Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 65. Ayet

    فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ verabbike lâ yu/minûne hattâ yuhakkimûke fîmâ şecera beynehum śümme lâ yecidû fî enfusihim haracen mimmâ kadayte veyusellimû teslîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.

      Hayır, rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar. Denildi ki hayır anlamındaki "fela" (فلا) kelimesi bağlantı edatıdır. Kur'an'da yer alıp Cenab-ı Hakkın yemin ettiği her ayette durum aynıdır, hepsi bağlantı (sıla) edatıdır. "Bu beldeye yemin ederim"; "Kıyamet gününe yemin ederim" ve benzeri. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: "Rabbine yemin ederim ki onlar iman etmiş olmazlar". Denildi ki Hayır! Rabbine andolsun anlamına gelen beyandaki bu edat, sıla ile ilgili olmayıp daha önce geçen kelamı olumsuz kılmak ve ona karşı çıkmak için kullanılır. Kişinin "la veliahi" (لا والله), yani "hayır vallahi" sözünde olduğu gibi burada "la" (لا) daha önce geçen sözleri olumsuzlamak için gelen bir ifadedir. Burada da durum aynıdır. Bu ayet-i kerimede, ayrıca Hz. Muhammed'in diğer insanlara yönelik üstünlüğüne işaret vardır. Çünkü söz ve ifade bir kişiye yönelik olunca kendisine saygı göstermek ve söyleneni ona tahsis etme konumunda bulunur. Şayet bir gruba yönelik olursa Allah Teala hakkında olur; şu ilahi beyanlarda olduğu gibi: "Mescitler yalnız Allah'ındır"; "Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur" ve benzeri.

      Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça. Aslında Resulullah'ın verdiği hükme razı olmadıkça demektir. Yoksa ayetin kendisi -bazıları onu hakem belirlemeseler bile- kendisi hakemdi. Binaenaleyh bu ilahi beyan onun hükümet edici olmadığı anlamına gelmez. En doğrusunu Allah bilir. Aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapmadıkça. Yani senin hükmüne ve verdiğin karara razı olmadıkça. Aralarında çıkan anlaşmazlıkta. Yani aralarında ihtilafa düştükleri ve tartıştıkları konularda. Sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe. Denildi ki "harecen" (حرجاً), yani "sıkıntı" darlık çekmedikçe. Denildi ki aralarında verdiğin hükmün hak olduğu hususunda şüpheye düşmedikçe. Yine denildi ki: "harec" günah demektir.

      İman - Kalp İlişkisi

      Şunu da belirtmek gerekir ki bu ayet-i kerimede, imanın kalp yoluyla gerçekleştiğinin işareti bulunmaktadır. Şöyle ki Cenab-ı Hak "... verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın..." buyurmaktadır. Görmez misin ki Cenab-ı Hak başka bir ayette "Allah kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir" buyurmaktadır. Burada O, hem göğüs darlığı, hem de kalpleri anlamına gelen "enfusihim" (أنفسهم) kavramlarını zikretmiştir. Bunların ikisi de aynı anlama gelir.

      Yine görmez misin ki Allah Teala başka bir ayette: "kalpleri inanmadığı halde" buyurmuştur. Bu tür ayetler Kerramiyye mezhebinin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü Yüce Allah: Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın... buyurmuştur. Kerramiyye mensupları ise "hayır onlar iman ediyor", demektedirler. Onlara şöyle denilmelidir: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?

      Denildi ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayet, aralarında tartışan ve aralarında hüküm vermesi için tağûta müracaat eden Yahudi ile bir münafık hakkında inmiştir. Yine denildi ki bu ayet, aralarında su konusunda anlaşmazlık bulunan Ensar'dan biri ile Zübeyr b. Avvam'ın durumu hakkında inmiştir. Bunlar Resulullah aleyhisselamın huzuruna çıkıp konuyu anlatmışlar. O da Zübeyr'e: "Sen sulamanı yap sonra suyu komşuna bırak" buyurdu. Sözü edilen kişi buna kızmış. Bunun üzerine Hayır, rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar ayeti inmiştir. Fakat biz olayın nasıl olduğunu ve kimler hakkında vuku bulduğunu bilmemekteyiz. Şunu da belirtmeliyiz ki Peygamber'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Hiç bir kimse beni kendisinden, ailesinden, çocuğundan, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz".

      Sonra da içlerinde, yani kalplerinde, verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı, yani senin verdiğin hükmün hak olduğu hususunda şüpheden arınmış bulmadıkça ve boyun eğip teslim olmadıkça. Yani onların lehine ve aleyhine senin verdiğin hükme teslim olmadıkça demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        felâ (فَلَا) ve rabbike (وَرَبِّكَ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeyi düzeltmek, terbiye etmek, ona sahip olmak ve korumak" anlamlarına geldiğini, Allah'a nispet edildiğinde mutlak malik ve terbiye edici (Rab) manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin evrendeki her varlığı kademeli olarak olgunluğa eriştiren ilahi otoriteyi nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "Hayır! Rabbine andolsun ki" (felâ ve rabbike) yemin formunun teolojik ve edebi sarsıcılığını analiz eder; Allah'ın bizzat kendi zatı (Rabliği) üzerine yemin etmesinin, münafıkların uydurduğu sahte iman iddialarını kökünden parçalayan, tartışmaya kapalı, mutlak ve kahredici bir ontolojik mühür işlevi gördüğünü detaylandırır.

        yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak, huzur bulmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın kalben bir hakikati onaylaması ve kendini o otoritenin güvencesine teslim etmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, iman kavramının bu ayetteki belirleyici (kriter) kullanımını sosyo-politik bir zeminde analiz eder; imanın salt soyut bir inanç, sözlü bir iddia veya ibadet pratiklerinden ibaret olmadığını, bizzat siyasi/hukuki kriz anlarında ilahi yasaya (peygambere) mutlak itaati gerektiren "eylemsel ve hukuki bir teslimiyet" olduğunu, bu itaat olmadan imanın ontolojik olarak geçersiz sayılacağını vurgular.

        yuhakkimûke (يُحَكِّمُوكَ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi düzeltmek amacıyla engellemek, atın ağzına gem vurarak onu yönlendirmek, sağlamlaştırmak ve karar vermek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tef'il babında (tahkim) kullanılmasının, uyuşmazlık anında birini mutlak hakem (yargıç) tayin etmek ve onun otoritesini şartsız kabul etmek anlamına geldiğini açıklar. Patricia Crone, "seni hakem tayin etmedikçe" ifadesini Geç Antik Çağ kabile toplumları bağlamında inceler; bu emrin, Medine'deki bedevi, çok merkezli ve intikama (kan davasına) dayalı kabile içi hakemlik kurumlarını lağvederek, yerine Hz. Muhammed'in şahsında tecessüm eden evrensel, ilahi ve tek merkezli bir anayasal/hukuki devlet otoritesi inşa ettiğini teyit eder.

        şecere (شَجَرَ)

        İbn Fâris, ş-c-r kökünün "birbirine girmek, karışmak, iç içe geçmek" anlamına geldiğini, ağaç dallarının birbirine girmesinden dolayı ağaca da (şecer) bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanların arasındaki anlaşmazlıkların, düşmanlıkların ve kavgaların, tıpkı ağaç dalları gibi içinden çıkılmaz bir şekilde kördüğüm olması (teşacür) durumunu mecazen nitelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ihtilaflar için "şecere" (ağaç gibi birbirine giren) fiilinin kullanılmasının muazzam edebi ve sosyolojik dehasını analiz eder; toplumsal kavgaların basit bir fikir ayrılığı değil, kökleri derine inen, dalları birbirine dolanarak toplumun enerjisini boğan "karmaşık, kaotik ve karanlık bir orman/kördüğüm" olduğunu, bu düğümü ancak mutlak nebevi adaletin (hükmün) kesip atabileceğini detaylandırır.

        haracen (حَرَجًا)

        İbn Fâris, h-r-c kökünün "darlık, sıkıntı, ağaçların çok sık olduğu ve içine girilemeyen dar, karanlık orman" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel darlıktan ziyade, insanın kalbinde/zihninde hissettiği psikolojik boğuntuyu, şüpheyi, itirazı ve içsel direnişi ifade ettiğini açıklar. Gabriel Said Reynolds, "içlerinde hiçbir sıkıntı/darlık (harac) duymadan" vurgusunun psikolojik sınırlarını inceler; hukuki itaatin sadece dışsal bir eylem (mahkeme kararına zorla uymak) olamayacağını, kalpte en ufak bir isyan, kırgınlık veya "keşke" hissi kalmaması gerektiğini belirterek, Kur'an'ın imanı dışsal bir yasallıktan (legalizmden) çıkarıp tam bir ruhsal entegrasyona (kalp temizliğine) bağladığını tesciller.

        kadayte (قَضَيْتَ)

        İbn Fâris, k-d-y kökünün "bir işi kesin olarak bitirmek, kesip atmak, hükme bağlamak ve tamamlamak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ihtilaflı bir meselede her türlü şüpheyi bitiren, geri dönüşü olmayan son ve bağlayıcı hukuki kararı (kaza/hüküm) ifade ettiğini belirtir.

        yusellimû (وَيُسَلِّمُوا)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün "her türlü hastalıktan, kusurdan ve afetten salim olmak, barış, itaat ve teslimiyet" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendi iradesini, itiraz hakkını ve gururunu bütünüyle üst bir otoriteye hiçbir pürüz bırakmadan devretmesi eylemini tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin (teslim olmanın) İslam kelimesinin de kökenini oluşturduğunu ve ontolojik merkezde yer aldığını analiz eder; itaatin (yusellimû) sadece Allah'a değil, bizzat Allah'ın yeryüzündeki hukuki temsilcisi olan peygambere (senin verdiğin hükme) yöneltilmesinin, İslam'ın itaati göksel ve soyut bir tanrı inancından çıkarıp doğrudan peygamberin şahsına duyulan pratik, somut ve mutlak bir siyasi/hukuki sadakate eşitlediğini detaylandırır.

        teslîmâ (تَسْلِيمًا)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün mastarı olup, eylemin kendisini pekiştiren ve mutlaklaştıran bir anlam taşıdığını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonunda "teslim olurlar" fiilinin hemen ardından "teslimiyetle" (teslîmâ) şeklinde mef'ul-i mutlak (pekiştirici mutlak nesne) formunun kullanılmasının gramatik ve teolojik ağırlığını analiz eder; bu yapının, itaatin yarım yamalak, tereddütlü, şartlı veya asgari düzeyde olamayacağını; zihinsel, ruhsal ve bedensel olarak "kusursuz, kayıtsız şartsız ve tam bir varoluşsal teslimiyet" haricindeki hiçbir tavrın iman olarak kabul edilmeyeceğini belirten nihai ve keskin bir mühür olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X