فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
54. Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.
55. Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter.
Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Belki onlar, Allah Tealanın, Kitap ve nübüvvet türünden verdiği üstünlük dolayısıyla, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme haset ediyorlar. Onların iddialarını reddetmek üzere Yüce Allah şöyle buyuruyor: Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik, ona haset etmediler. Peki Muhammed'e verdiği Kitap ve peygamberlik sebebiyle nasıl haset ederler, oysa o da İbrahim'in evladındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilahi beyanın anlamı böyledir.
Biz ona büyük bir hükümranlık verdik. Denildi ki Allah Teala bununla melekleri ve orduları kastetmiştir. Yine denildi ki O, Süleyman b. Davud'un hükümranlığıdır. Davud ise İbrahim aleyhisselamın soyundandı.
Yoksa onlar insanlara haset mi ediyorlar? Yani Muhammed aleyhisselama. Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı. Denildi ki çok kadından dolayı. Fakat bu haset değildir, yaptıkları bir kötüleme ve ayıplamadır. Çünkü haset, kendisinde olmayan bir şeyi başkasında görüp, o şeyin başkasının değil kendisinin olmasını temenni etmesidir, oysa onların da kadınları vardı. Şayet o var idiyse çok kadından dolayı ileri sürdükleri bir kötüleme ve yaptıkları bir ayıplamadır. Şayet sözkonusu olsaydı şöyle diyebilirlerdi: Şayet peygamber olsaydı peygamberlik, onu kadınlarla meşgul olmaktan alıkoyardı. Şöyle de diyebilirlerdi: Dörtten fazla kadınla evlilik, insanlara haram kılınmıştır, fakat kendisi dokuz, on kadınla evleniyor. Bunun üzerine onların ithamlarını reddetmek üzere Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki senden önce de elçiler göndermiş, onlara da eşler ve çocuklar vermiştik." Davud aleyhisselamın doksan dokuz eşi vardı. Yine söylendiğine göre yine Süleyman'ın 300 cariyesi ve 700 hür hanımı vardı. Kadınların çokluğu risalet ve nübüvvetin varlığına engel değildir. Kişiye çok kadınla evlenmek iki şeyden dolayı yasaklanır: Ya zulmetme korkusu yahut da haklarını vermekten aciz olması. Kendi açılarından peygamberlerin zulmetmesi sözkonusu değildir, zaten onlar kadınların haklarını yerine getiriyorlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki, Resulullah'ın özellikle dokuz yahut on kadının haklarına riayet etmesi Hz. Muhammed'in nübüvvetinin mucizelerindendir. Çünkü O, geceleyin ibadette bulunmak, gündüz de oruç tutmak, açlığa dayanmak ve peşpeşe çeşitli zorluklara tahammül göstermekle tanınmaktaydı. Halk arasında bilindiği üzere, durumu bundan ibaret olan bir kimse tek kadının bile hakkına riayet etme gücüne sahip olamaz, nerde kaldı ki on veya fazlasının hakkına riayet etsin. Davud'un yüz kadına bakması, Süleyman aleyhisselamın bin kadına bakması bu ölçüye göredir. Bu, peygamberlik alametlerindendir, çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere bu kadar çok sayıda kadının haklarına riayet etmeye onlardan başkasının gücü yetmez. Bunun gibi, İslam dinini ortaya koymak için kendisine uyan tabileri, hükümranlığı yahut fazla bir imkanı olmadığı halde İslam dini dünyaya duyurulmuş ve yine O'nun muzaffer kılınmasıyla bu kadar insan dinini benimsemiştir.
Yoksa onlar insanlara, anılan şeylerden dolayı, haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik. Bu ilahi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, şunu tartışmaktır ki, İbrahim ve ailesinin evladından olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ve ona uyanlara, Allah'ın tahsis ettiği lütuf ve ihsana nasıl hased ediyorlar? Oysa ki bu özellik İbrahim ailesinde vardı ve onlara haset etmiyorlardı. Yüce Allah'ın, Onlardan iman edenler de vardır mealindeki beyanı, bunun üzerine indirilmiştir. Yani onlardan Muhammed aleyhisselama yahut ona indirilen Kitab'a inananlar da vardır.
İkincisi, sözkonusu ayet, hasetleri sebebiyle onlardan gelen eziyetlere sabır göstermek üzere indirilmiştir. Bu durum önceden İbrahim ailesinde vardı; bunun yanı sıra onun fazileti buna bağlı olarak kıskananları ve eziyet verenleri mevcuttu, fakat onlar sabredip karşılık vermemiştir; yüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: Onlardan ona iman edenler de vardır. Yani İbrahim'e yahut ona indirilenlere veya onun ailesine. En doğrusunu Allah bilir.
Onlardan bir kısmı ona inandı. Yani Yahudilerin Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Şöyle buyurdu: Onlardan bir kısmı ona inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: Onlardan bir kısmı inandı, yani İbrahim'e kimi de ondan yüz çevirdi, yani İbrahim'den.
Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Sanki cehennem, en doğrusunu Allah bilir ya, ateşin alevlenen en büyük kısmı ve bütün alt katlarıdır. "Se'ir" (سعير) ise ateşin alevlenmesi ve yanmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kuşkusuz cehennem, sana (şeytana) uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır. Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir". Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Yani "azap olarak" anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Cehennem yeter. Yani cehennemin tam alevlenmesi yeter, zira "se'ir" alevlenmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ayetlerin Tefsirinde Ortaya Çıkan Farklı Görüşlerin Konumu
Bir ayetin tevilinde ortaya çıkan farklı görünüşlerde aslolan onun amel ve itikad açısından bağlayıcı özelliğidir. Bu bakımdan ayet bazı kısımlara ayrılır. Biri şudur: Ayet muhtevasına ait bütün görüşleri kapsayacak genişliktedir. Hepsinin kastedilen anlama dahil olma ihtimali de vardır, sadece bazısının kastedilme ihtimali de vardır. Şayet amel edilmesi gerekli olan hususlardan ise kastedilen manayı gerçekleştirecek delile ihtiyaç vardır. Sözkonusu delil kuşatıcı bir şekilde bulunursa, kastedilenin ondan ibaret olduğuna şahitlikte bulunulur. Eğer delil bulunmazsa içtihatla amel etme iznine göre kendisiyle amel edilir; ancak Şari tarafından sadece bunun kastedildiğine kesin hüküm verilmemelidir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet sözkonusu delil, amel edilmesi gerekli olmayıp sadece hakkı bilmek, inanmak ve şahitlikte bulunmaktan ibaret olan şeylerden ise, hikmetinin gereğine uygun olarak şahitlik edilir. Ancak ayet-i kerimenin başka anlamlara gelme ihtimali varsa, tercih edilenden başka bir yorumun bulunmadığı ifade edilmemelidir. Mesela: Kulların yaptıkları işlerin ardından, hususi manaya ihtimali varsa, hususilik delillerinden biri olan Allah'ın "işiten" (سميع) ve "bilen" (عليم) olduğuna hükmetmek gibi. Hikmete göre ise Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir ve bu konuda şahitlik edilir. Bu konuda özel olarak şunu kasdetti denilemez. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu beyanıdır: "Eğer boşamayı kastetmişlerse şüphe yok ki Allah işten ve bilendir". Bazıları şöyle demiştir: Sözle ifa edilmedikçe boşama vaki olmaz. Çünkü Allah Teala (biraz önceki ayette) işiten olduğunu zikretmiştir. Kişi boşamayı sözle olmaksızın yaparsa ayetteki "işiten" (سميع), sıfatı herhangi bir fayda sağlamaz. Başka bir topluluk da şöyle demiştir: Allah kulunun boşama yeminini işitendir, çünkü "ila" konuşulan bir yemin sözüdür, Allah yemini yapanın niyetini bilendir. Ayette "alim" (عليم), "semi'" (سميع) sözleri zikredildi, dolayısıyla her bir harfi bir manaya yönlendirmek gerekli olur ki bu yerde o şeyin gerçeğini ifade etsin. Şayet söz olmadan boşama vaki olsaydı Allah'ın yaptığı her işin işitilmiş olması gerekirdi. O'nun işiten olduğunu söylemek bilen olduğunu söylemeye ihtiyaç bırakmazdı. Hikmet açısından, genel akaide göre Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir. Fakat önemli olaylarda iki şekle yönelebilir. Dolayısıyla irade noktasında, kuşatmayı gerektiren bir delilin gelmesi dışında kesin hüküm vermek gerekmez. Aslında halk, ihtilaflı olmasına rağmen bununla amel etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
b) Tevilin başka bir yolu da şöyledir: Onun amel veya şahitlik konusundaki bütün uygulamaları imkan dahilinde bulunmaz; fakat bunlardan biri için sözkonusudur. Şayet o, amel hakkında ise delilini bulmak gerekir. Sözkonusu delil de iki şekilde olur. Biri, amel ve şahitliği birlikte gerektirici olmasıdır. Diğeri de sadece amel hakkını gerektirmesidir. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık. Eğer şahitlik etmesi konumunda ise, maksadı araştırma ve Allah'a teslim olma noktasında beklemek gerekir ki gerçek ortaya çıksın. Bu da arşın üzerinde istivanın Allah Tealaya nispet edilmesi ve Allah'ın görülebileceğine hükmetme konusunda olur; şöyle ki hangi davranış sayesinde görüleceğinin belirlenmesi, ihata edilemeyeceği ve benzeri hususlar açısından. En doğrusunu Allah bilir.
c) Başka bir yorum da şudur: Yorumların ancak önermelerle yapılabilmesi; bu bakımdan yorumlar önermelerin farklılığına göre değişir. Dolayısıyla, önermelerde söyleyeni bilmekten başka bir durum olmazsa, bu önermeleri bilmekle ancak onları yorumlamak caiz olur. Cenab-ı Hakkın şu beyanı bunun bir örneğini oluşturur: "O halde, önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul". Peygamber'in ne işle meşgul olduğunu bilmedikçe, hiç kimsenin, tevil etmeye hakkı yoktur. Bir de şu beyan: "Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin". Hiç bir kimsenin, bu sözü söyleyenin maksadını yahut maksadının yorumunu sorup öğrenmeye imkanı yoktur, çünkü böylesine ancak vahiy yoluyla ulaşılabilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Yahut da bu hususta söz söyleme, bir yolla ortaya çıkmasına bağlıdır. Şahitlik hakkında ise ortaya çıkıncaya kadar bekleme gerekir. Amel konusuna gelince, yapılan iş ihtiyatlı davranmaya ihtimali bulunan bir şey ise onun hakkı ruhsat delili ortaya çıkıncaya kadar onu yapmaktır. Genişletmenin (ruhsatın) delili zikrettiğim iki şekilde olur. Şayet ameli olan konu, ihtiyata ihtimali bulunmayan bir iş değilse onun hakkı ortaya çıkıncaya kadar hüküm vermeyip beklemektir. En doğrusunu Allah bilir. Burada sözkonusu edilen asli meselelere dayanan hiçbir fer'i mesele yoktur ki iki şıktan biri, onda kendisine has bir delil ile bulunmasın.
Yorumu Yorumla
-
âmene (آمَنَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak, huzur bulmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın kalben bir hakikati onaylaması ve kendini o hakikatin güvencesine teslim etmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, imanın salt bilişsel bir kabul değil, kişinin varoluşsal olarak kendini ilahi güvenliğe emanet etmesi olduğunu, Ehl-i Kitap bağlamında İbrahim'in soyuna verilen evrensel hakikati son elçi (Hz. Muhammed) üzerinden onaylayanların bu varoluşsal emniyete (imana) ulaştıklarını analiz eder.
sadde (صَدَّ)
İbn Fâris, s-d-d kökünün "yüz çevirmek, engellemek, geri çevirmek ve bir şeyin karşısına dikilmek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, birini haktan (doğru yoldan) alıkoymayı veya bizzat kendisinin haktan kasti olarak yüz çevirmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu eylemin sadece pasif bir inanmama (inkar) değil, aktif bir "engelleme ve cephe alma" (sed çekme) olduğunu, Yahudi liderlerin hem kendilerinin kibirle hakikatten yüz çevirdiklerini hem de sıradan halkı İslam'dan uzaklaştırmak için kurumsal bir barikat kurduklarını detaylandırır.
kefâ (وَكَفَى)
İbn Fâris, k-f-y kökünün "bir ihtiyacı tamamen gidermek, başka bir şeye gerek bırakmamak ve yetmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir nesnenin veya durumun, muhatabın tüm eksikliklerini veya beklenen cezasını karşılayarak başka hiçbir unsura ihtiyaç bırakmamasını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, bu fiilin eskatolojik (ahiret) bağlamda muazzam bir teolojik ironi ve caydırıcılık barındırdığını analiz eder; dünyada ilahi hükme boyun eğmeyenlere ve insanları yoldan saptıranlara, ahirette ceza mercii olarak sadece cehennemin "yeteceğini" (kefâ) ve ilave hiçbir dünyevi mazeretin veya şefaatin onları kurtaramayacağını tesciller.
cehenneme (بِجَهَنَّمَ)
İbn Fâris, c-h-m kökünün "ateşin şiddetle yanması, gözün yuvasından fırlayarak dik dik bakması ve sertlik" anlamına geldiğini, kelimenin Arapça kökenli olması durumunda buradan türemiş olabileceğini belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin saf Arapça olmadığını, Farsça veya İbraniceden Arapçalaştığını (muarreb), "derin kuyu" veya "azap yeri" anlamına geldiğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin İbranice "Gehinnom" (Hinnom Vadisi) kökenli yabancı bir lafız olduğunu teyit ederek Kur'an lügatindeki yerine dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tarihini analiz eder; kökenin İbranice "Ge-Hinnom" (Kudüs'te eskiden çocukların putlara kurban edildiği, sonradan çöplük ve ateş yeri olan lanetli vadi) olduğunu, zamanla bu coğrafi ismin Sami dillerinde nihai azap yerinin evrensel teolojik ismine dönüştüğünü ve Kur'an'ın bu kavramı tarihsel dehşet bagajıyla birlikte kullandığını aktarır.
saîrâ (سَعِيرًا)
İbn Fâris, s-a-r kökünün "ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, savaşı veya fitneyi körüklemek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan bir ateşi değil, alevleri yükseklere tırmanan, kudurmuş ve şiddetle yanan harlı ateşi tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki bu kavramı psikolojik ve eskatolojik bir zeminde inceler; Ehl-i Kitab'ın kalplerinde İslam'a, peygambere ve müminlere karşı harladıkları dünyevi kıskançlık, fitne ve haset ateşinin (sa'r), ahirette karşılık olarak kendi bedenlerini saracak ontolojik ve kudurmuş bir "alevli ateşe" (saîr) dönüştürüldüğünü, böylece insanın kendi içindeki psikolojik yangının ahiretteki fiziksel azabını yarattığı kusursuz ilahi adaleti vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla