وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 83. Ayet
Daralt
X
-
Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Halbuki onu Resulullah'a ve aralarından yetki sahibi kimselere götürselerdi, içlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.
Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. İbn Mesûd'un mushafında şöyledir: "Ve iza dehum nebeun min havfın ev emnin ezau bihi" (وَ إِذَا جَاءَهُمْ نَبَأٌ مِنَ الْخَوْفِ أَوِ الْأَمْنِ أَذَاعُوا بِهِ) "Onlara korku veya güven türünden bir haber gelince onu yayarlar': Hafsa'nın mushafında da böyledir. Kisai, onlar iki lügattır, bir şeyi ifşa edince "Eze'tü bihi ve ezetühu" (أذعت به وأذعته) dersin. Denildi ki, o haberi işittirdiler ve ifşa ettiler. Yine denildi ki ifşa ettiler ve yaydılar demektir. Ayet-i kerimenin kimler hakkında indirildiği noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri'ye göre müminler hakkında inmiştir. Bu da şöyle olmuştur: Müminler, savaşan küçük veya büyük askeri birliklerle ilgili sevindirici ve ferahlatıcı bir haber duyduklarında ferahlanarak onu ifşa ederlerdi; kendilerini üzecek ve kederlendirecek bir haber duyunca da üzüntü ve kederlerinden bunu insanlara açıklarlardı. Sonra Allah Teala, onlardan haberi yaymayan ve ifşa etmeyen az bir grubu istisna etmiştir. Şayet sözkonusu sahabiler, kimseye bir şey söylemeden duydukları haberi Resulullah'a götürseler ve o, olan biteni anlatsaydı; onlar yahut onu ileri gelen sahabilere söyleseler ve olayı Resulullah'a onlar iletmiş bulunsalardı daha iyi olurdu. Burada takdim ve tehir vardır. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Ayet münafıklar hakkında inmiştir, bu da şöyle olmuştur: Münafıklar, Resulullah'ın, müslümanların zaferinden ve müşriklere galip geleceklerinden haber verdiğini münafıklar duyunca, buna hazırlanmaları için düşmanlara yazıyorlardı. Buna mukabil düşmanın savaş için toplanıp hazırlık yaptığını duyunca, bunu da zayıf müslümanlara haber veriyorlardı ki onlarla savaşa çıkmasınlar. İşte bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: Eğer o haberi Resule götürselerdi de bu haberi veren kendisi olsaydı yahut haberi kendilerinden aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi de onlar haber verseydi. En doğrusunu Allah bilir.
Aralarında yetki sahibi kimseler. Bu hususta farklı görüşler ileri sürülmüştür: Denildi ki onlar askeri birliklerin komutanlarıdır. Yine denildi ki içlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilen alimler ve fakihlerdir. Yani sonucu Allah'ın Kitab'ından çıkarabilenler. Yine denildi ki burada ulu'l-emir (yetki sahibi) Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali gibi sahabilerdir. İçlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı, yani onu Yüce Allah'ın Kitab'ından çıkarırlardı. Denildi ki ulu'l-emir maksadını çıkarabilen devlet yöneticileridir. O haberi yayanlar ya münafık bir gruptur yahut zikrettiğimiz müminlerdir. Bazılarının kanaatine göre, sadece az bir kısmı müstesna haberi yaymışlardır.
Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki Allah'ın lütfu peygamberimiz Muhammed'dir (salatların en üstünü üzerine olsun) rahmeti de Kur'an'dır. Bu durumda yorumu şudur: Şayet Muhammed ve Kur'an olmasaydı şeytana uymayan az bir kimse kalırdı, onlar şuurlu olarak inanan kimselerdir. Yine denildi ki emirleri, ayrıca yayma ve ifşa etmekten yasaklama noktasında Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, o haberi yayanlar ve yayma konusunda şeytana uyarlardı, ancak azı müstesna, onlar ifşa etmemiştir. Dahhak şöyle demiştir: "Onlar Peygamber'in ashabıdır, bazı şeytani işleri içlerinden geçiriyorlardı, ancak bir grubu bunu yapmıyordu." Diğer bazı alimler de şöyle demiştir: Onlar münafıklardı, Cenab-ı Hak müminlere zafer ve fetih verdiği haberi kendilerine ulaşınca onu küçümser, hakir görürler, buna mukabil müslümanlara bir felaket geldiğini haber alınca onu abartıp büyütürlerdi. Azınız müstesna. İbn Abbas şöyle demiştir: İstedikleri durum ve haberi -az kişi müstesna- hepsi bilirdi. O, şöyle demek istiyor: Konuyu Peygamber'e götürseler çok azı dışında kendilerine gizli kalmazdı. Hasan-ı Basri'den şöyle dediği nakledilmiştir: Onlar, İblis'in (lanet üzerine olsun) şöyle dediği zaman aziz ve celil olan Allah'ın istisna ettiği kimselerdir: "Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!"; "İblis, Rabbim! Beni saptırman sebebiyle yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım". Diğer bazı alimler de daha önce zikrettiğimiz takdim ve tehire temas etmiştir: Onlara güven yahut korkudan bir durum gelince, az kimse dışında onu yayarlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve izâ (وَإِذَا)
Zaman ve şart bildiren "ne zaman ki, -dığı vakit" anlamlarına gelen edattır. Gelecekte gerçekleşmesi muhtemel olan durumlar için kullanılır.
câehum (جَاءَهُمْ)
İbn Fâris, c-y-e kökünün "gelmek, ulaşmak ve varmak" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin sadece fiziksel bir nesnenin değil, soyut bir haberin, bilginin veya durumun muhataba ulaşmasını nitelediğini açıklar.
emrun (أَمْرٌ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün "buyruk, iş, durum ve önemli hadise" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette bir komut veya buyruktan ziyade, toplumun genelini ilgilendiren, kritik ve spekülatif bir "durum/haber" (istihbarat) manasında kullanıldığını aktarır.
minel emni (مِنَ الْأَمْنِ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve paniğin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak ve huzur bulmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kavramın bağlamını analiz eder; buradaki emniyetin soyut bir inanç değil, doğrudan Medine toplumunun siyasi bekasını ilgilendiren "kamu güvenliği, askeri istikrar ve savaşta elde edilen bir başarı" haberi olduğunu detaylandırır.
evil havfi (أَوِ الْخَوْفِ)
İbn Fâris, h-v-f kökünün "emniyetin tam zıddı olarak panik, dehşet, beklenen bir zarardan dolayı duyulan sarsıcı korku" manalarına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emniyet ve havf (korku) kelimelerinin yan yana gelişini sosyo-politik bir zeminde inceler; savaş durumundaki bir toplumda cepheden gelen yenilgi, düşman baskını veya sivil ölümlerle ilgili o kaotik, "toplumsal morali ve direnci kıran panik haberlerini" (kriz istihbaratını) nitelediğini vurgular.
ezâû (أَذَاعُوا) bihî (بِهِ)
İbn Fâris, z-y-a kökünün "gizli kalması gereken bir sırrı açığa vurmak, yaymak, ifşa etmek ve kontrolsüzce dağıtmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, doğruluğu teyit edilmemiş bir bilginin halk arasında sorumsuzca ve hızla dolaşıma sokulması (dedikodu) eylemini açıklar. Gabriel Said Reynolds, "onu yaydılar" (ezâû bihî) fiilinin askeri ve psikolojik tahlilini yapar; münafıkların veya zayıf karakterli kimselerin kriz anlarında süzgeçten geçmemiş haberleri hemen sokağa dökerek Medine'de adeta bir "beşinci kol" (psikolojik harp) faaliyeti yürüttüklerini, Kur'an'ın bu sinsi ve yıkıcı "dedikodu mekanizmasını" ifşa ederek kınadığını teyit eder.
ve lev (وَلَوْ) reddûhu (رَدُّوهُ)
İbn Fâris, r-d-d kökünün "bir şeyi aslına döndürmek, geri çevirmek ve havale etmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan halkın kendi kapasitesini aşan karmaşık bir meseleyi, o konunun asıl uzmanına veya otoritesine "teslim etmesi, arz etmesi" (radd) eylemini tanımlar.
iler rasûli (إِلَى الرَّسُولِ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün "birini görev veya mesaj ile göndermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Patricia Crone, haberin öncelikle elçiye (peygambere) götürülmesi emrini erken dönem İslam siyaseti bağlamında analiz eder; peygamberin sadece dini ritüelleri yöneten bir ruhani lider değil, aynı zamanda devletin "başkomutanı ve en üst düzey istihbarat/güvenlik otoritesi" olduğunu, dolayısıyla kritik bilgilerin sokağa değil doğrudan devlete (resule) akması gerektiğini mühürleyen bir devletleşme adımı olduğunu vurgular.
ve ilâ (وَإِلَىٰ) ulil emri (أُولِي الْأَمْرِ) minhum (مِنْهُمْ)
İbn Fâris, v-l-y kökünden gelen ulu (sahipler) ve e-m-r (iş/otorite) kelimelerinin birleşerek "yetki ve yönetim sahipleri" manasına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ulu'l-emr" (emir sahipleri) kavramının askeri ve kurmay boyutunu inceler; peygamberin yokluğunda veya onun hiyerarşik yapısı altında görev yapan komutanların, istihbarat şeflerinin ve analiz yeteneğine sahip devlet kadrolarının (kurmay aklının) işaret edildiğini detaylandırır.
le alimehu (لَعَلِمَهُ) ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, eşyayı diğerinden ayıran kesin iz ve bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. "Elbette onu bilirlerdi" manasıyla, olayın perde arkasını kesin bir şekilde kavrama garantisini ifade eder.
yestenbitûnehû (يَسْتَنْبِطُونَهُ)
İbn Fâris, n-b-t kökünün "suyun yerin derinliklerinden kaynayıp yeryüzüne çıkması, gizli bir şeyi kazıp ortaya çıkarmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, isf'al babında (istinbat) kullanılan bu fiilin, görünürdeki karmaşık ve bulanık verilerden derin bir analizle asıl doğruyu (hükmü/istihbaratı) "süzüp çıkarma" (tümdengelim) eylemini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "istinbat edenler" kelimesinin edebi ve psikolojik dehasını muazzam bir metafor üzerinden analiz eder; tıpkı bir kuyucunun karanlık, çamurlu ve tehlikeli bir dehlize inerek oradan tertemiz suyu (nabt) bulup çıkarması gibi, devletin kurmay aklının da sokakta dolaşan o kirli, çelişkili ve bulanık dedikodu yığınının (bataklığının) içinden gerçek istihbaratı (saf hakikati) kazıp çıkaracak yegane analitik otorite olduğunu detaylandırır.
ve lev lâ (وَلَوْلَا) fadlullâhi (فَضْلُ اللَّهِ) aleykum (عَلَيْكُمْ) ve rahmetuhû (وَرَحْمَتُهُ)
İbn Fâris, f-d-l kökünün "tükenmeyen cömertlik, lütuf ve fazlalık", r-h-m kökünün ise "şefkat ve koruma" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cümlenin "Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı..." şeklindeki teolojik kurgusunu inceler; kriz anlarında halkın o sığ, duygusal ve panik dolu yapısının kendi haline bırakıldığında toplumu anında bir iç savaşa veya dağılmaya (kolektif histeriye) götüreceğini, vahyin (ve peygamberin) getirdiği bu "istihbari/siyasi rasyonalitenin" Allah'ın toplumu yok olmaktan kurtaran mutlak bir lütfu olduğunu vurgular.
letteba'tumu (لَاتَّبَعْتُمُ) eş-şeytâne (الشَّيْطَانَ)
İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin peşinden gitmek, izini sürmek ve uymak" anlamlarına geldiğini, ş-t-n kökünün ise "haktan uzaklaşan kışkırtıcı güç" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kaos ve panik anında insanın sükunetini kaybedip şeytani kışkırtmalara körü körüne teslim olmasını nitelediğini açıklar.
illâ (إِلَّا) kalîlâ (قَلِيلًا)
İbn Fâris, k-l-l kökünün "çokluğun zıddı olarak az olmak, sayıca nadir bulunmak" anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki "pek azınız hariç hepiniz şeytana (kaosa) uyardınız" istisnasını sosyolojik bir gerçeklik üzerinden analiz eder; kitle psikolojisinin (kalabalıkların) her zaman manipülasyona, korkuya ve irrasyonel dedikodulara teşne olduğunu, sarsılmaz bir akla ve dirayete sahip olanların her toplumda sadece küçük bir "kurtarılmış/nadir azınlık" (kalîl) olduğunu ifşa eden kusursuz ve acımasız bir toplumsal teşhis olduğunu detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla