Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 59. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû atî’û(A)llâhe veatî’û-rrasûle veulî-l-emri minkum(s) fe-in tenâza’tum fî şey-in feruddûhu ila(A)llâhi ve-rrasûli in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi al-âḣir(i)(c) żâlike ḣayrun veahsenu te/vîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu'l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah'a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.

      Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin sizden olan ulu'l-emre de. Şayet, "Allah Teala kendisine, Resulullah'a ve yöneticilere itaat etmeyi müminlere nasıl tahsis etmiştir, oysa ki sözkonusu emir bütün mümin ve kafirlere yöneliktir?", diye bir soru sorulunca buna şöyle cevap verilir: Üç sebepten dolayı böyledir. Birincisi şudur: Hükümdarlar bir konuda hitapta bulununca, şeref ve mecd sahibi olan ve hitaplarına en çok kulak veren ve sözlerine en çok saygı gösterenlere hitap ederler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Kraliçe şöyle dedi: "Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın"; "(Danışmanlarına dönerek): Beyler! Hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz? diye sordu". Hükümdarlar şeref ve üstünlük sahibi, emirlerine en çok itaat eden kimselere hitap ederler. Buna göre, itaat etme hitabı bütün insanlara yönelik olsa da Yüce Allah, müminlere hitapta bulunarak kendisine ve Resulüne itaat etmelerini emretmiştir.

      İkincisi, itaat hitabının özellikle müminlere mahsus olma ihtimali vardır, çünkü kafir, öncelikle O'na itaatte bulunmaya inanmakla muhataptır. Şayet kafir, bu hitabı kabul ederse başka hitaplarla da muhatap olur. Mümin ise Rabbine ve O'nun Resulüne itaat etmeye inanmış olduğu için, Allah'ın hitabı sadece öylelerine yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir.

      (Üçüncüsü,) ilahi hitabın müminlere tahsis edilmesi, Cenab-ı Hakkın, devlet yetkililerine itaati emretmesi sebebiyle olabilir; ta ki O'nun -mürnin olmaları şartıyla- devlet adamlarına itaati emrettiği bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir.

      Şunu da belirtmek gerekir ki bu ayet-i kerimede Allahtan başkasına itaat etmenin caiz olduğunu gösteren delil vardır, çünkü başkasının emri ile iş gören herkes ona itaat etmiş olur. İtaat, emri yerine getirmek demektir. İbadet ise bir şeyi bütün varlığıyla gerçekten Allaha tahsis etmektir. Zira her şey bütünü ile gerçekten Allahtır, ondan herhangi birinin değildir. Bunun içindir ki Allahtan başkasına ibadet edilmesi caiz değildir. Bununla birlikte Allahtan başkasına itaat edilmesi mümkündür, çünkü belirttiğimiz gibi, itaat bir emri yerine getirmektir, ibadet ise böyle değildir, bu sebeple itaatla ibadet birbirinden ayrılmıştır. Şu var ki Hz. Peygamber'e itaat Allaha itaat gibidir; çünkü ona, Allah'ın emriyle itaat edilir, dolayısıyla müslümanların Hz. Peygamber'e itaati Allaha itaattir.

      İtaat konusuna şöyle yorumlar da yapılmıştır: Allaha itaat edin farzlarında Ona, Sünnetinde Resulüne itaat edin demektir. Yine Allaha itaat edin Kitabında size verdiği emir ve yasaklar çerçevesinde; Resule itaat edin Sünnetinde size yönelik emir ve yasaklarda.

      Ulu'l-emr terkibinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunlar devlet emirleri, yani kumandanlardır, fakihler ve alimlerdir yahut hayır sahipleridir. Ulu'l-emr askeri kıtaların başına getirilenler anlamına gelme ihtimali de vardır. Nasıl olursa olsun, kim olursa olsun, bu beyanda, devlet görevine ancak ilim ve basiret sahibi kimselerin atanacağını gösteren deliller vardır, askeri kumandanlar yahut diğerleri. Çünkü aziz ve celil olan Allah onlara itaati emretmiştir; bilgi ve basireti olmayan hiçbir kimseye itaat emredilmez. Daha önce geçen "İnsanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmeniz..." mealindeki ayet, emir sahiplerinin devlet adamları olduğunu gösterir. Çünkü Yüce Allah, birinci ayette hükümdarlara adaletli olmayı emretti, halka da verdikleri hükümler ve emirlerde onların sözlerini benimseyip itaatte bulunmalarını buyurdu. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledilen hadiste şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Başınıza burnu ve kulağı kesik Habeşli biri emir tayin edilse bile Allah'ın Kitabını uyguladıkça dinleyin ve itaat edin; aranızda, dinleyin ve itaat edin". İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: Allah'a karşı asi olmayı emretmedikçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı konularda, kişiye düşen görev işitip itaat etmektir. Kendisine, Allah'a karşı asi olması emredilen kimsenin benimseme ve itaatte bulunma yükümlülüğü yoktur.

      Bu kısmı izleyen ilahi beyan devlet ricalinin fakihlerden ibaret olduğunu göstermektedir: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve Resulüne götürün; ilmi tartışma alimler arasında olur. Sanki Yüce Allah -en doğrusunu Allah bilir ya- ayet-i kerimenin devlet ricali kısmında, onlara itaat edilmesini, fakihlere de ihtilafa düştükleri konuları Allah'ın Kitabına ve Peygamber'in Sünnetine götürmelerini emretmiştir. Dolayısıyla bu ayetin iki manaya ihtimali vardır: En doğrusunu Allah bilir ya, halka düşen görev devlet yöneticilerinin verdikleri hükümlere itaat etmek, devlet adamlarının görevi de alimlerin verdikleri fetvaya uymaktır. Bu neticeyi Cenab-ı Hakkın şu beyanı açıklamaktadır: "Bununla beraber, müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir". Şayet müminlere alimlerin sözlerini benimsemek gerekli olamasaydı, kavimlerini uyarmak da alimlere gerekli olmazdı.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede Rafizilerin (Şiiler) devlet başkanlığı konusundaki sözlerini iptal etmeye yönelik delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, Allaha itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu'l-emre de, diye buyurmuştur. Buradaki ulu'l-emr üç gruptan başka biri olamaz: Ya devlet adamları, ya fakihler veya Şiilerin iddia ettiği kendilerine özgü imam. Eğer ulu'l-emr konusunda kastedilen anlam fakihler veya devlet adamları ise Şiilerin niteliklerini belirttikleri imam anlamına gelme ihtimali ortadan kalkar. Ayrıca onların sözkonusu ettikleri kişinin de imam olması mümkün değildir, çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve peygamberine götürün. Onlara göre belirledikleri imama itaatte bulunmak farzdır, aralarında tartışma bulunmakla birlikte imama muhalefet mezheplerince küfürdür. Şayet durum onların dedikleri gibi olsaydı -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenab-ı Hak tartışma konusunda hüküm vermesi için (Allaha ve peygambere götürün emri yerine) imama götürün, diye buyururdu. Çünkü buna muhalefet eden kimse küfre girer. Halbuki O, tartışılan hususu Allah'ın Kitabına ve Resulünün Sünnetine götürülmesini emretmiştir. Bu durum, herhangi birine ait söz ve emrin Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözüne denk gelemeyeceği göstermiştir. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve peygambere götürün. Denildi ki Allaha (الله) demek Allah'ın Kitabına ve hayatta ise Resulüne, vefat etmişse onun Sünnetine götürün demektir. Bazıları da içtihadı iptal etmek, Allah'ın Kitabı ile Resulünün Sünnetinde nas olarak bulunmayan görüşleri terk etmek için bu ayeti delil getirmiştir. Onlar şöyle demektedir: Bu tür problemlerin durumunu Yüce Allaha ve Resulüne bırakırız. Bize göre bu görüş isabetli değildir. Ayetin iki türlü yoruma ihtimali vardır. Birincisi şudur: Problem Hz. Peygamber'in döneminde ortaya çıkmışsa Resulullaha götürülmesi ve ona sorulması gerekir, bu durumda içtihat ve şahsi görüş kullanılmaz. Fakat tartışma Resul-i Ekrem'in vefatından sonra meydana gelmişse problemin çözümü sırasıyla Allah'ın Kitabında yahut Hz. Peygamber'in Sünnetinde veya müslümanların icmaında aranır. Şayet bunların birinde hüküm bulunursa alınır, bulunmazsa içtihatla hüküm verilir.

      İkincisi müctehit, şayet Allah'ın Kitabında ve Resulullah'ın Sünnetinde araştırıp da "Kitap veya Sünnette şöyle şöyle bir hüküm buldum, bu olay aynı hükme benzemekte ve onun niteliğini taşımaktadır derse bu şekilde olayın hükmünü Allah'ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine götürmüş olur, çünkü ortaya çıkan olayı Kitap ve Sünnette bulunan hadiseye benzetmiştir. Tefsirini yapmaya çalıştığımız ilahi beyanın yorumu, anlattığımız husus olunca muhalif fikir sahiplerinin bize karşı kullanacakları kesin bir delilleri mevcut değildir. Ayet-i kerimede icmaı delil kabul etmeye yönelik bir işaret vardır. O da Cenab-ı Hakkın şu beyanıdır: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve peygamberine götürün. Cenab-ı Hak, anlaşmazlık ortaya çıkınca meseleyi Allah ve Resulüne götürmeyi emretmiştir, fakat icma olunca böyle bir emir vermemiştir. Bu da bir konuda tartışma olmaksızın icma oluşunca, Kitap ve Sünnete tevdi edilen hükme başvurmanın gerekli olmadığını göstermektedir.

      Yine bu ayette, Kitap ve Sünnette beyan edilen hükme başvurulduğu takdirde ona ulaşılabileceğini gösteren delil vardır, çünkü, hükme ulaşılamayacaksa, yahut hüküm onlarda bulunmuyorsa konuyu Kitap ve Sünnete götürmenin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "İçlerinden haberin anlam ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı". Ancak Kur'an ve Sünnette olan hüküm çıkarılabilir. Bu da bütün olayların hükmünün şu iki kaynakta, yani Kur'an ve Sünnette zikredilmiş olduğunu gösterir. Şayet bu iki kaynağa bakarak ve araştırarak bir çıkış yolu bulunmamış olsaydı problemlerin sözkonusu iki kaynağa götürülmesi emrinin bir anlamı olmazdı. Şu da var ki eskiden olmuş bitmiş her olay hakkında nas bulunmayınca içtihat etmek gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu da iki kaynakta bulunan hükümleri çıkarmak için araştırma yapmanın lüzumlu olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Bu ilahi beyanda, özellikle bütün müminlerin ayetin kapsamına girmesinin gerekliliği ifade edilmektedir. Ayet, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi, beyanın, üstün ve şerefli kimselere hitap ettiğidir. Hükümdarların, devlet işlerini yürütürken izledikleri yol buna uygundur. Onlar halkın ileri gelenlerinin ve ülke sakinlerinin memleket işlerine katılmasını isterler. Nitekim bu hususa işaret eden birçok ayet-i kerime vardır: "(Sebe melikesi:) Beyler! dedi". Süleyman aleyhisselam da: "Beyler!" demiştir. Firavun da: "Beyler!" demiştir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Onlardan sonra Musa'yı, Firavun ve yakın çevresine mucizelerimizle gönderdik" ve buna benzer ayetler. Bahsimiz olan konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, müminler çeşitli davranış ve yasakları bildikleri için kendilerine: Allaha itaat edin denilmiştir ve sözü edilen diğer hususlar. Çünkü onlar, kendilerine kime yönelik emir ve yasağa tabi tutulduklarını biliyorlardı, fakat kafirlerin, kime yöneltildiklerini bilmiyorlardı, bu sebeple hitap, anılan müminlere tahsis edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, kafirler Allah'ı (mabud) ve O'nun Resul'ünü inkar ettiler, dolayısıyla hitap bu konuda bilgisi olanlara yapılmıştır. Bununla birlikte müminlere yapılan bu hitabın dini hükümlere dair olması muhtemeldir. Oysa bunlar kafirler için gerekli değildir. İşte bu sebeple anılan şekilde hitap yapılmıştır.

      Dördüncüsü, Cenab-ı Hakkın müslüman devlet adamlarını hitaba dahil etmesidir, kafirlerin onlara itaatte bulunması gerekli değildir. Bu sebeple emri inananlara tahsis etmiştir. Aslında ayetle kastedilen şey, bizden olan yöneticilere itaati açıklamaktır. Aksi takdirde, onların Allah'a ve Resulullah'a imanı zaten sabit olmuştu. Ne var ki ayette zikredilen itaatler bir araya getirilmiştir, ta ki devlet adamına itaat etmekle de Allah'a itaatin gerçekleştiği bilinmiş olsun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Burada zikrettiğim hususları açıklayan delillerden biri de şudur: "İlah" kavramının anlamı bilen herkesin O'na itaatla görevli olduğunu anlar. Çünkü Arapların her tapılan varlığa ilah adını verdiklerini o da bilmektedir. Araplardan ilah kelimesini bilen herkes, onun ibadet edilen yüce varlık olduğunu bilir. Bunun yanında O'nun, kendisine yönelik iyilik ve nimetleri bilen kimse O'na, şükür ve itaatin gerekli olduğunu bilir. Bir de Resulullah'ı bilen kimse ona itaatin Allah'a itaat olduğunu bilir, çünkü Resulullah Allah'a çağırır, O'nun emri ve yasağından hareket ederek emreder ve yasaklar. Zaten Resul-i Ekrem, Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir elçidir. Allah'ı ve Resulullah'ı bilen herkes, devlet adamlarına itaat etmenin gerekli olduğunu bilmez, çünkü Allah'ı ve Resulullah'ı akli delillerle bildikleri gibi bunu bilemezler. Bu sebeple Yüce Allah yöneticilere itaatin Allah'a ve Resulullah'a itaat olduğunu bu ayette açıklamıştır. İşte bu, icmaın delil kılınmasının ve (halkı temsil eden) yöneticilere uyan kimsenin Allah'a itaat etmiş sayıldığının kanıtıdır. Çünkü Cenab-ı Hak yöneticilere itaati kendisine itaat kabul etmiştir. Buna göre yöneticiler (ulu'l-emr) icmaı temsil eder.

      Şu ilahi beyanlar, Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin konumunu gösterir: "Kim Resulullah'a itaat ederse Allah'a itaat etmiştir". "Hayır, Rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar". Cenab-ı Hak, bu ikinci ayette Resulullah'ın verdiği hükümden dolayı içinde sıkıntı duyan kimseyi, iman hükmünü yok etme noktasında, Allah'ın verdiği hükümden sıkıntı duymuş konumunda zikretmiştir. "Biz hangi elçiyi göndermişsek, sadece Allah'ın izni ile ve itaat edilsin diye gönderdik" mealindeki ilahi beyan da aynı konumdadır. Yani Allah Teala'nın emri ile kulların Resule itaat zorunluluğu olsun diye. Çünkü Resule itaat Allah'a itaattir. Yahut Allah'ın izni ve emri ile Resule itaat Allah'a itaat olsun diye. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Ulu'l-emrin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bilindiği üzere onlar din işlerini yönetmek kendilerine ait olan kimselerdir, bunlara ait hususlar onların görüşlerinden hareketle ortaya çıkar. Onlar, ayetin kapsadığı kimselerdir. Bu ayetlerde onlarla amaçlanan hususların bilinmesine dair yeterli bilginin bulunduğunu düşünüyorum. O ayet de şudur: "Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Halbuki onu Resulullah'a ve aralarından yetki sahibi kimselere götürselerdi, içlerinden haberin anlam ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı". Yüce Allah, kendilerinde hüküm çıkarma mahareti bulunan ve onlara havale edilen hususlarda bilgi sahibi olduklarına şahitlik ettiği kimseleri ulu'l-emr yapmıştır. Sonuçta böylelerinin, delillerden hüküm çıkarma ve din işlerini yürütmekle tanınan fakihler olduğu ortaya çıkmıştır. Burada ayrıca fakihlerin, üzerinde ittifak ettikleri konularda isabet ettiklerine de işaret vardır, çünkü genel olarak onların ilim sahibi olduklarına şahitlikte bulunulmuştur. Cenab-ı Hakkın, "Siz ümmetin en hayırlısı oldunuz" anlamındaki beyanı ile "İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye, sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık" mealindeki beyanı bunun hakkındadır. Sonra gerçeğe şahitlikte bulunma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma işi de alimlere has kılınmıştır. Bununla, bu konudaki yetkinin alimlere ait olduğu ortaya çıkmıştır. Alimler bir şeyin emredildiği yahut yasaklandığı konusunda görüş birliğine vardıklarında bunun, Allah Teala nezdinde böyle olduğu noktasında bir icma oluşur. Alimlerin, bütün halk kitlesine ve onlardan sonra gelenlere gerçeğin şahidi, olmaları mümkündür. Hakkında icma olan işlerden biri de halk arasında mübtela olacak derecede cereyan edip insanlar tarafından yapılmakta olan ve (alimler, devlet adamları gibi) özel kişiler nezdinde gizli kalma ihtimali olmayan işlerdir. Davranışlarını değiştirmedikleri ve başka bir davranışla karşılaşmadıkları müddetçe sözü edilen seçkinler nezdinde hüküm devam eder. Askeri komutanlar, yönettikleri işler hakkında basiret sahibi olup dini hüküm ve fetvayı bildikleri sürece bu görevlerini sürdürmelidir, çünkü onlar yetki sahibi kılınmıştır. Biraz önce zikredilen kimselerin de alimlerden ibaret olduğunu şu ilahi beyan desteklemiştir: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve Resulüne götürün. Herhangi bir problem ve ihtiyaç ortaya çıktığı takdirde, halkın konuyu ulu'l-emre götürme hakkının bulunduğu bu ilahi beyanla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu meselenin alimler arasındaki ilmi tartışmanın çerçevesine girdiği anlaşılmıştır. Bu husus, Şiilerin, ayette yer alan ulu'l-emrin, kendilerinin niteliklerini belirlediği imamdan ibaret olduğu, ayrıca ulu'l-emrin her türlü yöneticilerin ve benzerlerinin ulu'l-emir olduğunu ileri sürenlerin görüşlerini geçersiz kılar. Ulu'l-emir her türden ilim sahipleridir, ta ki aralarında ilmi tartışma olabilsin. Oysa Şiilerin imamı tektir, ilmi tartışmanın da bir anlamı yoktur. İlmi tartışma ancak düşünmek, araştırmak ve görüş bildirmekle olur, usul ve furuu bilmeyen halk kesiminin bunda bir yeri yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      O'nu Allah'a ve peygamberine götürün. Bu ilahi beyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir topluluk şöyle demiştir: Sanki "bu konuda işi Allah'a ve Resulüne bırakın, içtihatla uğraşmayın. Nitekim Allah Teala: "Bir şey hakkında ihtilafa düştüğünüz zaman onun hükmü Yüce Allah'a aittir" diye buyurmuştur. Bir de fikir ayrılığı Kitap ve Sünnet'te vukû bulmuştur; artık bu iki kaynaktan çözüm nasıl istenir, oysa ki tartışmalar bunun üzerine ortaya çıkmıştır! Bazıları da şöyle demiştir: İhtilaf, O'nu Allah'a ve Resulullah'a götürün mealindeki ilahi beyanın tevilinde vaki olmuştur; yani bu beyanın zahirine götürün, tevil etmeyin, aksi takdirde ihtilafa düşersiniz, çünkü biraz öncesindeki anlaşmazlık tevil üzerine olmuştur. Başka bir grup alim de şöyle demiştir: Bu durum Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde idi, ta ki probleme ait hüküm ve gerçek ortaya çıksın. Dolayısıyla ulu'l-emrin tartıştığı ve hiç bir kimsenin, açık bir çözüm olmaksızın beyanın zahiri ile amel etmesi caiz değildir. O günün mükellefleri için gerçeğin açıklanmasına ulaşmak imkan dahilinde, işte onlar bu ilahi beyanla emr olunmuştur. Bununla birlikte, insanların ihtiyaç duyduğu bütün hususların, yeterince beyan edilmediği bir dönemde, tartışma içinde olmak caizdir. Çünkü o dönem, şer'i hükümlerin ortaya çıkış zamanıydı, naslardan birinin diğerini yürürlükten kaldırma ve ahkamın değiştirilme ihtimalinin bulunduğu dönemdi. Bu durumda ihtilaf halindeki müctehitlerin görüş ayrılığının çetin olmasının yanı sıra problemin aslına ait hükmün henüz gelmemiş bulunması şüphesi taşıdıkları ve meselenin hükmünü içeren nassın kendilerine ulaşmadığı da söylenebilir. Bu durumda sorunu, Allah'ın ve O'nun elçisi Muhammed aleyhisselamın hükümlerine kıyas etmek gerekli olur. Ondan sonraya gelince, Cenab-ı Hakk, olacağını bildiği bütün olayların esaslarını ilahi beyanla tamamlamıştır. Çünkü bu ölçüde bir açıklama yapılmamış olsaydı üstesinden gelinmesi mümkün olmayan bir tartışma devam edip gider, o konuda herhangi bir hüküm vermek mümkün olmaz ve nastan temeli bulunan bir olayın hükmünün buna baş vurulmak suretiyle çözülebileceği bilinmezdi. Bunda ise risalet müessesesine ihtiyaç hissettiren bir durumun pekiştirilmesi mevcuttur. Şu da var ki sahabenin tamamı ve onlardan sonra günümüze kadar gelen alimler, olaylar hakkında konuşmuş, bunun yanında o olaylarla ilgili nazil olan bir delilin bulunmadığına dair hiçbirinden bir söz sadır olmamıştır. İşte bu, her olayın temel delilinin açıklanmış olduğuna dair bir icma haline gelmiştir, artık bize düşen görev bu asılları araştırmaktan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Hükmün bir kimseye havale edilmesinin hareket noktası, onu bilen ve açıklama gücü bulunan kimseye havale edilmiş olmasıdır. Şayet amaç sadece tartışmaktan ibaretse meseleyi Allah'a havale etmek ve o konuda içtihada hükmetmeyi bırakmak gerekir. Bu durumda da o meselenin hükmüne dair bilgi edinmek imkan dahiline girmez; olsa olsa sözü edilen hükme ihtiyaç duyulmayan bir dönemde vuku bulur ki o da, kıyamet günüdür. Bilindiği üzere şayet kişi, meseleyi Hz. Peygamber'e götürmüş olsa, Resulullah, onu her çirkin şeyin ve fesadın temeli olan sürekli kavgaya sebep teşkil edecek bir halde bırakmazdı. Allah Tealaya havale edilen konuda da durum aynıdır. Cenab-ı Hak, meydana gelecek bütün olayları ve insanların muhtaç olduğu her şeyi bildiğine göre ortaya çıkan bütün problemler O'na havale edilir, O'nun da gereken hükmü vermesi lazım gelir. Çünkü aziz ve celil olan Allah "onun hükmü Allah'a aittir" buyurmuştur. Şayet O, bu hususta hüküm vermemişse demek ki hüküm kendisine ait değilmiş, yani o konuda Allah'a ait bir hüküm yok demektir. İşte ifade ettiğim şekilde bu hususlar beyana dahil olması gerekince, içtihat (yani ilahi beyanın anlamına ulaşma çabası) gerekli olur.

      Şimdi, eğer açık bir tartışma sırasında gerçeğin bilinmesine dair, muhtemel yorumlardan en doğrusu, delil aranmadan ortaya çıksaydı, anlaşmazlık meydana gelmezdi. Çünkü açık olan hüküm onların önündedir, delil olmadıkça hiç kimsenin onu bırakması ihtimal dahilinde değildir. Ayrıca bütün yöneticilerin (ulu'l-emr), o konuda tevil yapması suretiyle zahir hükümden vazgeçmenin gereği ortaya çıkardı. Böylece o meseleye ait delilin istenen bir şey olduğu -şayet insaf sahibi ve düşünme kabiliyeti verilen kimseler iseler, ayrıca imamlardan bir fırkaya hüsn-i zanda bulunmaktan vazgeçen kimseden iseler- bu hükme vakıf olurlar. Çünkü bu kimselerin görüşü, olayların hepsinin kesin bilgi ile sabit olmasını gerektirir. Bu sebeple onlara ait hükümlerin naslarda bulunduğu ortaya çıkmıştır; nasların zahir ile değil, manalarla ilgili oluğu da.

      Şunu da belirtmek gerekir ki birden fazla anlama ve farklı yorumlara açık olan naslarda, lafzın görünen anlamıyla amel etmek ümmet arasında tartışmalı bir husustur. Tartışma durumunda ise tercih edilebilecek delil veya yoruma döndürme emri vardır. Bu sebeple, doğruluğu sabit olmayan görüş veya delillere atıfta bulunmak isabetli değildir. Şöyle ki, görünen anlama bağlı hükümde, zahir denilince dilin gerektirdiği anlam yahut da alışılagelen anlayış kastedilir. "Yüzlerinizi yıkayın" mealindeki ilahi beyan böyledir ki hangi şeyle yıkanırsa yıkansın, sözlükteki yıkama anlamı gerçekleşmiş olur. Ancak insanların kullanımında hangi şeyle yıkanılması adet ise o anlaşılır, böylece hitap da ona çevrilmiş olur; alışılmış olan zahiri anlam dilde zahir olan anlamdan önde tutulur; dile bağlı olarak verilen manayı açıklayıcı bir delil oluncaya kadar alışılmış olan anlam devam eder. Yahut dilde kullanılan mananın aynı zamanda mutad ise bu durumda benimsenen dil yerine geçer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      [Tekrar edelim ki] bir delil olmaksızın anlaşılagelen anlamı tartışmak veya ondan vazgeçmek muhtemel değildir. Ancak elimde delili bulunan kimsenin görüşü bağlayıcı kabul edilir, ondan önceki uygulama ise terkedilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Bu ilahi beyan hakkında üç farklı yorum yapılmıştır. Emrettiği şeylerde Allah'a, tebliğ ettiği şeylerde Resulullah'a itaat edin. Farz kıldığı şeylerde Allah'a itaat edin, Sünnet kıldığı hususlarda Resulullah'a itaat edin. İndirdiği ve Kitap'ta beyan ettiği hususlarda Allah'a itaat edin, açıklama yaptığı hususlarda Peygamber'e itaat edin. Dilde bilindiğine göre itaat, emredilene uymakla oluşur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise emrettiği bütün hususlarda kendisine itaat edilmesi gereken bir kimsedir, evet bu hususta itaat edilmesi lazımdır. Onun emri -kendisine ait olduğu sabit olunca- Allah Teala'nın emridir, ona itaat Allah'a itaattir. Onun beyanıyla hususilik, umumilik ve nesih gibi hususlar oluşur; farz, edep gibi bütün hükümler onunla ortaya çıkar. Resulullah'ın dilinden çıkan beyan, tevil veya değiştirme Allah Tealanın sayesinde ondan çıkmıştır. Aziz ve celil olan Allah ile Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem arasında ayırım şüphe doğurabilir ve ayrılık vehmettirir, Allah Teala kendisine muhalefette bulunacak bir elçi göndermekten pek yücedir. Yardım ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür.

      Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir bu daha hayırlıdır. Yani Allah'a ve peygambere götürmek daha hayırlıdır. Bu daha hayırlıdır, yani mümkün olduğu kadar anlaşıp birleşmek, ayrılıktan daha hayırlı ve övgüye daha layıktır. Sonuç bakımından en güzelidir, yani akıbet. Sonuç bakımından en güzelidir, haber bakımından en güzeldir. Hafsanın mushafında "zalike hayrun ve ahsenu sevaben" (ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ ثَوَابًا) şeklindedir. İbn Abbas'tan da: "zalike hayrun ve ahsenu te'vilen" (ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً) cümlesi hakkında: "Kur'an tevil bakımından en güzel olandır" dediği rivayet edilmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak, huzur bulmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın kalben bir hakikati onaylaması ve kendini o otoritenin güvencesine teslim etmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ayetteki emirlerin (itaatin) başlangıcında yer alan iman kavramını sosyo-politik bir zeminde analiz eder; imanın salt bilişsel bir kabul değil, Allah ile girilen mutlak bir "güvenlik sözleşmesi" olduğunu, dolayısıyla hukuki ve siyasi itaatin bu ontolojik sözleşmenin (imanın) zorunlu bir pratik uzantısı olduğunu detaylandırır.

        etî'û (أَطِيعُوا)

        İbn Fâris, t-v-a kökünün "kendi rızasıyla boyun eğmek, uymak, zorlamasız ve istekli itaat" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin (kerhen/zorla) zıddı olduğunu, kişinin meşru bir otoritenin emrine sevgi, saygı ve dini bir bilinçle, kendi özgür iradesiyle tabi olmasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu emir fiilinin gramatik dizilimini ve siyasi teolojisini analiz eder; "Allah'a itaat edin" ve "Peygambere itaat edin" şeklinde fiilin iki kez mutlak olarak tekrarlandığını, ancak "ulu'l-emr" (yöneticiler) için fiilin tekrar edilmeyip peygambere atfedildiğini belirterek, Allah ve elçisine itaatin "mutlak ve şartsız", siyasi otoriteye itaatin ise ancak bu ikisinin çizgisine (hukukuna) uyması şartına bağlı "göreli/şartlı" bir itaat olduğunu vurgular.

        uli'l-emri (وَأُولِي الْأَمْرِ)

        İbn Fâris, v-l-y (veya u-l-v) kökünden gelen "ulî" (sahipleri/ehli) kelimesi ile e-m-r kökünden gelen "iş, durum, buyruk" kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, toplumun idari, siyasi veya ilmi işlerini yönetme yetkisini elinde bulunduran otorite sahiplerini tanımladığını aktarır. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'ın kabileci ve imparatorluk yapıları bağlamında bu kavramı inceler; Kur'an'ın "ulu'l-emr" kavramıyla, din ve devlet ayrımının olmadığı bir dönemde, toplumsal düzeni sağlayan pragmatik ve fiili siyasi/askeri liderliği (halifeleri, komutanları) meşru bir kurumsal zemine oturttuğunu, ancak onların otoritesini mutlaklaştırmayıp ilahi şeriatın altına hapsettiğini teyit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin tekil (veli'l-emr) değil de çoğul (ulî/sahipleri) formda gelmesinin felsefesini analiz eder; İslam'ın siyasi aklında yönetimin diktatöryal tek bir şahsa değil, istişareye (şuraya) ve ortak akla dayalı, ehliyetli bir "heyete/kadroya" (ulu'l-emr) dayandığını detaylandırır.

        tenâza'tum (تَنَازَعْتُمْ)

        İbn Fâris, n-z-a kökünün "bir şeyi yerinden söküp çıkarmak, çekmek, şiddetle almak ve husumet" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (müfâale/tefâul babında) karşılıklı olarak tarafların bir meseleyi kendi tarafına doğru çekiştirmesini, aralarındaki bağların kopma noktasına geldiği derin hukuki ve siyasi anlaşmazlıkları (niza/çekişme) nitelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik ve sosyolojik ağırlığını inceler; sıradan bir fikir ayrılığının ötesinde, toplumun dokusunu (kardeşliği) parçalayan, enerjiyi tüketen ve devleti içten içe "söküp atan/kökünden çeken" (neza'a) yıkıcı bir iç kriz ve kaos halini tasvir ettiğini vurgular.

        şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek, dilemek ve varlık sahnesine çıkmış her türlü nesne/durum" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hacmi, değeri veya türü ne olursa olsun var olan varlığı veya eylemi nitelediğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, çekişmeye konu olan meselenin büyüklüğünün veya küçüklüğünün bir öneminin olmadığını, her türlü uyuşmazlığın aynı yargı mekanizmasına tabi olduğunu belirten kapsayıcı bir dilbilimsel genelleyicidir.

        feruddûhu (فَرُدُّوهُ)

        İbn Fâris, r-d-d kökünün "bir şeyi geldiği yere geri çevirmek, aslına döndürmek, iade etmek ve reddetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bozulan bir durumu, çözümsüz kalan bir meseleyi asıl merkezine ve hakemine havale etmek manasında kullanıldığını açıklar. Gabriel Said Reynolds, "onu Allah'a ve peygambere döndürün" şeklindeki emrin, erken dönem İslam toplumunda anayasal bir çerçeve (Medine Vesikası) oluşturduğunu analiz eder; toplumdaki iç çatışmaların (tenâzu) çözümünde kabile örflerinin, kan davalarının veya güçlünün iradesinin değil, yazılı ilahi metnin (Kur'an) ve nebevi otoritenin "Yargıtay/nihai temyiz makamı" (radd eylemi) olarak kurumsallaştırıldığını detaylandırır.

        el-âhıri (الْآخِرِ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "öne geçmenin zıddı olarak geride kalmak, sonradan gelmek ve son" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, zamanın veya varoluşun nihai evresini tanımladığını belirtir. Ahiret gününe işaret eder. Yöneticilere itaat ve adaleti sağlama prensiplerinin ahiret inancıyla (hesap verme korkusuyla) birbirine bağlanması, hukukun uygulanabilmesi için vicdani ve eskatolojik bir yaptırım gücünün zorunlu olduğunu tesciller.

        te'vîlâ (تَأْوِيلًا)

        İbn Fâris, e-v-l kökünün "geri dönmek, sığınmak, bir şeyin aslı, kökeni ve bir eylemin varacağı nihai sonuç" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir metnin görünmeyen anlamını açığa çıkarmak veya bir işi hedeflenen en doğru, en sağlam aslına/gayesine döndürmek (sonuçlandırmak) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin kapanışındaki bu kavramı (te'vil) teolojik ve pratik bir zeminde analiz eder; Kur'an'ın bu kelimeyi sadece metinleri yorumlamak (tefsir) anlamında değil, eylemlerin varoluşsal "sonucu/akıbeti" anlamında kullandığını, ihtilafları Allah'ın yasasına havale etmenin toplum için ulaşılabilecek "en güzel akıbet, en sağlam nihai varış noktası" (ahsenu te'vilâ) olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, te'vil kavramının kökenindeki "aslına döndürme" (e-v-l) vurgusunu inceler; çekişmeleri şeriata arz etmenin, bozulan toplumsal uyumu ve adaleti tekrar o hastalıksız, saf ve güvenilir "orijinal/asli" haline döndüren en mükemmel sosyolojik onarım (te'vil) metodu olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X