müminin başka birini kasten öldürme fiili kendi halinde bırakılamaz, ama hata yoluyla vuku bulmuşsa ceza olarak öldürülemez. Denildi ki hata yoluyla olan müstesna, hiçbir müminin adam öldürmesi cezasız bırakılamaz. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Adam öldürmenin hükmü zikrettiğimiz kısas ve diğer adıyla "kaved"dir (قود) veya benzeri bir ifade. Öldürmenin hükmü, zikrettiğimiz gibi, kısas türünden cezadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin başlangıcı şöyledir: Bir müminin bir mümini öldürme hakkı yoktur. Bu hüküm daha önce Kur'an'daki birkaç ayette açıklanmıştır, mesela şu beyanlar gibi: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı"; "Tevrat'ta İsrailoğulları'na, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... diye yazdık"; "Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik" ve diğer ayetlerde olduğu gibi. Ancak "illa hataen" (إلا خطأ) yani hata ile öldürmek (إلا خطأ) bundan müstesnadır, çünkü onunla ilgili hüküm sadece bu ayette yer almaktadır. Denildi ki "bir müminin bir mümini" hata olması dışında hiçbir şekilde öldürme hakkı yoktur; hata yoluyla öldürürse Kur'an'daki cezaya çarptırılır. Bu, bizim söylediğimize yakın bir açıklamadır.

      Şimdi, bize göre hata iki şekilde olur: Kasıt ve yönelme hatası, bir de dini belirleme hatası. Kasıt hatası, bir kimseyi öldürmeyi kasdettiği halde başkasına isabet ettirmektir. Din hatası ise daha önce bir kimseyi müşrik, kafir bildiği için kanı helal diyerek öldürmektir, oysa öldürülen şimdi müslümandı.

      Şöyle bir soru sorulursa: Hata yoluyla öldürmeden dolayı katile kefaret cezası nasıl lazım gelir, oysa ki Yüce Allah, onu sorumlu tutmayacağını ve zorlukla karşılaşmayacağını beyan etmiştir: "Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar". Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz" ve diğer ayetler.

      Buna şu cevap verilir: Her ne kadar kasıt olmasa da buradaki fiil günah özelliği taşıyan bir fiildir. Cenabı Hak'kın gerekli kıldığı ceza günah bir fiilin cezasıdır. İkincisi, yanılma ve gaflet durumunda Allah Teala'nın, bizi adam öldürmemeyi ve kötü bir fiil işlemeyi terketmekle yükümlü kılabilir. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Eğer unutmuş yahut hata etmişsek bizi cezalandırma". Hata, doğrunun zıddıdır. Bir şeyin doğrusunu talep edip zıddını yasaklamamak caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Dünyadan nasibini unutma".

      Şimdi, hata yoluyla adam öldürene mümin bir köle azat etmeyi vacip kılan sebep ve hikmet konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki kendisine ibadet etmesi için yarattığı bir canı yok etmesi sebebiyle, onun yerine, öldürdüğü kimsenin ibadetini yerine getirecek mümin bir canlıyı gerekli kılmıştır. Fakat tevil bu olursa, hata yoluyla öldürmede, vacip olan köle azadının kasten öldürmede de vacip olması gerekirdi, çünkü o anlam bunda da vardır. Fakat Allah Teala bu mana olmaksızın mümin köleyi azat etmeyi gerekli kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Katile yönelik sert bir mukabele meyanında, madem ki o, yok edilmesi haram kılınmış bir canlıyı yok etmiş, mislini tekrar etmemesi için ona izin vermemiştir. Allah Teala'nın dilediği kimseye, dilediği şeyi, dilediği sebeple gerekli kılması tabii fiili olup, bunun için "niçin, nasıl ve nerede" demek mümkün değildir. İkinci olarak Cenab-ı Hak, katile mümin bir kadın köleyi azat etmesini gerekli kılmıştır, çünkü o, Allah'a ait mümin bir canlıyı ortadan kaldırmıştır, Allah Teala da buna mukabil katile, denk bir mümin kadını azat etmesini vecip kılmıştır.

      Bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olmaz. Bu ayetin tevilinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir müminin hakkı yoktur; bazıları gizli bir kelime ilavesiyle şöyle tevil ediyor: Hata ile olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi kendisine "terkedilmiş" değildir. "Terkedilmiş" (metruk) kelimesi iki şekilde yorumlanabilir: Biri, Ebu Bekir el-Esam'ın söylediği şu sözdür: Yani hata ile öldürme dışındaki kısas ona bırakılmış değildir. Fakat bu terk edilme olduğu için affedilmemeyi gerektirir. Halbuki bilindiği üzere af teşvik edilen bir şeydir. Hatta Resulullah (s.a.) öldürülen bir kimsenin velisini affetmeye çağırdı, sonra diyet almaya, adam bunu da kabul etmeyince kısas konusunda ona izin verdi. Yüce Allah'ın şu ayetleri de buna işaret etmektedir: "Her kime ... "; "Tevrat'ta İsrailoğulları'na yazdık ... Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefarettir". Ancak "ve ma kane bi-metrükin" (وما كان بمتروك) "Ona terkedilmiş değildir" sözünde vücub manasına dönülürse bu müstesnadır, yani maktulün velisinden, hata ile öldüren dışında, kısasın vacip kılınması kaldırılmaz, çünkü hata ile öldüren üzerinde kısas hakkı yoktur. İkincisi, kısas kendisine terkedilmiş olan kimse için, kardeşine yaptığı işin kötülüğü, Allah'ın sınırlarını aşması ve öldürülenin velisine yardımda bulunmayı saptırdığı için ayıplama ve azarlama terk edilmiş değildir. Çünkü Cenab-ı Hak, "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur" diye buyurmuştur. Böyle bir olayın vuku bulması halinde herkese düşen görev, batıla karşı çıkmaları ve maktulün velisine yardım etmeleridir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak öldürme fiili hata ile olursa, zikrettiğim şeylerden hiçbiriyle onu karşılayamazlar, ancak katil için şefaatte bulunur ve onun, mükellef olduğu ödemeye yardım ederler. İşte bunun içindir ki -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah Teala diyet tazminatını ülfeti devam ettirecek, aradaki kin uzaklaştıracak ve musibetten dolayı çekilen acıları topluca paylaşmaya götürecek bir konumda meşrulaştırmıştır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin tevilinde şöyle diyenler de vardır: Bir müminin hakkı yoktur, yani Allah'ın haram kılması, aralarında din kardeşliğinin bulunması, öz kardeşi konumu taşıması, öyle ki birinin acısından diğerinin acı duyması, eziyetinden eziyet çeken kendi cinsi olması sebebiyle, bir mümine o işi yapmak haramdır. İnsanın yaratılışı, bunun gibi bir işten kendini engeller ve bundan nefret eder. Artık bundan sonra onun için öldürmek sözkonusu olamaz.

      Yanlışlıkla olması dışında. Bu konuda birkaç görüş ileri sürülmüştür: Birincisi, öldürmenin hata yoluyla vuku bulmasıdır. Bu durumda sözünü ettiğimiz kötüleme ve belirttiğimiz saldırı nitelernesi böylesine ulaşmaz. İkincisi, ifadenin, öldürme olayına ait hükmün açıklaması konumunda bir başlangıç cümlesi olmasıdır, şu anlamda: "Bir müminin bir mümini" elbette öldürme hakkı yoktur. Fakat hata yoluyla bir mümini öldüren kişi bir köle azat etmelidir, şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Orada (cennette) selam dışında boş sözler duymazlar", yani orada elbette faydasız sözler duymazlar, fakat işittikleri sözler selam sözleridir. Denildi ki Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Ancak eskiden kafir bildiği o kimsenin mümin olduğunu bilmezse o müstesna, bu durumda onu öldürmesi caizdir; tıpkı gece hücumunda; ayrıca geçmiş zamanda inkarları ortaya çıkmış ileri gelen kafirlerin öldürülmesi gibi, her ne kadar sonradan iman etmiş bulunsalar da. Bu takdirde ayetin manası şöyle olur: Mümini öldürmek müminlere haramdır, ancak özellikleri şöyle şöyle olan kimseler müstesna. Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yani, bir müminin buna asla hakkı yoktur, ancak hata yoluyla öldürürse müstesna. Bu durum, kendisi sebebiyle meydana gelen bir işi için şöyle denilen kimse gibi değildir: "Ona ait olsun veya olmasın". Ancak onu bizzat yapması müstesna. Çünkü bir fiilin gerçekliği irade ile vuku bulması ve irade ile ortaya çıkmasıdır. Hata yoluyla öldürme fiili ise irade ile gerçekleşmiyor ve iradeye bağlı olmuyor.

      Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi gerekir. Katil hakkında öldürmeyi zikrettiği vakit, mümin olmasını belirtmemiştir. Fakat iki şekilde buna dönüş ve işaret vardır. Birincisi, ayetin müminin yaptığı öldürmenin açıklanması hakkında olmasıdır. Böyle bir öldürme vuku bulunca hükmün ne olduğunun tefsiri bunun üzerine yapılmıştır. İkincisi, Allah tarafından tövbesinin kabulü için mealindeki beyandır. Köle azat etmek suretiyle tövbe etmek mümin için olur, başkası için değil. En doğrusunu Allah bilir. Köle azat etmek ibadetlerden olup dinin muhtevası içinde yer alır, onunla kafirin kastedilmesine ihtimal yoktur. Zikredilen oruç ifadesi de bunu kuvvetlendirmektedir. O da ancak imanla beraber olur.

      Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teala, köle azat etme Kur'an'da zikrederek imanı şart kılmış ve üç şekilde de onu desteklemiştir. Birincisi, öldürenler farklı olmakla beraber her öldürüleni zikrederek teyit etmiştir. Bunda şunun delili vardır ki mümin köleyi azat etmek hata yoluyla öldüren üzerine yüklenmiş dini bir yükümlülük olup ona saygı göstermesinin şuuruna ulaşmış bulunsun. Bu haramlık sebebiyle sözü edilen kimseleri öldürmekten sakınır, çünkü dini bunu kendisine yasaklamıştır, dolayısıyla onu öldürmekle dine yönelik saygısını yok etmiş olur. Allah Teala, bütün öldürülenlerin her bir türünde zikrettiğim hususları gerekli kılmıştır, çünkü bunların her biri dinindeki bir hakkı zayi etmeye yöneliktir. Bu sebepledir ki Allah tarafından tövbesinin kabulü için buyurulmuştur. Bu da iki şekle ayrılır.

      1) Tövbe olayının Allah'ın fiilinde gerçekleşmesi. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Biri, Cenab-ı Hak'kın onu cezalandırmaması, çünkü O, hatası sebebiyle onu cezalandırmamıştır. Dolayısıyla diyet, hatasından dolayı cezalandırmadığı için kulun bir şükrü konumunda bulunur. Böylece Allah'a nispetle tövbenin anlamı, hatası sebebiyle onu cezalandırmaması olur, yoksa bu sonucun köle azat etmekten ortaya çıkması değil. Köle azat etme, katili cezalandırmadığı için O'na yönelik bir şükürdür. Cenab-ı Hak'kın, katili cezalandırması caiz olmakla birlikte kulun bundan korunmak için gösterdiği samimi gayret neticesinden ceza yoluna gidilmez. Allah Teala, kulu mükellef kılmayıp hata yoluyla yaptığı bir iş sebebiyle cezalandırmaktan vazgeçince kendisine bunun için şükretmesini emreder. İkincisi, öldürme dışındaki hatalardan dolayı tövbe konumunda olmak üzere Allah Tealanın köle azat etmeyi kabul buyurmasıdır. Dolayısıyla Allah'ın kula emrettiği şeyi, onun herhangi bir şekilde yerine getirmesi, benzeri bir günahı affetmesi konumunda olur. Cenab-ı Hak hatalarından tövbe etme konumunda olmak üzere kulun bu davranışını kabul buyurur. Yahut da kul yapmaya muvaffak olunca, onun tövbesi Allah'a nispet edilir. Bu, Allah Teala'yı, başarıya ulaştırma veya günahları bağışlama anlamında "tevvab" (تواب) diye nitelernesi gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      2) Tövbe, kulun fiiline döner. Allah tarafından tövbenin kabulü için. Kulun, mümin bir köleyi azat etmesi suretiyle Allah'ın tövbesi, katil kulunun üzerine döner. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Biri, işin günah bir iş olmasıdır. Cenab-ı Hak'kın, bundan dolayı katili cezalandırması sözkonusudur, çünkü kendisini zorlayarak bu hatadan sakınması mümkündür. Bunun için "Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma" beyanıyla bizi kulluğa sevketmiştir. Durum böyle olunca kulun bu duası Allah'a yönelik bir tövbe olur, ta ki O, din konusuna benzer bir durumdan korunmuş olsun. Allah Teala'nın, kuluna tövbesinin ikincisi tecellisi, kulun dindarlığının kayba uğramasından onu korumasının Allah'a ait olmasıdır; bu da şeytanın unutturması, yahut kişinin aşırı gaflet ve benzeri durumlara maruz kalması ile meydana gelir. İkincisi, kul üzerine şeytanın unutturması veya gafletin galip gelmesi yahut benzer şeylerle sınanarak dinini zayi edecek hususlardan korumakla yükümlü olmasıdır. Mükellef bilmese de bunu, anılan şeylerle tamamlamak lazım gelir; çünkü saygı gösterilecek şeylerde bir açıdan noksanlığın vuku bulması, sahibine günah getirmez; eziyet çeken kimsede ve yanılma durumunda zikredildiği gibi, bir yönden sahibine gelecek bir günah yoktur. Kişi eksikliğin tamamlanması için bununla emredilir. Bu, ibadetin bilinmeyen sebeplerle bozulması gibidir. Eksiklik durumu da böyledir. Allah Teala'nın, bu tür imtihanları sebebiyle kulun O'na tövbe etmesi emredilir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla beraber, hata hükmünü taşıyan bir fiil öldürme konumuna girebilir, kişi bundan dolayı günahkar olur ve tövbe ile o günah zimmetinden çıkar. Yukarıdaki "tevbeten minellah" (توبة من الله) beyanı bu konumda bulunabilir. Buna, kasta benzer hata denilir.

      "Tevbeten minellah" (توبة من الله) beyanının, kulun fiiline yönelik kısmının ikincisi; dinde imanın şart kılınmasının delillerinden biri, insan hayatında din çerçevesine giren hususlarda kul tarafından bir eksikliğin meydana getirilmesi olgusudur, çünkü dindeki haramlık, açıkladığımız açıdan vuku bulmuştur. Duyularla algılanan ve eksikliğin meydana gelmesi halinde kefaretle düzeltilen ameli ibadetle insanın inanıp yerine getirmesini garanti eden, fakat bazı ihmaller taşıyan itikadi ibadet (itikadi kulluk) arasında fark yoktur. Bu sonuncu ibadette meydana gelecek kaybın sınırını ancak onu asılla mukayese edi eksikliğini fark eden bilir, onun da sınırına sadece sınırları koyan varlık vakıf olabilir. Bu noktada eksik ibadetin beyan edilmesi sözkonusudur, onsuz telafide bulunmak mümkün değildir. Cenab-ı Hak burada ihtiyatlı davranmayı gerekli kılmıştır. Hata ve kusurlar hakkındaki durum hep böyledir.

      Üçüncüsü, şart konumunda bulunan bir şeyin bağlayıcı durumda olacağı hakkında alimlerin ittifakıdır. Oruçta peşpeşe olma şartı da böyledir, hem onun için hem de önceki için bu anlam bulunmaktadır.

      Bazıları bu ittifakı diğer kefaretler için de asıl kabul etmiştir. Biz ise iki sebepten dolayı bunu yapmıyoruz: Biri, burada hakkında peşpeşe olma kaydı bulunmayan her şey için peşpeşe olma şartı konulmamıştır. İkincisi, biz daha önce, böyle bir asıl koyan herkesin, asıl olacak bir şeyin mahiyetini bildiğini zikretmiştik. Bilindiği üzere, ihtilaf hepsinde mevcuttur, bunun için bu gerekli olmamıştır. Ancak mutlak, mutlak olarak zikredilir, mukayyed de mukayyed olarak. Yüce Allah'ın nitelik ile hükmü her katil olayında zikretmiş olması da bunu teyit etmektedir. Şayet sınırı anlamanın düşünmekle gerçekleşme ihtimali bulunsaydı zikredilenin türüne ait hükmü anlatmak için zikretmeyi terketmek, türünün dışındakinde daha rahat anlaşılırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak, hükmü iki şey için açıklamıştır: Biri, bu konuda nassın beyanına baş vurmanın önemini belirtmek için. İkincisi, bu hükmün öldürülenin durumu için değil, dinde hakkın zayi edilmesinin oluşumuna dikkat çekmek içindir. Bu hususun, imanın şartı olması da mümkündür, çünkü katil, Allah'ın koyduğu sınırlardan birini aşmıştır, bu hususta imanını tazelemesi gerekiyordu. Bu sebeple Allah'a iman eden bu kişiye, bir köleyi azat etmesi emredilmiştir, ta ki iman konumunun gerektirdiği hakkı yerine getirsin. İşte bu sebeple inanmış bir canı serbest bırakmakla Allah'a şükretmesi emredilmiştir. Köle azat etmekte ise yaşatmak sözkonusudur. Zikredildiği üzere cezaların (had) değişik olması ve dini açıdan ceza olan hususlar farklı olduğundan, zıhar ve orucu bozma hakkında buna hükmedildiği gibi, tutmaktan aciz olunca yemek yemek de oruca kıyas edilmez. Şunu da belirtmek gerekir ki, zıharda kadına yönelik bir hak vardır, bu sebeple mali güce sahip oluncaya kadar yahut azat edecek bir köleye sahip oluncaya kadar kocanın tehir etmeye hakkı yoktur, burada ise durum böyle değildir. Orucu bozma konusuna gelince, Yüce Allah, bunların bir kısmında onun cezasını yemek yedirmekle belirlemiştir, şu ilahi beyanda görüldüğü üzere: "Oruç tutmakta zorlananlar...". Orucun sınırını aşmanın bedeli buna göredir, fakat adam öldürme işinde durum böyle değildir.

      Diyet aslında sadece bedene karşılık bir ceza olarak belirlenmemiştir, çünkü diyet bazan organlara bedenden daha çok yönelik olur. Diyet, bedene yönelik olarak uygulanınca, bedenin bir kısmını oluşturan organlardan hükmü düşer. Aynı zamanda diyet, suçu işleyenin dışındaki kimseler üzerine de vacip olur. Suçun tamamını işlemeyen kişiye, işlemiş gibi bir ceza verilemez, çünkü cezayı hafifletme yerine kökten yok etme ve insanları mahvolmaya sevketme sözkonusudur. Öldürülen açısından bedenin mali konumu değişir, fakat kısas ve kefaret açısından değişmez. Bu sebeple kısas ve kefaret ikilisinde müracaat edilecek şeyin, katillerin kendilerindeki durumlar olduğu ortaya çıkar. Şayet diyet, toplu haldeki katiller için vacip kılınmazsa insanları yaşatmanın faydası ortadan kalkar, çünkü varlık tek tek fertlerle kıymetlidir. Bu durumda yaşamak, kendisine en çok ihtiyaç duyulan durumlarda ortadan kalkardı. Şimdi, kefaret emri, mümini öldüren kişiye yönelik olunca Cenab-ı Hak diyet emrini de ona yöneltmiştir, şu beyanda olduğu gibi: Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi gereklidir. Yani zikrettiği şeyi azat etmesi, onun için cezadır, yahut O, mümin bir köleyi azat etmeyi o kimseye gerekli kılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de yer alan bütün emirler sebeplerin ardından gelir. Sonra bu beyana şunu eklemiştir: Ve onun ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Diyetin konumu, katile gerekli olmasıdır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden akrabanın diyet ödemesiyle ilgili olarak, günümüze kadar ümmetin de tevarüs ettiği haber, belki diğer ümmetlerin, hatta geçmiş peygamberlerde görünen ve kendilerine inanmış yahut inanmamış milletlerde ortaya çıkan akıle usulü ile diyet ödeme, yardımlaşma esasına göre yapılmıştı. Bunun içindir ki bizim alimlerimiz, akılesi, yani diyet (akıle) ödeyecek erkek akrabası olmayanlar hakkında şöyle demiştir: Diyet onların kendi mallarından vacip olur. Bu durumda delillere göre değil, belki sözlerinden anlaşılan zahire göre hükmedilir. Doğrusu da budur, çünkü kısası gerektiren öldürmede öldürenlerin kendileri telef olur, diyet de buna göredir. Bu konuda dayanılan ilke şudur: Kısasın anlamı makul olup Yüce Allah'ın Kur'an'da zikrettiği şu ayet onu güçlendirmektedir: "Kısasta sizin için hayat vardır". Bu ilahi beyanı, hayatı yok ediyor diye suçu üstlenenden başkasına çevirmenin bir anlamı yoktur. Kısas cezası akıl açısından da meşrudur, ta ki insanlar bunun etkisiyle adam öldürmekten vazgeçsin ve her şeyin en tatlısı olan "hayat" korunmuş olsun, çünkü bütün lezzetler hayat sayesinde hissedilebilir. Bu müeyyide sadece öldürülen kimsenin kendisine özgü bir hak olmayıp katlin ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bununla beraber öldürülenin kendisi kısastan yararlanmaz; aksine onun faydası, kısas edilme korkusuyla adam öldürmek isteyen kimsenin kendisine olan şefkatinden dolayı adam öldürmekten çekinerek şahsen hayatta kalmasıdır. Bu anlam ve fayda hiç bir şekilde diyette yoktur, zira diyet sadece vefattan sonra gerekli olur. Kanları koruma altına almak üzere, kan akıtmaktan doğan can kaybı, zillet ve düşmanlığın oluşması itibariyle diyet vacip olmaz, aksine bir yönden öldürme özrü bulunduğu bilinen kimseye vacip olur. Fakat Allah Teala, lütfu gereği birbiriyle ilgisi bulunanlara, hayatta iken lütfuyla yardım etmiş, birçok kavimden oluşmaları dolayısıyla şerefbahşetmiş ve dünyada üstünlük vermiştir. Var olma ve hayatta kalmanın benzeri eylemler sayesinde düşmana karşı savunmakla gerçekleşir, böylece benzeri olaylarda aklın başına gelen bela büyük olur. Özellikle hata sebebiyle yönetim altındakilere karşı yapılan muamelede karışıklığın zihne gelmesi yönünden bu durum gerçekleşir, halbuki bu haklı değildir. Bundan dolayı kargaşaya yol açan düşmanlık ve aralarında kötülüğü vuku bulmasından korkulur. Bu sebeple Allah Teala lütuf ve ihsanı sayesinde kendilerini hoş tutacak ve aralarında kötülük çıkmasından korkulan hususu teskin edecek olan diyet hükmünü getirdi. İnsanların nesi varsa, hepsini Allah vermekle birlikte, hiçbir nimet vermeden de onları başlangıçta imtihan etme hakkı vardır, nimetler verince onları imtihan etmeye ve diyet ödeme hükmünü vermeye daha fazla hak sahibidir. Öyle ki katilin canını onlara bağışlamakla kendileri için bir fayda ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında konu ile ilgili olarak zikrettiğim gibi Allah'ın yarattığı başka faydalar da vardır. Her ne kadar diyet tazminatının faydası öldürülen kişiye yönelik değilse ve -öldürüleceğini bilmemesi sebebiyle- o faydadan dünyada mahrum olsa da öldükten sonraki hayatı için bir azık olması sözkonusudur. Öldürmeye ilişkin olarak konulan diyet cezasında belirttiğim gibi lehine ve aleyhine olan kişiler hakkında kargaşanın bertaraf edilmesi ve iyilik hakkının yerine getirilmesi vardır.

      Burada malların yok edilmesindeki temel esas şudur: Elde tutulunca da, yok edilince de malların faydası özellikle sahiplerine döner. Canlarında lehinde olan husus, diyetin aşiretlerine ve ilgili kimselere dönmesidir. Bununla beraber mallar insanlara verilmiştir, böylece malı ödeyen kimse onu satın almış gibi olur. Her satın alınan mal karşı tarafa teslim edilmekle kendisi çıkmış olur. Cinayet suçu işlemeyen kimsenin sakıt olan bir diyeti ödemesi muhtemel değildir, teslim akdi sebebiyle diyeti ödese bile. Canlara karşı işlenmiş cinayetlerin durumu böyle değildir. Dolayısıyla dinen diyeti üstlenenlerin dışındaki kişilere diyet ödeme yükümlülüğünün konulması caizdir. Zira diyetin teslim edilmemesi halinde bedelinin ödenmesi gerekir.

      Şu da bilinmelidir ki hata yoluyla adam öldürmek iki şekilde vuku bulur: Biri, dini yönünden öldürülmüş olur; önceden kafir bildiği veya kendisinde kafir görüntüsü bulunduğu için. Diğeri, kişi başkasına atış yaparken ona isabet ettirmesidir. Her iki hatada da hüküm aynıdır. Üçüncüsü -ki o ayetin gerektirmediği öldürmedir- döverek bir kişiyi öldürmektir. Bu tür hata bazan din hakkında hataya düşünce, yahut kasten olunca veya nefiste hata olunca hepsi birlikte olur.

      Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet. Öldürülenin ailesine teslim edilendir. En doğrusunu Allah bilir ya, Ölenin ailesine teslim edilecek mealindeki ilahi beyan, teslim etmeye teşvik, şer ve fesadın çıkmasından korkulan ihtilaf ve zorlukları ortadan kaldırmayı önlemeye yönelik benzeri bir ödeme konumundadır. Cenab-ı Hak, hata ile öldürmede böyle bir bedel koymuştur. O'nun şu beyanı da bunun konumundadır: "Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir". Daha önce biz, diyeti kimlerin teslim edeceğini açıklamıştık. Yüce Allah öldürülenin ehline teslim etmeyi emretmiş, fakat ehlinin kimler olduğunu açıklamamıştır. Selef alimlerinin görüşleri, ehlinin varislerinden ibaret olduğu hususunda birleşmektedir. Bu konuda dayanılan ilke şudur: Diyet öldürülen kimsenin can bedeli olarak meşru kılınmıştır, dolayısıyla ölenin terikesi konumundadır. Buna göre ölenin vasiyetleri olsa yahut üzerinde borç bulunsa diyet malından bunlar yerine getirilir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın şu beyanına benzemiştir: "Erkekler için ölenin bıraktığı mallardan pay vardır". Bu ayetlerde yer alan vasiyet ve borçlar ödendikten sonra mirastan pay alacakların açıklaması vardır. O paylar mirasçılara aittir, dolayısıyla vefatından sonra mirasından yararlanan aile fertlerine intikal eder. Zaten hayatta iken de ailenin niteliği böyledir. Miras, ölü ile ve onun menfaatleri ile ilişkili olan kişilere döner. Şu da var ki, "ehl" (أهل) kelimesi her konumda zevce için kullanılması imkansız değildir. Bu sebeple zevcenin de (diyetten) kendilerine miras intikal edenler arasına girmesi gereklidir, diğer varisler ondan daha çok hak sahibidir. Aslında benzer bir konuda Eşyem ed-Dıbabi'nin mirasçı kılınması konusunda merfu' bir haber rivayet edilmiş ve Hz. Ömer, sahabenin huzurunda onunla amel etmiştir. Miras velayeti dışındaki velayetlere sahip olanlar, miras velayetine daha güçlü bir konumda sahiptir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Bu beyanda diyetten istisna yapılmıştır, çünkü kimsenin azat etme hakkı yoktur ki bağışlamaya ihtimali olsun. Bu, Cenab-ı Hak'kın şu buyruğuna benzemektedir: "Kim kısası bağışlarsa o kendisi için kefarettir". Burada bağışlamayı zikretmek, Allah Teala'nın "Bağış yapmanız sizin için çok hayırlıdır" beyanındaki alacaklarda teşvik edilmesine bağlıdır. Bu meselede aslolan şudur: Bilindiği üzere bağış yapma ihtiyaç sahiplerine yönelik olur. İnsan aklı bağış yapmayı kural olarak zenginlere özgü kılar. Şunu da belirtmek gerekir ki bağış yapma (sadaka, tasadduk) ikiye ayrılır. Birincisi, ayet katili konu edinmiştir. Her bir katilin diyetin tamamını ödemesi zor bir şeydir, dolayısıyla teşvik buna yönelik olmuştur. İkincisi, bilindiği üzere borçlarda ve sadakalarda yapılan bağışların dünyada bir karışıklığı yoktur. Bazan bilinmeyen kimselere teşekkür yapılabilir. Böylece onların yaptıkları bu iş, karşılık beklemeden sadece Allah rızası için olur. Esasen ona bu sebeple sadaka denilmiştir, çünkü o, Allah rızası için yapılan iyiliğin adıdır. Bu konuda şunu söylemek de mümkündür. Diyet ödemesinde zekat ı farz kılan zenginlik şart değildir. Bu türün dışındaki zenginlik, sahiplerini sadakayı yüklenme sorumluluğundan dışarı çıkarmaz, belki divan üyeleri üzerine yükletilir. Onlar, aldıkları bağışlar (belki maaşlar) sebebiyle mal sahibi olan kimselerdir. Mülkiyetine geçtikten ve zenginlik şartlarının tamamlanmasından sonra değil, maaşın çıkma vaktinde alınır. Bunda istisnayı, sözün öncesine değil, sözü takib eden cümleye döndürmek sözkonusudur. İstisnayı sadece bir kısmına hamletmek, hükmü anlamanın mevkiinin, hikmetin gerektirdiği şey olduğunun bilinmesi içindir, dilin hakkının vardığı husus için değil. En doğrusunu Allah bilir.

      Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lazımdır. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Adamın kendisi mümin olur, fakat kafir olan kavmi ile savaşta bulunur ve kendisini bir müslüman öldürürse öldürene diyet vacip olmaz, sadece mümin köle azat etmesi gerekir. Yine İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Adam müslüman olurdu, sonra da kavmine gider onlarla beraber ikamet ederdi. Ardından İslam ordusu onların yanından geçer, bu esnada öldürülen öldürülürdü. Bu sebeple Yüce Allah Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lazımdır mealindeki ayeti indirmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Daru'l-harp'te ikamet eden bir müminin adamları bize düşmanken onun için diyet tazminatı ödemek nasıl vacip olur; biz onların mallarını ganimet olarak elde ettiğimiz halde onlara diyet nasıl veririz!

      Şayet diyeti hak eden kişi hayatta ise ve Beytü'l-malda hakkı varsa caizdir. Fakat kafir ülkesinde ikamet eden müslümanın beytül-malda hakkı yoktur. Çünkü bizim hükmümüz onun ülkesinde geçerli olmaz, dolayısıyla Beytü'l-mal, onun diyetine nasıl hak sahibi olur? Bir de şu var: Kafirlerin ülkesindeki müslüman, İslamiyet sebebiyle kendini ve malını korumuş olamaz; çünkü savaş ülkesi, kanların ve malların korunduğu bir ülke değildir. Durum böyle olunca, orada canın ve malların bir bedeli yoktur, bu sebeple de diyet vacip olmaz. Görmez misin ki bir kimse o müslümanın malını yok etse bedelinin ödemeliiğine hükmedilemez, buna bağlı olarak canına yönelik bedel de ödenmez, çünkü İslam ülkesinde ikisinin okunulmazlığı eşittir.

      Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lazımdır. Bu ilahi beyanın tevili hakkında -diyet lazım gelmediği konusunda ittifak bulunmakla birlikte- farklı görüşler ileri sürülmüştür. Fakat ihtilaf, diyeti kimlerin ödeyeceği hakkındadır. Bu konuda üç görüş vardır. Biri şudur: Bu, yağmalamak sebebiyle öldürülen kişi hakkındadır. Mesela; düşman ülkesi halkını yağmalarken onlar arasında bir müslümanın bulunmasıdır. Yağmalamak mubah kılındığı için bu şekilde öldürülen müslüman için diyet yoktur. Buna göre iki şey yapmak gerekir: Biri, bu olayda kefaret ödemenin diyet ödemekten daha uygun olmasıdır. İbadet ve Allah'a yaklaşma anlamında kefaretin, Allah hakkı olduğu yerde, mubah kılmak Allah tarafından vaki olunca kefaret, düşme noktasında kul hakkı olan diyetten daha uygundur. Fakat mubah kılma hakkına sahip olandan gelmemiştir. Kefaret vacip olunca, diyetin vacip kılınması daha layık bir konuma girer. Fakat diyet vacip olmayınca durumun onların takdir ettikleri gibi olmadığı ortaya çıkmıştır.

      İkincisi, öyle olduğu farz edilse, o bize düşman olan yahut olmayan bir kavimden olabilir, bunların ikisi de yağmalama bakımından eşittir. Belki yağmalama mubah olunca, onların içinde şayet müslüman varsa diyet ve kefaret türünden can hakkı yok olur. Müminleri kalkan olarak kullanan bir kavim hakkındaki cevap da böyledir, onlara ok atmak mubah kılınınca diyet ve kefaret eşit olur. Buna göre can dışında kısas alacağı olan kimse, kısası uygularken adam ölse bunun için kefaret yoktur. Fakat diyet hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun yanında eli kalem tutmayan (baliğ olmayan) kimse birini öldürürse hüküm buna göredir. Diyetsiz vacip olmadaki, diyetin icab noktasından kefaretten daha layık olmasını gerektirir. Kefaret gereklilik kazanmayınca diyet ödemenin zannettikleri gibi olmadığı ortaya çıkar.

      İkinci görüş, alimler, savaşan gruptan birinin öldürülmesinden dolayı diyetin vacip olmadığını, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir kavimden mümin bir kimse ise ... anlamındaki bu ilahi beyana dayanarak kabul ettiler. Ailesine teslim edilecek bir diyet manasındaki ilahi beyan da bunu desteklemektedir. Aslında onun ailesi düşmandır, onlara diyetin verilme ihtimali yoktur, çünkü bizim onların mallarını alma hakkımız bulunmaktadır, dolayısıyla o diyet de sonuç itibarıyla bizim olacaktır. Kefarete gelince o, kul ile Allah arasındaki bir şey olup onu yerine getirmek gerekir, bu işte günah anlamı kastedilirse tövbe ve kefaret konumunda bulunur. Bu anlattıklarımıza iki şey dahildir: Biri, varisi bulunmayıp İslam ülkesinden olan ve İslam ülkesindekilerden biri tarafından öldürülen herkesten diyeti iptal etmektir, zira onun ailesi yoktur. Ailesi olmamak, ailesi olmaktan daha çok vuku bulur, aynı zamanda onlar kendisine düşmandır. Şimdi, onu öldüren ile öldürenin kavmi Beytü'l-male borçlandırılır. Eğer diyet vacip olsaydı, önceki de bunun gibi olurdu. Fakat bunun için vacip olmamıştır, çünkü sayıca onlardan daha çok olanlara diyetin vacip olduğu görüşündeyiz. Nitekim kendisi mümin olup kavmi anlaşmalı yahut kafir olup kavmi anlaşmalı olanlara da gerekli olması, bu hususu desteklemiştir. Aslında düşmanlık anlaşmayı bozmuyor. İkinci yorum şudur: Müslüman ile küfür ehli arasında irsiyet ilişkisi yoktur ki onlara yönelik olması ile diyet ortadan kalksın. İslam'ı benimsemek yoluyla miras müslümanlara intikal eder. Bıraktığı bütün miras da buna göredir. Şu halde, onun bundan dolayı gerekli kılınmadığı ortaya çıkmıştır.

      Üçüncü görüş, tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerime "daru'l-harp"te müslüman olup bize katılmayan kişi hakkındadır. Bu kişiyi bir mümin hata yoluyla onu öldürürse diyet ödemeyip bir köle azat eder. Dolayısıyla anlamı size düşman olan bir kavimden, yani görünürde katile göre bir kavimdendir ki o kavim henüz düşmanlık göstermekten vazgeçmemişlerdir. Şimdi, sözü edilen kişinin hata yoluyla öldürülmesi iki yönden olur: Biri, öldürülenin kafir olduğu bilinen ve görünürde bulunduğundan başka bir dini duruma intikal ettiği açığa çıkmayan, İslam ülkesine çıkmasıyla veya simasıyla ortaya çıkmayan kimsedir. Bunun benzeri hakkında şu ayet inmiştir: "Sizi selamla karşılayan kimseye mümin değilsin demeyin". Allah Teala onların böyle olduklarını, dinlerini gizlediklerini haber vermiş, nihayet mümin olduklarını açıklayarak kendilerine lütuta bulunmuştur. Bu konum onlar arasında iman öncesi durumuna girer. Ancak savaş ülkesine aman ile giren müslümanların durumu böyle değildir. Ancak hata yoluyla öldürüp diyet ödemesi gerekli hale gelen kişinin durumu buna benzemez.

      Hata yoluyla öldürme şekillerinin ikincisi, başkasına yönelik olarak attığı halde sözü edilen kişiye isabet etmesidir, tıpkı kendi memleketinde olabileceği şekilde. Açıkladığım gibi, yapılan iş üzerinde hata vaki olduğu için onun diyet ödemesi gerekmez. Böyle öldürülen kişinin canı için bedel konulmasına ihtimal yoktur. Bu meselede aslolan, savaş alanının öldürme alanı olmasıdır. Savaşta kan akıtmak ve malı yok etmek vardır; daru'l-harpte kan ve mal koruma altında olmaz, bu sebeple burada anlatılan öldürmeden dolayı bedel gerekmez. Bu ülke İslam ülkesi gibi değildir. Çünkü İslam ülkesi barış ve güven yeridir, orası kan ve malların korunduğu bir yer kılınmıştır. Şu var ki bizim ülkemize antlaşmalı olarak giren düşmanların canları, bize düşman olsalar da, öldürülmekten uzaktır, şayet hata yoluyla öldürülürse bedel ödemeyi gerektirir, çünkü bu şartla ülkemiz barış ve koruma ülkesidir. Daru'l-harp'te müslüman olup da İslam ülkesine çıkmayan, buradan eman ile müslüman olarak çıkana benzemez. Emanda birinci durumu korumanın gereği vardır. İlkinde bu yoktur (yani müslüman olup da İslam ülkesinden çıkmayanda). İki durumdan biri icabın başlangıcı hakkında, diğeri de vacip olduğu üzere kalması hakkındadır. Bu tip, usul açısından konum farklılığı ve aralarındaki ihtilaf bilinen bir şeydir. Kişinin memleketinden çıkmayıp hicreti terketmesinde dini bazı gereklilikler ortaya çıkar; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur". O hicret (Medine'ye hicret) neshedilmiştir. Her ne kadar Medine'ye hicret neshedilmiş olsa da İslam ülkesine hicret nesh edilmemiştir. Dolayısıyla bizim onlar üzerinde velayet hakkımız yoktur. Can bedeli hakkı, kendisinden sonra geride velileri ve aile fertleri kalan kimseler içindir, oysa bu, yok edilmiştir, bu sebeple de vacip olmamıştır. Bizim "Eğer kasten öldürülse kısas da diyet de vacip olmaz" sözümüz bu esasa dayanır. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik". Ama tartıştığımız hususu, velayet ortadan kaldırmıştır, bunun için yetki de batıl olmuştur, onun batıl olması ise bedelin batıl olmasıdır. Bununla birlikte haramlık ortaya çıktığı için kendisi ile Allah arasındaki hakkın baki olması mümkündür.

      Size düşman olan bir kavimden ise. Size düşman, size karşı düşmanlık gösteren demektir. Bunun delili, o kişi her ne kadar o ülkeye çıksa da orada bulunanlar onun kavmidir, fakat kendisi onların arasında değildir. Bu konum şuna benzer: Adam iman etmiş, fakat henüz ötekilerin arasında bulunmaktadır; böylesini öldürene herhangi bir ceza uygulanmaz. İslam ülkesine çıkınca ister dönsün, ister dönmesin onun hükmü bu ayetin çerçevesinin dışında kalır, böylesi durumuna uygun delilin hükmüne bağlı kalır, o da nazile (konuk) hükmüdür, ayetin hakkı onu gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bu ayetin tevili hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, öldürülen kişi kendileri ile aramızda antlaşması bulunan (muahed) kavimden biri olduğunu söylemiştir. Bazı alimlerimiz bu ayeti, sözleşmeli birinin, İslam ülkesinde öldürülmesinden dolayı ailesine teslim edilmek üzere, diyet ödemenin gerekliliği konusunda delil olarak ileri sürmüştür. Bu, müslümanın diyeti gibidir. Çünkü Allah Teala, her ikisi hakkında teslim edilen diyet diye buyurmuştur, aralarında fark konulmamıştır. İbn Abbas'tan da bu görüş rivayet olunmuştur. Ayetin başka hususlara da ihtimali vardır. Çünkü Cenab-ı Hak ayetin başında şöyle buyurmuştur: Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı yoktur... Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lazımdır kısmına kadar. Bunun şöyle bir anlama gelme ihtimali vardır: Eğer öldürülen kişi, kendiniz ile aralarında antlaşma bulunan bir kavimden ise Allah Teala, burada üçüncü öldürülende imanı tekrar zikretme yerine, ilk iki öldürülenlerde imanı zikretmekle yetinmiş, buna mukabil ikinci öldürülende "iman" kelimesini tekrarlama yerine birinci öldürülendeki imanı zikretmemiştir. Çünkü O, Bir müminin, hata dışında bir mümini öldürmeye hakkı yoktur, kim bir mümini hata ile öldürürse inanmış bir köle azat etmesi (ve ailesine teslim edeceği diyet ödemesi) gerekir, diye buyurup bunun üzerine ilavede bulunmasaydı o zaman her mümini öldürmeden dolayı diyet ödemeyi gerekli görürdük. Allah Teala'nın ikincisinde imanı zikretmesi, ikisini birbirinden ayırmak içindir. Ama ikincisinde imanı zikretmesi, üçüncüsünde zikretmeye ihtiyaç bırakmamıştır, çünkü ikinci ile üçüncü arasında fark yoktur. İşte sözkonusu ettiğimiz husus bu sebeple olmuştur. Hasan-ı Basri'den nakledilmiştir: Eğer öldürülen kimse, sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan [mümin] bir kavimden ise mealindeki ayet hakkında, "mümin" kelimesini eklediği rivayet edilmiştir. Öldürülenin müslüman olduğu görüşünde olanlar, Yüce Allah'ın: İnanmış bir köle azat etmektir anlamındaki beyanı delil olarak ileri sürmüştür, çünkü zimmeti olmayınca sulh anlaşmalı olan kimseyi öldürene kefaret gerekmez. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) Amr b. Ümeyye'nin öldürdüğü anlaşmalı iki kimse için fidye vermiştir. Resulullah'ın, onun için kefaret emrettiğine dair herhangi bir haber bize ulaşmamıştır. Şöyle deniliyor: Eğer öldürülen kimse, sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir kavimden ise beyanına göre kefaret güven verilmiş sulh anlaşmalı kafir kimseyi öldüren kimseye vaciptir. Yine şöyle demiştir: Öldürülenin anlaşmalı bir kafir olduğunu gösteren delillerden biri de şudur: Şayet bu kimse müslüman olsaydı, sulh anlaşmalı olan ailesi için diyet alma hakkı doğmazdı, çünkü onlar kendisine varis olamazlar; ancak barış anlaşmalı kişi olunca kendisine varis olurlardı. Bu, alimlerimizin, sulh anlaşması yapılmış kişiyi öldürene tam bir müslüman diyetinin gerekli olduğu yolundaki görüşlerini güçlendirmektedir. Hz. Peygamber'den (s.a.), bir zimmi için müslüman diyeti ödemeye hükmettiği rivayet edilmiştir. Amr b. Ümeyye hadisi de şöyledir: "Kendisi bir yolda yürürken Beni Amir kabilesinden iki adam yönelerek, gölgelenmekte olduğu yere indiler. Bu ikisinde Hz. Peygamber (s.a.) tarafından verilmiş sulh anlaşması vardı, fakat Amr bundan habersiz olup sadece Amiroğulları'ndan olduklarını biliyordu. Bu iki kişi uyuyunca, Amr ikisini de öldürmüştü. Bununla Beni Amir'den intikam aldığını sanıyordu. Amr Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme gelince şöyle dedi: "Sen iki kişi öldürdün, onların diyetini ödeyeceğim". Bunun üzerine Resulullah (s.a.) onların diyetlerini ödemiştir. Bilindiği üzere diyet belirlenmemiş olmakla birlikte tamdı, çünkü Araplar, kendi diyetlerinin müslümanların diyetlerinden eksik olmasına rıza göstermiyorlardı. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Beni Amir kabilesine mensup sözkonusu iki kişinin diyetlerini hür ve müslüman iki kimsenin diyeti kadar yapmıştır. İbn Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ehl-i Kitab'ın diyeti müslümanın diyeti gibidir".

      Şöyle bir soru sorulabilir: İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yahudiyle Hıristiyan'ın diyeti 4.000 dirhem, Mecusi'nin diyeti 800 dirhemdir. Hz. Osman'dan da buna benzer bir söz nakledilmiştir. Bunun cevabı şudur: Bu rivayetin, Hz. Ömer'den nakledilen şu bilgiye dayanmış olması mümkündür: Hz. Ömer develeri değerlendirmiş ve sonucu 4.000 dirhem çıkmıştır, ikinci defa kıymetlendirmiş, bu defa 6.000 dirhem çıkmış ve 10.000 dirheme varıncaya kadar bunu yapmıştır. Mümkündür ki, Ömer (radıyallahu anh) develere ilk defa kıymet biçince 4.000 dirhem ortaya çıkmış, bu da Yahudilerin veya Hıristiyanların diyeti olmuştur. Ravi, Ömer'in bu kıymetlendirmeyi, Hıristiyan ve Yahudilerin diyeti bu kadar olduğu için 4.000 dirhem diyet tazminatını gerekli kıldığını sanmış, buna göre rivayet etmiştir. Bununla birlikte Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan diyetin 10.000 dirhem olduğu da nakledilmiştir. Yine rivayete göre Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) şöyle demişlerdir: Eman verilen gayr-ı müslimin diyeti hür bir müslümanın diyeti kadardır. Bu rivayet Ebu Bekir ile Ömer'in ilk görüşlerini zayıflatmaktadır. Yahut bunun istilahi olma ihtimali vardır.

      Şayet, Amr b. Şuayb'ın babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Kafirin diyeti müslümanın diyetinin yarısı kadardır", diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Her iki fırka da bu haberle amel etmeyi terk etmiştir. Çünkü 4.000 dirhem diyen onu benimseyememiştir, zira 4.000 dirhem onun görüşüne göre müslümanın diyetinin üçte biridir, zaten müslümanın diyeti ona göre 12.000 dirhemdir. 10.000 dirhem diyen de bu haberi benimsememiştir, dolayısıyla iki fırka da bununla amel etmemişlerdir; sebebi de bu hadisin kendilerince sabit olmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da belirtmek gerekir ki müslümanın kafire bedel olarak öldürülmesi konusunda anlattığımız gibi, bunun vacip olduğuna işaret eden delil vardır. Müslümanın, zimmi sebebiyle öldürülmesi gerekli olunca, ikisinin diyetinin eşit olması da gerekli olur. Görmez misin ki ikisinin katilinin diyeti de eşittir.

      Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise. Bu ilahi beyanın tevili hakkında iki yönden görüş farklılığı vardır. Biri şudur: Ayet özel olarak müminler içindir. Fakat onlar üç kısımdır: Birincisi, imanı geliştirmek üzere olanlar, diğeri "daru'l-harp"te savaşanlardan iman etmek üzere olanlar, üçüncüsü de "daru'l-ahd"de antlaşmalı olanlardan iman etmek üzere olanlardır.

      Ayetin iki yönünden diğeri, kanını iman ile yahut iman ve ülke ile veya ahit sebebiyle koruma altına alan müminlerden biri, hata yoluyla öldürülünce, kendisi hakkında oluşan hakların açıklanmasıdır. Bu durumda önceki paragrafta yer alan ilahi beyanın içermediği, fakat öldürülmesi yasaklanan birçok kişi, sözü edilen ayetin verdiği haklardan mahrum kalır, mesela savaşanların kadınları ve çocukları gibi. Dolayısıyla, "daru'l-harb"de kanları korunmuş olmaması sebebiyle diyet gerekmez, antlaşmanın ortadan kalkması sebebiyle de onları öldürmesek de kefaret vacip olmaz. Şayet ayetin tevili bu ise ayette, yine mümin olan maktulün tahsis edilmesi sözkonusudur ki ondan dolayı diyet yoktur. Ayete yönelik bu icma anlayışına göre Allah Teala, eğer öldürülenleri hükümde birleştirmeyi kastetseydi durum şuna yönelik olurdu: Ya kefaretteki iman sıfatında olduğu gibi iş tamamına ulaştırılmak üzere yahut icaz ve tedricilik anlamına gelirdi; böylece fikir yürütme sadece bir maktule yönelik olurdu. Fakat iman tek maktul hakkında değil ikisi hakkında zikredilince, bunları birbirinden ayırmak üzere imanın zikredilmiş olduğu ortaya çıkar. Orucun konumu da bunu güçlendirmektedir, şöyle ki o bir defa zikredilmekle birlikte hükmü tamamına şamildir. Aslında Cenab-ı Hak'kın, niteliğini açıkladığı diyetin konumu da aynıdır. Eğer ayetin tevili birincisi ise muahed hakkında, Resulullah'tan rivayet edilen şu hadis ile gerekli kılınmıştır: "Hz. Peygamber, eman ile ülkeye giren ve bu arada öldürülen Amir kabilesine mensup iki kişi hakkında müslüman ve hür iki kişinin diyetiyle hükmetmiştir. Bu söylediklerimizde şunun da açıklanması vardır ki diyet, öldürmekten sakındırmak için gerekli kılınmış değildir, çünkü diyet uygulaması çocuklar ve kadınlar hakkında mevcut olup vücub haline gelmemiştir, diyet anlaşmanın ürünüdür. Din ve öldürme yasağı hakkında esirlerle kadınların öldürülmesini ahit sebebiyle ayırmak konusunda ittifak olunca, müslümanların durumu da dinde ve öldürme yasağında ittifaka bağlı olur. Ancak sulh anlaşması ve ihraz sebebiyle birbirinden tefrik edilir.

      Yukarıda sözü edilen ikinci tevili, Yüce Allah'ın Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mealindeki ilahi beyan ikinci tevili kuvvetlendirmiştir. Şayet imanın zikredilmesi, düşman tarafından öldürülmüş olmayı gerektirmeseydi mümini zikretmeye ihtiyaç olmazdı. Ayetin başlangıcında yasak ve istisnanın birlikte kastedildiğinin açıklaması daha önce geçmiştir. Sözleşmeliler (muahed) hakkında iman zikredilmeyince, tabiatıyla terkedilmiş oldu. Şu husus da bunu takviye etmektedir: Şöyle ki iki türü zikretmek birini diğerinden ayırmaya işaret eder, çünkü bu hususta manada gereklilik konumu, beyanda da tamamına ulaştırma konumu yoktur. Hepsi hikmet noktasında sözü edilen iki tür üzerinde yer alır; işte bunun içindir ki ayınma intikal etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki görünürde hitap iki durumu kapsar: Biri haramlığı ihlal etme hakkında, diğeri de telaffuz edilenin ölçüsü hakkında ayınm yapmaksızın ıvaz konumundadır. Açıklama bunlardan biri için gelmiştir ki o da müminin diyetidir, dolayısıyla gereken açıklama ayette yapılmış gibidir. Bilinmektedir ki şayet böyle olsaydı hepsini içerirdi, fakat ayınma gelince o, müstesnadır. Nitekim orucun durumu ve tövbe hakkında zikredilmiştir. Tazminatın durumunu açıklamak üzere, onları ayrı ayrı zikretmek de bunun gibi hepsinde diyeti zikretmek tek bir sınır üzerinde bulunur. Bununla birlikte tam olarak yahut yeterli bir şekilde açıklama hakkına gelince olanlarda kefaretin durumu eşittir, işte birincisi de bunun gibidir.

      Şimdiye kadar anlattıklarımızı iki husus güçlendirmektedir. Biri, diyet bugünkü meblağı ile Cahiliye döneminde vardı, İslamiyet de bunu benimsemiştir. Belirli bir yemin olan kasamenin konumu da böyledir, küfür ehli nezdinde güvenli yerlerde mevcuttu, günümüzde de vardır. Yahut bilinen şey lazım gelir ki tersi ortaya çıksın. Bunun için -en doğrusunu Allah bilir ya- herkes tarafından bilinen bir konuda açıklama yapma gerekli görülmemiştir. Had gibi bölünebilen cezalarda kölelerle hür insanlar arasında, diyetlerde ise erkekler ile kadınlar arasında bölünebilen durumların hepsi bunu kuvvetlendirmektedir. Bu bölünme kafirler hakkında gereklidir; bütün ve yarım olan had cezaları da buna göredir.

      İkincisi, Hz. Peygamber'in Amiroğulları'ndan iki kişi hakkındaki haberidir. Bu konuda Hz. Ömer ile Hz. Ali'den rivayetler gelmiştir. Hz. Ömer'den rivayet edilen haber, deve kıymetinin dört bin dirheme ulaştığı bir dönemde idi. Bunu ileride zikredeceğiz.

      Bilmek gerekir ki aslolan şudur: Bedel, telef edilen şeyin karşılığıdır. İslamiyet ve küfür, dine ve mezheplere bağlı olan iki sistemdir. İnsanların kendileri için bedel olmak üzere herhangi bir ilave ve eksiklik yapma yetkisine sahip değillerdir. Çünkü diyet onlar sayesinde meşru kılınmayıp şeriatle sabit olmuştur; ayırmak ve bir araya getirmek ancak şeriatle bilinir. Her insanda faydalı şeyler ve diğerlerinde ayırım sabit olmayınca hepsini bir kümede toplamak gerekir ki ayırımın nasıl olacağı bilinmiş olsun. Hareket noktası şudur: Bedel menfaatlerle ilgili bir durumdur; kişinin veya başkasının elinden çıkan şeyin yerine gelir. Şu da var ki menfaatlere bağlı kılınan her şey, ondan istifade edecek kişiye sağlayacağı menfaat kadar önem taşır. Gayr-ı müslimler, dünya menfaatine önem verdikleri için o menfaati artırmaya daha layıktır, çünkü onların ahiretten nasibi yoktur. İmam Şafii şöyle zannetmiştir: Köle, kafir diye satılsa, sonra müşteri onu müslüman bulsa, bu (ticari) bir kusur olup köle geri verilir, dolayısıyla İslam onun kıymeti noktasında bir kusur olur. Buna bağlı olarak onlardan hür bir kimsenin, bizden hür olan bir kimsenin kıymetinden, az olmaz. Burada dinin yeri, zikrettiğim seviyesindedir. Bunu söylemek çirkin olmakla birlikte delil olarak da kabul edilemez. O bir uyarı konumundadır. Şafii'nin bu sözü ise ancak kendisini bağlayıcıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun". Cenab-ı Hak, burada onlara imamlarının dayandığı delile göre hitap etmiştir, buna göre kişi karşısındaki kişilerle tartışır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. İbrahim aleyhisselam fayda ve zarar vermeyen, işitmeyen ve görmeyenin varlıkların ilahlığını reddederek babasıyla tartışmıştır; her ne kadar bu tartışma, yok olduğu söylenen şeyi içerse ve ona nispet edilen kulluğu gerektirmese de.

      Öldürmek üç kısımdır: a) Kasten öldürmek. O da iki kısımdır, biri kasıtlı olarak maktülün canına kıymaktır. İkincisi, dinini kastederek bundan dolayı kişiyi öldürmesidir. b) Hata yoluyla öldürmektir. O da yine iki kısımdır: Birincisi, kasıt olmaksızın bir cinayet işlemektir. İkincisi, kasten öldürmek, fakat öldürmeyi gerektirecek bir dini benimsediğini zannederek. c) Kasıtla hata arasında bir öldürme şekli daha vardır ki ona "kasıt hatası" yahut "kasta benzer hata" adı verilmiştir. Bunun hükmü Kur'an naslarında açıklanmamıştır; aynı zamanda gerçeğini, gözle görür gibi bilme ihtimali de yoktur, çünkü insan gözü cinayeti sadece kasten veya hata yoluyla olduğu takdirde algılar. Binaenaleyh dini açıdan hükmü bilinen cinayet budur. Yüce Allah'ın, hata ve kasıt gerçeğinde tek bir şeriat koyma hakkı vardır, nitekim bütün işlerde şeriatinin durumu bunun üzerine bina edilmiştir. Bu konuda, diyetin vacip kılınması hakkında vaki olan rivayetin yanı sıra sahabenin de ittifakı gelmiştir, fakat bunlarda kefaretin adı yoktur. Hüküm bakımından hata ile öldürmeye eklenmesi ortaya çıkınca kefaretin durumu da ona kıyas edilmiştir.

      Bununla beraber meselenin tartışılacak bazı yönleri vardır. Biri şudur: Kasten öldürmede kefaret vardır, o da kısastır. Bu kısas, kasta benzer öldürmede kaldırılmıştır, diyet ise baba tarafından yakınlara gerekir. Şu halde hata yoluyla öldürmede zikredildiği gibi bunda da kefaret cezası mevcuttur.

      İkincisi, Cenab-ı Hak kefarette, Allah tarafından tövbesi diye buyurmuştur. Allah tarafından tövbe üç anlama gelir: Kulu, işinde başarılı kılmakla yahut hatasını (zellesini) affetmekle veya yaptığı işi ondan tövbe yapmasının ardından kabul etmekle. Bu üç durumdan hangisi olursa, onda Allah tarafından tövbe özelliği taşıyan bir mana vardır. Dolayısıyla bunda kasta yönelen hata niteliği vardır yahut kendisi sebebiyle sorumluluğun (külfet) oluşabileceği bir duruma yönelir, bu sebeple ondan vazgeçmek sözkonusu olur, zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Allah çok bağışlayıcı ve ziyadesiyle esirgeyicidir". Şayet bu hatadan tövbe ederse günah işlemiş bir konumda bulunmuştur. Bu durumda günah olan öldürme buna dahildir ve onun için hata hükmü vardır, o hükmü de hadis açıklıyor.

      Üçüncüsü, fetva ehlinin bunu benimseme noktasında ittifak etmesidir.

      Yine, dinine yönelik olarak kendisinde hata meydana gelen kimse aslında öldürülmesine kastedilen biri gibidir, böylesine kefaret gerekli olmuştur. Kendisinin bedeli bulunmayan bir yerde kasıtla birlikte kefaret bulunmuştur. Kasta benzer öldürme olunca orada bedel vacip olur, kefaretin vacip olması için bedel daha uygundur.

      Kısası gerektiren kasta gelince, bunda üç şekil sözkonusudur. Birincisi, Allah Teala kastın konumunu, hata yoluyla öldürme de açıkladığı gibi burada açıklamıştır. Naslarla açıklanmayan olayların dini hükmünü araştırmak gerekli olan bir husustur, çünkü bunlar hakkında Allah'ın hükmü olduğu bilinir. Hakkında nas bulunmayan hususlar açık olarak değil, dolaylı bir şekilde beyan edilmiştir. O hüküm açıklanınca ihtiyaç düşer ve içtihat edip öğrenme durumu ortadan kalkar. Hata yoluyla avı öldürme konusunda da buna göre cevap verilir. Burada hüküm sarahatle açıklanmayıp, zımnen açıklanmaya terkedilmiştir.

      İkincisi, kefaret, insanları hatadan engellemek ve yapılan işin günahını örtmek içindir. Kılıçta ise bu ve daha fazlası vardır, bu sebeple de ona başka bir ceza eklenmemiştir. Şu da var ki kefaret hayatı sürdürmeye vesile olduğu için meşru kılınmıştır, bu sebeple iki ay oruç tutar. Kısasta sözkonusu olan öldürmede ise kefaret ödeme sebebiyle, insanın bekasını gerektirecek bir fırsat yoktur, bu sebeple kefaret gerekli kılınmamıştır.

      Üçüncüsü, kendisinden kısas alınan kişiye kefaretin gerekli olmadığı noktasında ittifak vardır. Kasten öldürme hükmü verilen kimseye kefaret gerekli değildir. Şayet katile kefareti gerekli kılarsak onu, katilin şahsı açısından Allah'a ait bir hak yapmış oluruz, yoksa işlenen cinayetteki bir özellikten dolayı ona vacip olmaz. Bu özellik, katil ve maktulün her ikisinde eşit bir şekilde sözkonusudur. Dolayısıyla öldürülenin velisi, kısas kendisi için vakı olmayan kişiye kefaret gerekir. Kefaret gerekli olmayınca, onun canda ve cinayetteki bir durumdan dolayı vacip olduğu ortaya çıkar, dolayısıyla o halin bulunmadığı olaylarda kefaret gerekmez. Bu konuda aslolan şudur: Kefaret, haram oluşundan veya haramlığından dolayı meşru kılınmamıştır, zira müşriklerin çocukları ve kadınları gibi, bazan katli haram olan insan öldürülür, fakat ondan dolayı kefaret gerekmez, mesela şayet bundan dolayı olsa hata fiili, kefaretin ödeneceği en uzak şeylerden olurdu; dolayısıyla kefaretin ondan dolayı meşru kılınmadığı ortaya çıkmış olur. Kıyas yapmak isteyen bununla yapması gerekir, fakat bu asılsız bir iş olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Mümin bir köle azat etmek. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Mümin kölelerden oruç tutup namaz kılanlar yeterlidir. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mümin köle, ister küçük ister büyük olsun, İslam ülkesinde doğan her çocuktur. Tercihe şayan görünen, küçük olan müslümanların küçük çocuğudur. Görmez misin ki alimler, müminlerden küçük çocuğu öldürene büyük mümin öldürmüş gibi ceza verileceği hakkında icma etmiştir. Dolayısıyla mümin küçük kölenin mümin büyük köle gibi yeterli olması caiz olur, çünkü müminlerin küçüğü büyüğü hükmündedir. Buna gösteren hususlardan biri de şudur: Küçük çocukların mirası, evlendirilmesi, ayrıca kişinin küçük yaştaki zevcesini boşaması büyük hükmündedir; küçük yaşta olsalar da onlar büyük hükmündedirler. Fakat alimlerimizden, bunun cevazı konusunda açık bir rivayetten söz edemiyoruz, sadece kıyas ise zikrettiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah Teala, iki ayı peşpeşe olmakla, köleyi de imanla nitelemiştir. Bunun -en doğrusunu Allah bilir ya- ağırlaştırma ve kuvvetlendirilmeye ihtimali vardır. Çünkü hata yoluyla işlenen suça ait hükmün, diğer bazı suçları aşması mümkündür. Mesela kişiyi cephe alarak baston, kamçı ve sopa ile baston benzeri cisimlerle öldürmek gibi. Şüphe yok ki böylesinin suçu kefareti gerektiren yemin, zıhar ve diğer şeylerin suçundan daha büyüktür. Bu sebeple sözkonusu suçun cezası, başkalarında olmadığı şekilde kölenin mümin olması, orucun da peşpeşe devam etmesi suretiyle ağırlaştırılmıştır. Bu, alimlerin dediği şu söz gibidir: Tazir için uygulanan dövme (darb) zina, şarap içme ve diğer suçların cezasında uygulanan dövmeden (darb) daha şiddetlidir. Çünkü taziri gerektiren fiilin suçu, bazan zina suçuna ulaşır yahut da onu aşar. Bu da fiilin son kertede kişiyi boğmasıdır. Şüphe yok ki bunun haramlığı başkasına iftira atmaktan yahut bir damla şarap içmenin haramlığından daha büyüktür. Bu yüzden cezası ağırlaştırılmış ve şiddetlendirilmiştir. İşte bunun gibi adam öldürmenin kefaretinde köle azat etmede iman unsuru, oruçta peşpeşe olma şartı ağırlaştırılmıştır. O da maktulü kasta benzer şekilde dövmesi, yani kasıtta taammüden olmak, hükümde ise hatalı olmak demektir. Görmez misin ki Allah Teala kasta benzer öldürmenin diyetini ağırlaştırmış, fakat bu husus başka cezalarda olmamıştır. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kişinin sopa ve bastonla öldürülmesinde ceza olarak ağırlaştırılmış diyet vardır". Numan b. Beşir'den rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kılıç ve demir dışında her şey (ile öldürme) hata kapsamına girer, her hatanın cezası diyettir".

      Allah Teala, hata yoluyla ve kasten öldürmeyi zikretmiş, her ikisinin hükmünü açıklamış, fakat bunlardan başkasını kitabında beyan etmemiştir. Ne var ki biz kasta benzer öldürmeyi ve onun hükmünü, İbn Ömer'e nispet edilen rivayetten, ayrıca Numan b. Beşir'in Hz. Peygamber'den rivayet ettiği hadisten öğrendik. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Kasta benzer hata yoluyla öldürülen, kamçı ve sopa ile öldürülen gibidir; bunda ağırlaştırılmış diyet gerekir: Beş yaşına girmiş otuz dişi deve, dört yaşında otuz deve, altı yaş ile dokuz yaş arasında hepsi hamile kırk devedir". Ashab-ı kiram bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. Hz. Ömer'den (r.a.) zikrettiğimiz merfu hadise dair üç kısım rivayet edilmiştir. Hz. Ali'den de benzer bir rivayet nakledilmiştir. Ebu Musa el-Eş'ari ve Muğire'den yine merfu olarak "üç grup halinde" rivayette bulunulmuştur. İbn Mesud'tan kasta benzer öldürmede dört kısım halinde şöyle rivayet edilmiştir: Beş yaşında yirmi beş deve, dört yaşında yirmi beş deve, 3 yaşında yirmi beş deve, 2 yaşında yirmi beş deve. Şunu belirtmek gerekir ki Ashab-ı kiram'ın bunu kendi görüşleri olarak söylemiş olmaları muhtemel değildir. Çünkü bu, ancak işitmeye ve Yüce Allah'tan haber vermeye bağlı olan bir konudur; hepsinin bunu Resulullah'tan işitmiş oldukları kabul edilir. Şu da var ki bütün sahabilerin, sözkonusu haberi Hz. Peygamber'den (s.a.) aynı anda işitmiş olma ihtimali yoktur. Bu durum, işitmenin ayrı iki vakitte olduğunu göstermektedir. Şu halde burada bir nesih olayı sözkonusudur. Fakat ilk vahiy ürünü ikincisinden ayrılmamış, ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla hükmü kesin olan en hafifi kesin derecesiyle gerekli olmuş, muhtevası zorluk taşıyan ise şüpheli niteliği ile gereklilik taşımamıştır. Bu Ebu Hanife'nin görüşüdür. O, kasta benzer öldürmede dört gruptan oluşan develerin ödenmesine hükmetmiştir. İmam Muhammed ise merfu hadisin zahirine göre, üç grup halinde yüz deve rivayetini kabul etmiştir.

      Alimlerimiz, denize attığı kişinin boğularak ölmesine sebep olan kişi hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Ebu Hanife (rahimehullah), bu sebeple katil öldürülmez, demiştir. Birini ateşle yakma hakkında ise bu sebeple öldürülür, diye fetva vermiştir. Sözkonusu iki katili birbirinden iki sebeple ayırıyordu. Birincisi suya atan kimse: "Ben onun yüzme bildiğini zannetmiştim" diyebilir. Nitekim bu durum insanların çoğunda vardır. Dolayısıyla bu durum suya atandan kısası düşürecek bir şüphe meydana getirir. Fakat kişiyi ateşe atan kimsenin, böyle bir şüpheyi ileri sürme hakkı yoktur. Bu sebeple de kısas cezası ondan düşmez. Bir de şu var: Ateş yaralayıcıdır, görmez misin ki o silah yerine kullanılır, onunla düşmana karşı savaşılır, hatta ateş en şiddetli silahlardan biridir. Su ise böyle değildir, bu sebeple ikisi ile ilgili hüküm farklı olmuştur.

      Diyetin deve türünden ne kadar olacağı konusunda, Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle rivayet edilmiştir: O, bir adam için yüz deve diyet belirlemiştir. Yine nakledildiğine göre Hz. Peygamber, diyet hakkında Amr b. Hazm'a gönderilmek üzere yazdırdığı mektupta: "Bir can için yüz deve gerekir" buyurmuştur. İbn Ömer'den bize nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) bir konuşma yaparak şöyle buyurmuştur: "Dikkatli olun! Kasta benzer hata yoluyla öldürülen kimsede ağırlaştırılmış diyet olarak yüz deve vardır".

      Diyet develerinin yaşları hakkındaki belirlemeye gelince, Abdullah'ın Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: "Hata yoluyla öldürmenin diyeti beş yaşındaki deve grubudur". Bunun gibi Abdullah'tan yine "beş yaş halindeki" deve diyeti rivayet edilmiştir. Hz. Ömer'den de buna benzer bir rivayet vardır. Ali b. Ebu Talib'den hata yoluyla öldürmede diyetin develerden dört yaşında olanlardan ödenmesi gerektiği rivayet edilmiştir. Ebu Hanife, Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadis ile Ömer ve Abdullah'tan nakledilen haberleri kabul ederek hata yoluyla adam öldürmenin develerden diyetini beş yaşında olanlardan belirlemiştir, daha önce de belirttiğimiz üzere kasta benzer öldürmelerde develerin yaşlarını dört olarak belirlemiştir. İmam Muhammed (r.h.), Hz. Ali'den rivayet edilen hata yoluyla öldürmede dört yaş döneminde, kasta benzer öldürmelerde ise üç yaştaki develeri merfu hadise dayanarak kabul etmiştir. Bu konuda tercihe şayan olan bizim zikrettiğimizdir.

      Gümüş paradan diyetin miktarı: Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in diyet için on iki bin dirheme hükmetmiştir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) diyeti on iki bin dirhem yapmıştır. Abide es-Selmani'den şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Ömer (r.a.) diyetleri belirlemiştir. O, altın para kullananlar için bin dinar, gümüş para kullananlar için on bin dirhem, devecilik yapanlar için yüz deve, sığırlarla uğraşanlar için iki yüz sığır, koyunculuk yapanlar için iki bin koyun, elbisecilikle meşgul olanlar için de iki yüz elbise vermeyi esas kabul etmiştir. Hz. Ömer'den "Deveyi kıymet edin" emrini verdiği rivayet edilmiştir. İlgililer onu bir ukıyye olarak kıymetlendirmişler. Sonra develer pahalanmış, yine "kıymet edin" buyurmuş. Bu sefer bir buçuk ukıyye olarak kıymet edilmiş. Sonra yine pahalanmış, hatta on bin dirhem olarak değerlendirilmiştir. Şayet Hz. Ömer, Resulullah'ın develere dirhem üzerinden fiyat biçtiğini bilseydi kendi döneminde fiyat biçilmesine ihtiyaç duymazdı. Ne var ki Resul-i Ekrem'in Sünnet'inin, Hz. Ömer ile diğer sahabilere gizli kalması ve böylece develeri kendilerinin kıymet ettirmeye mecbur kalması imkansız bir şeydir. Bu da diyetin on iki bin dirhem olduğuna dair biraz önce belirtilen rivayetin sabit olmadığını gösterir.

      Diyetin bin dinar olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur, buna göre gümüş para (verik) üzerinden on bin dirhem olması gerekir. Çünkü Hz. Ömer'den bir dinarın on dirhem değerine olduğu rivayet edilmiştir. Yine nakledildiğine halife Ömer (r.a.) şehirlerdeki komutanlara gümüş para kullanan ülke halkından cizyenin kırk dirhem, altın para kullanan ülkelerin halkından dört dinar alınmasını emretmiştir. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hırsızlık sebebiyle ancak bir dinar veya on dirheme karşılık el kesme cezası verilir. Zikrettiğimiz sahabenin sözleri bir dinarın kıymetinin on dirhem olduğunu gösterir. Sahabe, altın üzerinden diyetin bin dinar olduğu noktasında icma edince, gümüş üzerinden diyetin on bin dirhem olması icap eder. Görmez misin ki zekatta iki yüz dirhemden beş dirhem, her yirmi dinardan da yarım dinar alınıyor. Bu da diyetin on bin dirhem olduğunu göstermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki -şayet ilgili haber sabit ise- şöyle bir ihtimal sözkonusudur. Diyet on iki bin altılı (vezn-i sitte), ağırlıktır. Çünkü diyetin aslı devedir, develer dirhem türünden kıymetlendirildi, dolayısıyla değeri vezn-i sitte üzerinden on iki bin dirheme ulaştı. Sonra dirhemlerin ağırlığı vezn-i seb'aya yükseltildi, böylece on iki bin küsür dirhem oldu. Aslında kıymetler naslarla değil içtihatla bilinir, buna bağlı olarak artıp eksilir, bu sebeple de iki kıymet arasında az bir fark meydana gelir. Anlattığımız sebepten dolayı alimler bu küsürü terketmişler, diyetin aslında da zaten küsür yoktu. Bu ihtimal dahilindeki bir yorumdur. Alimlerimiz en son takdiri benimsediler, çünkü dirhemlerin ağırlıkları vezn-i seb'a üzerinde şekillenmiş, vezni sitte ortadan kalkmıştır. Artık şüphe edilmemelidir ki insanlar arasında bu tarzda şekillendiği vezn-i seb'a, dirhemlerin en son ağırlığı olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bunları bulamayan kimse iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Oruçta peşpeşe olmanın anlamını belirtmiştik. Bütün alimlere göre bu ayette zikredilen husus, bütün katillerin oruç tutması demektir.

      Allah tarafından tövbesinin kabulü için. Bazı alimler: Yüce Allah, tarafından pişmanlığının kabul edilmesi dileğiyle; bazan kişi hata ile yaptığı işe pişman olur. Ancak bize göre tövbenin gerçek anlamını ifade eder. Çünkü yapılan iş hata da olsa bir günah fiildir. Bir de şu var ki: Kişi hata halinde de olsa mükellef tutulup hata yapmaları engellenir, çünkü bu konuda dikkatli davranıp akibeti hesaba katrnayabilir. Bu sebeple ilahi beyandaki tövbe gerçek manasını ifade eder. O zaman tövbe kelimesi hakiki anlamı üzerinde olur. Biz, Allah tarafından tövbesinin kabulü için mealindeki ayetin tefsirinde bunun delilini zikrettik. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Tövbe gerçekte yapılan bir işten dolayı pişmanlık duymaktır. Yaptığı bir işten dolayı birini öldürdüğü ortaya çıkan herkes şüphe yokki buna pişman olur ve üzülür. Buna göre 'Allah'tan gelen tövbe" demek O'nun, öldürme üzüntüsünü katilin gönlüne atması, yahut da katilin üzülüp, köle azat etmek veya oruç tutmak suretiyle Allah'a dönüş yapması demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir. Kasıt olmaksızın hata ile öldüreni de kasten öldüreni de bilir; yahut sizin hakkınızda verdiği diyet ve kefaret hükmünü çok iyi bilendir veya sizden birinin ecelini çok iyi bilendir. Hikmet sahibidir, verdiği hükümde ve kararında hikmet sahibidir, öyle ki her şeyi yerli yerine koymuştur; Allah onu en iyi bilendir.

      Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Cenab-ı Hak, tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayetten anlaşılacağı üzere O, alim ve halimdir. Bunun yanında O, zatının sıfatları açısından da başka bir muhtevada alim ve hakimdir. Birincisi, zikrettiğimiz gibi, Allah Teala, katilin yaptığı işin gerçeğini, katilin bunu kasıtlı mı yoksa kasıtsız mı yaptığını çok iyi bilendir. O, aynı zamanda hikmet sahibidir. İşin bu noktadaki gerçeği bilinmese de Allah, öldürülenin görünüşteki durumlarına göre bizim hakkımızda verdiği hükümlerde hikmet sahibidir. Çünkü kasıt mı yoksa hata yoluyla mı olduğunun hükmü Allah'tan başkasına görünmez. İkincisi, Allah Teala kullarından ortaya çıkan işleri ve aralarındaki yaşayış için uygun olan hususları çok iyi bilendir. Dolayısıyla ortaya çıkacağını bildiği cinayetler hakkında en uygun olan müeyyideye hükmetmiştir. Üçüncüsü, ilahi emirlerine ve razı olacağı halkın işlerine insanların aykırı davranması, O'nun bilgisizliği veya tedbirsizliğinden kaynaklanmış değildir. Yani Allah Teala, insanlardan çıkacak işleri çok iyi bilir, binaenaleyh insanlara ait kötü fiiller Allah'ın tedbirsizliğinden kaynaklanmış değildir; Cenab-ı Hak tedbir sahibidir, yani yaratılanları yönetmede onlardan çıkacak fesat ve şerden dolayı O'na herhangi bir hata nispet edilemez. Başkası ise hatayı işler, onun, kendisine gelecek olan zararı bilmemesi mümkündür, Allah Teala ise bundan münezzehtir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        mâ kâne (وَمَا كَانَ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir halde bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Cümlenin başındaki mutlak olumsuzluk edatı (mâ) ile birleştiğinde "Asla olamaz, olması mümkün ve meşru değildir" manasını taşır. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının salt hukuki bir yasağı (haramı) değil, ontolojik bir imkansızlığı nitelediğini; söz konusu eylemin failin asıl doğasıyla ve statüsüyle yapısal olarak asla bağdaşmayacağını şiddetle vurguladığını açıklar.

        limu'minin (لِمُؤْمِنٍ) ve mu'minen (مُؤْمِنًا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve paniğin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak, huzur bulmak ve onaylamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayette "bir müminin diğer bir mümini" (mu'minin - mu'minen) vurması üzerinden kurulan denklemi teopolitik bir zeminde analiz eder; iman kavramının sadece soyut bir tanrı inancı olmadığını, Medine'de inşa edilen yeni toplumun can ve mal güvenliğini teminat altına alan sarsılmaz bir "sosyal güvenlik paktı" olduğunu, dolayısıyla bir müminin diğerini öldürmesinin salt bir cinayet değil, bu varoluşsal güvenlik/vatandaşlık sözleşmesinin (emniyetin) temelden çökertilmesi anlamına geldiğini detaylandırır.

        yaktule (يَقْتُلَ) ve katele (قَتَلَ)

        İbn Fâris, k-t-l kökünün "canı bedenden ayırmak, hayatı sonlandırmak ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir. Patricia Crone, bu fiilin (kıtal/katl) Geç Antik Çağ Arap toplumundaki yerini inceler; İslam'ın, kabileler arası bitmek bilmeyen ve kuralsız bir kan davası (tha'r) döngüsü olan bu eylemi, katı hukuki şartlara, devlet denetimine ve kast/hata ayrımlarına bağlayarak kurumsallaştırdığını ve rasyonel bir ceza hukukuna dönüştürdüğünü teyit eder.

        illâ (إِلَّا) hataen (خَطَأً)

        İbn Fâris, h-t-e kökünün "atılan okun hedefi şaşırması, kastın zıddı olarak yanılmak, kasti olmayan yanlışlık" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, failin eylemi gerçekleştirirken sonucun bu olacağını öngörememesini ve iradesinin (niyetinin) ölümcül bir sonuca yönelmemiş olmasını tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hata" kavramının İslam ceza hukukundaki (fıkıh) kurucu rolünü analiz eder; eylemin sonucunun ölüm gibi ağır bir fecaat olmasına rağmen, Kur'an'ın "niyet/kasıt" unsurunu eylemin hukuki ve teolojik mahiyetini belirleyen yegane mihenk taşı yaptığını, niyetin yokluğu durumunda fiilin cinayet/kısas statüsünden çıkarılarak tazminat (diyet) statüsüne indirgendiğini detaylandırır.

        fetahrîru (فَتَحْرِيرُ)

        İbn Fâris, h-r-r kökünün "sıcaklık, köleliğin ve boyunduruğun zıddı olarak serbest olmak, asalet ve hürriyet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tef'il babında (tahrir) kullanılan bu fiilin, bir insanı kölelik boyunduruğundan ve mülk statüsünden çıkarıp özgür ve bağımsız bir birey haline getirmek manasını taşıdığını açıklar. Gabriel Said Reynolds, "özgürleştirme/azat etme" kavramının kefaret olarak kullanılmasındaki sosyal restitüsyon (telafi) mantığını inceler; toplumdan yitirilen (yanlışlıkla öldürülen) hür bir canın oluşturduğu demografik ve ontolojik boşluğun, zincire vurulmuş başka bir cana "özgürlük ve hayat hakkı" verilerek (tahrir) dengelenmeye çalışıldığını, bunun muazzam bir biyo-politik adalet kurgusu olduğunu teyit eder.

        rakabetin (رَقَبَةٍ)

        İbn Fâris, r-k-b kökünün "boyun, ense, bir şeyi yüksekten gözetlemek" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine ve semantik evrimine dikkat çeker; boynun (rakabe) bedenin en hassas kontrol noktası ve zincirin vurulduğu yer olması hasebiyle, zamanla Arapçada "köle/esir" kavramını niteleyen somut bir mecaz-ı mürsel (metonimi) haline geldiğini açıklar.

        ve diyetun (وَدِيَةٌ)

        İbn Fâris, v-d-y kökünün "kan bedeli, diyet ödemek ve bir şeyi yerine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, diyet kavramının Kur'an'daki hukuki ve ahlaki devrimini analiz eder; Cahiliye döneminde bir ölüm gerçekleştiğinde bunun bedelinin "kana kan" diyerek zincirleme katliamlara (kabileler arası bitmez savaşlara) dönüşmesini engelleyen yegane mekanizmanın, ölümü rasyonel, ekonomik ve hukuki bir "maddi tazminata" (diyet) bağlamak olduğunu, bu uygulamanın bedevi intikam (tha'r) psikolojisini yıkarak toplumsal barışı zorla kurumsallaştıran pragmatik bir devlet aklı olduğunu vurgular.

        musellemetun (مُّسَلَّمَةٌ)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün "barış, güvenlik, her türlü eksiklikten ve kusurdan uzak olmak, boyun eğmek ve teslim etmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, diyetin ödenme şeklini niteleyen bu kelimenin, tazminatın eksiksiz, zamanında, itirazsız ve karşı tarafın kalbindeki intikam ateşini (kini) söndürecek şekilde tam bir "teslimiyet ve barışçıl niyetle" ödenmesi gerektiğini açıklar.

        ilâ (إِلَىٰ) ehlihî (أَهْلِهِ)

        İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir mekanda meskun olmak, bir kişiye soy veya evlilik bağıyla mensup olanlar, yakınlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Kan bedelinin, ölenin arkasında kalan ve ekonomik/duygusal yıkıma uğrayan yasal varislerine (ailesine) doğrudan ulaştırılmasını ifade eder.

        illâ (إِلَّا) en yessaddakû (أَن يَصَّدَّقُوا)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün "doğruluk, sözün eyleme uyması, hakikati onaylamak" manalarına geldiğini, sadaka kavramının da insanın inancındaki doğruluğun fiili ve mali ispatı olarak bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslı olan "yetesaddakû" fiilindeki idgamı (yessaddakû) inceleyerek, maktulün ailesinin kendi meşru ve yasal hakları olan diyeti almaktan vazgeçerek (bağışlayarak) en üstün ahlaki mertebeye ulaşmalarını tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hukuki bir hakkın iptalinin "sadaka verdiler" kavramıyla ifade edilmesinin ahlaki derinliğini analiz eder; ailenin tazminattan vazgeçmesinin bir zafiyet veya kayıp olarak değil, aksine faili affederek toplumsal barışa sundukları devasa bir "manevi hibe ve erdem" (tasadduk) olarak yüceltildiğini detaylandırır.

        kavmin (قَوْمٍ) aduvvin (عَدُوٍّ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayaklanmak, topluluk", a-d-v kökünün ise "sınırı aşmak, husumet, adalet çizgisini çiğneyip düşmanlık etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İslam devletiyle fiili ve ontolojik savaş halinde olan (düşman) topluluğu niteler.

        mîsâkun (مِّيثَاقٌ)

        İbn Fâris, v-s-k kökünün "bir şeyi sağlamlaştırmak, düğümlemek, bağlamak ve güvenmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, taraflar için kesin bağlayıcı, ağır ve ihaneti yasak olan yeminli uluslararası/kabileler arası sözleşme olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "aranızda antlaşma (mîsâk) bulunan bir kavimden ise" şartının diplomatik dehasını inceler; ölen kişi mümin olmasa bile, İslam devletinin siyasi müttefiki olan (mîsâk) bir kavme mensupsa ona da tam diyet ödenmesinin şart koşulduğunu; bunun, İslam'ın uluslararası sözleşmelere ve diplomatik imzalara (hukuka) dini aidiyetten (kardeşlikten) bile daha üstün ve tavizsiz bir mutlakiyet tanıdığını ispatlayan devasa bir "devlet/hukuk etiği" beyanı olduğunu vurgular.

        sıyâmu (صِيَامُ)

        İbn Fâris, s-v-m kökünün "bir şeyden kendini tutmak, hareketsiz kalmak, susmak ve imsak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, dini bir ritüel olarak yeme, içme ve cinsel arzulardan belirli bir süre zihni ve bedeni bütünüyle mahrum bırakmayı tanımlar.

        şehreyni (شَهْرَيْنِ)

        İbn Fâris, ş-h-r kökünün "açığa çıkmak, görünür olmak, meşhur olmak" manalarına geldiğini, hilalin görünür olması sebebiyle bir aylık takvim süresine bu adın verildiğini belirtir. İkil (tesniye) formda olup "iki tam ay" süresini bildirir.

        mutetâbiayni (مُتَتَابِعَيْنِ)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin peşinden gitmek, izini sürmek, arka arkaya kesintisiz olarak gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, araya hiçbir boşluk veya mazeret (hastalık, yolculuk dışı) girmeden günlerin peş peşe eklenmesi şartını ifade eder.

        tevbeten (تَوْبَةً)

        İbn Fâris, t-v-b kökünün "geri dönmek, rücu etmek, yönünü değiştirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın işlediği kusurun ağırlığını hissederek eski ahlaki rotasına ilahi rıza ile geri dönmesini tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, diyetin ardından gelen bu "peş peşe iki ay oruç (kefaret)" emrini teolojik bir perspektifle analiz eder; diyetin ve köle azadının (tahrir) maktulün ailesine ve topluma karşı ödenen yatay (sosyo-ekonomik) bir tazminat olduğunu, ancak can almanın doğrudan ilahi yaratıma da bir müdahale olması sebebiyle, bu ağır hatanın dikey (teolojik) boyutunun ancak bedenin ve iradenin iki ay boyunca ağır bir disipline/mahrumiyete (mutetâbiayn) sokularak Allah'a karşı bir "arınma/tevbe" eylemiyle telafi edilebileceğini detaylandırır.

        alîmen (عَلِيمًا) hakîmâ (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, eşyayı diğerinden ayıran kesin iz ve bilmek", h-k-m kökünün ise "bir şeyi engellemek, sağlamlaştırmak, her şeyi yerli yerine koymak ve adaletle hükmetmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kalplerdeki niyeti (kazayı mı, hatayı mı) kusursuzca "Bilen" (Alîm), koyduğu diyet ve kefaret cezalarıyla da toplumun yarasını en sarsılmaz adalet ve rasyonaliteyle "Hükme bağlayan/Tedavi eden" (Hakîm) olduğunu niteleyerek ayetin fıkhi ve teolojik zeminini mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X