اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve batıla iman ediyorlar, sonra da kafirler için "Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.
Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Denildi ki kitaptan bir pay verilenler demektir, onlar da Ehl-i Kitab'ın alimleridir. Putlara ve batıla iman ediyorlar. Bu ilahi beyanın tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki cibt şeytan, tağut da kahindir. Yine denildi ki cibt büyü, tağut da şeytandır. İbn Abbas'ın şöyle değdi rivayet edilmiştir: Habeş dilinde cibt şeytan, tağut da Arapların kahinleridir. Yine denildi ki cibt kahin, tağut da şeytandır. Bir görüşe göre ise cibt Huyey b. Ahtab'tır, tağut da Kab b. Eşref'tir. Aziz ve celil olan Allah, Ehl-i Kitab'ın yahudi hahamlarına inanıp kanmaları, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını kıskanmaları sebebiyle gösterdikleri beyinsizliği haber vermek ve müminleri, onlar gibi yapmaktan sakındırmaktadır. Çünkü onlar, Yahudilerin alimleri olup şeytana ve kahinlere inanıyorlardı.
Matüridi şöyle demiştir: Tağut, "rahmet" ve "rehbet" köklerinden türeyen "rahamut" ve "rehebut" gibi "tuğyan" kökünden türemiş bir isimdir. Taşkınlıkta son noktaya ulaşarak Allah'tan başka kendisine ibadet edilmeyi helal kabul edecek noktaya varan herkese tağut denilmiştir. Yüce Allah'ın şu beyanının tevili bunun gibidir: "Kim tağutu inkar edip Allah'a iman ederse", yani Allah'tan başka ibadet edilen mabutları inkar ederse demektir. Denildi ki onlar Ehl-i Kitab'ın taşkınlık gösterenleridir. Yine denildi ki: O, şeytandır, puttur. Bunların hepsi zikrettiklerime döner. Tağut için, kahindir diyen vardır, O, cibt diye de anılmıştır. Cibt için büyü diyen de vardır. Şayet cibt büyü ise Allah Teala'nın, şu beyanında buyurduğu gibi olur: "Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular". Zikrettiğim şeylerden hangisine iman etmiş idiyseler Allah onları yermiş ve bunlara iman etmeleri sebebiyle kuruntularını cahillikle nitelemiştir; ayrıca bağlılarıyla birlikte izzet sahibi olan Allah'ın Peygamberine karşı (salavatların en faziletlisi ve tehiyyatların en kamili onun üzerine olsun) desteklemelerini de yermiştir. Halbuki onlar Muhammed'in kendi peygamberlerini onayladığını, kitaplarını doğruladığını bilmekte, bunun yanında kendi peygamberlerinin bu mertebenin altında kaldıklarını iç alemlerinde benimsemekteydi. Üstelik bütün bunu, haksızlıkları ve kıskançlıkları yüzünden yapmışlardı. Cenab-ı Hakkın, Ehl-i Kitab'ın bu tür davranışlarını ilan etmesinin sebebi, risalet gerçeğini açıklaması, Ehl-i Kitab'ın geçmiş peygamberlerin kitaplarını tahrif edişlerini bildirmesi ve onların iç alemlerine yerleşmiş kıskançlığı ortaya koymasıdır, ta ki ortaya çıkan şüpheler tabilerinden yok olsun ve kendilerine uyulan Ehl-i Kitab'ın inatlaşmaları herkes tarafından bilinsin. Bütün güç ve kudret Yüce Allah'a aittir.
Kafirler için "Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar. Nakledildiğine göre Yahudiler, Peygamber'e karşı Kureyş'le yapılan anlaşma ve kendileri ile Resulullah arasında yapılan antlaşmayı süresinden önce bozmak üzere Mekke'ye geldiler. Ahitlerini bozdular, Ebu Süfyan onların sayısı kadar adamlarıyla Beytullah'a girdi, Yahudilerle Kureyşliler Kabe'nin örtüleri arasında buluştular, Resulullah ve ashabına karşı şöyle bir anlaşma yaptılar. Elbette sözümüz bir olacak, birbirimize yardımdan geri durmayacağız. Sonra Ebu Süfyan şöyle dedi: Doğru söyleyin Yahudi topluluğu! Hangimiz hakka ve hidayete daha yakınız? Biz mi, yoksa Muhammed ve arkadaşları mı? Biz bu mescidi tamir ederiz, şu Kabe'yi örteriz, hacılara su veririz, esirleri serbest bırakırız, biz mi üstünüz, yoksa Muhammed ve arkadaşları mı? Yahudiler dediler ki "Hayır, siz daha üstünsünüz". İşte Yüce Allah'ın: Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar mealindeki beyanının mahiyeti budur. Hafs'ın mushafı da şöyledir: "Ve yektülûne lillezine keferû ehaulai ehda minellezine amenû sebilen" (وَ يَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا هٰؤُلَاءِ أَهْدٰى مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلاً).
Yorumu Yorumla
-
ûtû (أُوتُوا)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, bir şeyi hak sahibine veya muhataba vermek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin edilgen (meçhul) yapısıyla kullanılmasının, muhatapların bu nesneye (kitaba) kendi güçleriyle değil, tamamen ilahi bir lütuf, emanet ve dikey bir müdahale ile sahip kılındıklarını ifade ettiğini açıklar.
nasîben (نَصِيبًا)
İbn Fâris, n-s-b kökünün "dikmek, sabitlemek, tayin etmek ve kesinleşmiş pay" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir bütünün tamamını değil, ondan ayrılmış ve belli bir zümreye düşen tarihi hisseyi nitelediğini aktarır. Angelika Neuwirth, "kitaptan bir nasip verilenler" tamlamasını Geç Antik Çağ bağlamında analiz eder; Kur'an'ın bu ifadeyle Ehl-i Kitab'ın (Yahudilerin) evrensel ilahi hakikatin tamamını tekelleştirmediklerini, ellerindeki vahyin devasa ilahi hitabın sadece tarihsel ve sınırlı bir "bölümüne/payına" (nasip) denk geldiğini hatırlatarak, onların o mutlakiyetçi ve kibirli teolojilerini sınırlandırdığını detaylandırır.
el-kitâbi (الْكِتَابِ)
İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak, bir araya getirmek ve farz kılmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Aramice ve Süryanicedeki "ktaba" (yazılı metin, kutsal buyruk) kelimesiyle doğrudan bir ortaklığa sahip olduğunu, burada Tevrat'ı ve vahye dayalı kadim metinleri nitelediğini aktarır.
yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın kalben bir hakikati onaylaması ve kendini o otoritenin güvencesine teslim etmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, iman kavramının bu ayetteki son derece ironik ve sarsıcı kullanımını analiz eder; normalde Allah'a yöneltilmesi gereken o varoluşsal teslimiyetin (imanın), kendilerine kitap verilmiş (tevhid ehli olması beklenen) kişiler tarafından "putlara ve sahte otoritelere" yöneltilmesinin, teolojik bir akıl tutulması ve ontolojik bir sapkınlık (ihanet) olduğunu detaylandırır.
bil-cibti (بِالْجِبْتِ)
İbn Fâris, c-b-t kökünden gelen bu kelimenin saf Arapça olmadığını, Arapların putlara, sihirbazlara, kahinlere veya aslı astarı olmayan her türlü batıl inanca bu ismi verdiklerini belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin köken itibarıyla Habeşçe (Etiyopya dili) olduğunu, "sihir, büyü veya şeytan" manasına gelirken zamanla Arapçalaştığını (muarreb) aktarır. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Habeş lügatindeki karşılığını teyit ederek Kur'an'daki yabancı kelimeler havuzuna girdiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Mısır (Kıpti - Copt/Gibt) kökenli olabileceği ihtimalini de değerlendirir; doğrudan putperest pratikleri ve batıl tapınımları niteleyen yabancı bir terim olarak lügata yerleştiğini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cibt kavramının tarihsel ve sosyo-teolojik bağlamını analiz eder; Medine'deki bazı Yahudi liderlerin (Ka'b bin Eşref gibi), Hz. Muhammed'e karşı Mekke müşrikleriyle siyasi ittifak kurabilmek adına onların taştan putlarına (cibt) secde etmelerini veya rasyonel olmayan sihir/kehanet gibi inançlara bel bağlamalarını ifade ettiğini, bunun ahlaki ve teolojik bir "omurgasızlık" sembolü olduğunu vurgular.
vet-tâğûti (وَالطَّاغُوتِ)
İbn Fâris, t-ğ-y kökünün "sınırı aşmak, haddi geçmek, suyun yatağından taşarak her şeyi yutması ve azgınlık" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi Allah'ın dışında kendisine tapılan, haddini aşarak ilahi otoriteye isyan eden ve zorbalıkla kendi hükmünü dayatan her türlü azgın güç, şeytan veya tiran olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Habeşçedeki "tağut" (put) veya Aramicedeki "tağuta" (hata/putperestlik) kelimeleriyle bağlantısını inceler, Kur'an'ın bu terimi mutlak bir ilahi karşıtlık (anti-tevhid) figürü olarak kurumsallaştırdığını aktarır. Toshihiko Izutsu, tağut kavramını Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde analiz eder; bunun sadece kenarda duran cansız bir put olmadığını, insanı fıtratından saptıran, ilahi yasayı reddedip kendi hegemonik ve zalim yasasını topluma dayatan aktif, siyasi ve metafizik bir "sahte otorite" olduğunu detaylandırır.
yekûlûne (وَيَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağızdan çıkan söz, ifade ve düşünceyi dışa vurmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir inancı veya siyasi duruşu dil ile açıkça beyan etmek eylemini tanımlar. Ayette Ehl-i Kitab'ın müşrikleri öven o skandal siyasi beyanatını niteler.
lillezîne (لِلَّذِينَ) keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek, saklamak ve gizlemek" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, teolojik bağlamda "Allah'ın birliğini, nimetlerini inkar etmeyi ve fıtrattaki hakikatin üzerini bilerek kapatmayı" tanımlar. Ayette doğrudan Mekke'nin putperest müşriklerini işaret eder.
hâulâi (هَؤُلَاءِ)
İbn Fâris, işaret zamiri olan bu kelimenin "şunlar, bunlar" manasında, yakında bulunan veya doğrudan işaret edilen bir gruba (müşriklere) atıf yapmak için kullanıldığını belirtir.
ehdâ (أَهْدَى)
İbn Fâris, h-d-y kökünün "birine nazikçe yol göstermek, rehberlik etmek ve doğru istikamete iletmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (kıyas/üstünlük) formunda gelerek "daha doğru yolda olan, hidayete daha layık ve daha isabetli" manasını taşıdığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu karşılaştırmanın (ehdâ/daha doğru yolda) yarattığı muazzam teolojik skandalı ve ironiyi analiz eder; ilahi bir kitaptan (Tevrat'tan) pay alan, tevhid inancına sahip olması gereken Yahudi liderlerin, sırf Hz. Muhammed'e duydukları siyasi haset ve kin yüzünden, taştan putlara tapan cahiliye müşriklerini, tek Allah'a inanan müminlerden "daha doğru yolda" (ehdâ) ilan etmelerinin, aklı, vicdanı ve kendi kutsal metinlerini çiğneyen korkunç bir ahlaki intihar ve savrulma psikolojisi olduğunu detaylandırır.
sebîlâ (سَبِيلًا)
İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden şey, ayak basılan geçit, bahane ve yol" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın amacına ulaşmak için inanç ve eylem olarak tercih edip yürüdüğü rotayı ifade eder. Gabriel Said Reynolds, Ehl-i Kitab'ın müşriklerin yolunu (sebilini) müminlerin yolundan üstün tutmasının sosyo-politik boyutunu inceler; bu beyanın basit bir teolojik yanılgı değil, Medine'de yeşeren yeni İslam nizamını (sebil) boğmak için eski pagan sistemiyle (şirkin yoluyla) bilerek ve isteyerek yapılmış pragmatik, şeytani ve varoluşsal bir askeri/siyasi ittifak ilanı olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla