وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nisa 8, sosyal dayanışma, miras, yetim, nisa suresi, güzel söz, yoksul, nisa suresi 8. ayet, akraba, rızık, iman, güven
-
"(Mîrâstan pay almayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar taksimde hazır bulunurlarsa bundan da onları rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin."
Yakınlar taksimde hazır bulunurlarsa. Bu cümle hakkında iki şekilde yorum yapılmıştır. Bir yoruma göre Allah Teâlâ "kismet" (القسمة) ile ölünün geride bıraktığı mîrâsın, vârisler arasında bölüştürülmesini kasdetmiştir. Başka bir görüşe göre vasiyet edilen malın vasiyet esnasında taksim edilmesini kastetmiştir. Yani kişi anılan akraba, yetimler ve yoksullara bir şey vasiyet eder ve iyilikte bulunur; burada hitap vasiyeti yapana yöneliktir. Bu beyanın mîrâs taksimiyle ilgili olduğunu kabul eden görüşe göre hitap vârisleredir. Şayet vârisler, büyük yaşta iseler kendilerine bir şey verirler ve onlara bir miktar ihsanda bulunurlar. Şayet küçük yaşta iseler, vasîleri onlara güzel sözler söylerler, yani güzel bir vâtte bulunurlar. Bir görüşe göre ölenin bıraktığı mîrâs, menkul mallardan ise onlara bundan bir şeyler verir, şayet akar veya tarla türünden ise onlara güzel sözler söyler, yani ürünün hasat vaktine kadar yahut satacaklarsa satış vaktine kadar güzel bir vâtte bulunur.
Bu âyet hakkında yorum yapanlar farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları âyetin mensûh, diğerleri ise muhkem olduğunu söylemiştir; bu sonuncusu İbn Abbas'ın görüşüdür. Ayetin mensûh olduğunu söyleyen, onun mîrâs âyetiyle neshedildiğini belirtmiştir; o da "yûsîkümullahu fiî evlâdiküm" (يوصيكم الله فى اولادكم) ayet-i kerimedir. Çünkü ashâb-ı kirâm evlatlara, babalara ve annelere vasiyette bulunuyorlardı. Nitekim Azîz ve celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: "Birinize ölüm yaklaştığında eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına..." Bu mîrâs âyeti, vasiyet eden kişinin vasiyet hükmünü neshetmiştir. Bu âyetin muhkem olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlar da İbn Abbâs, Hasan-ı Basrî ve Mücâhid gibi âlimlerdir. Onlara göre vasiyet iyilik yapmak ve ihsanda bulunmaktır, dolayısıyla nesh edilmeye ihtimali yoktur. Denildi ki Abdullah b. Abdurrahman, Aişe henüz hayatta iken babasının mîrâsını taksim etti. Abdullah, evde ne bir yoksul bıraktı ne de bir akraba, hepsine babasının mîrâsından ayırarak bir şeyler vermiş ve ardından "ve izâ hadarel-kısmete" (وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَة) âyetini sonuna kadar okumuş. Bu durum, İbn Abbas'a hatırlatılınca o şöyle demiş: İsabet etmemiştir, o mal kendisinin hakkı değildir. Okuduğu âyetin hükmü sadece vasiyet hakkındadır; ondan, sözü edilen kişilere ölüm halinde olan kişinin vasiyette bulunmasını kastediyor.
Onları rızıklandırın ve kendilerine güzel söz söyleyin. Bir görüşe göre mal çok olunca az miktarda verir, az olunca onlara özür beyan eder. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Bir başka görüşe göre de vâris olmayanlara bir şeyler vermesini, vâris olanlara emretmektedir, bu da Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. Onlara güzel söz söyleyin. Bu beyanda güzel sözün, zikrettiğimiz mânaya ihtimali vardır; yani orada bulunan vârisler, eğer büyük yaşta iseler onlara bir şeyler verir; şayet mal, tarla gibi zamanla gelir getirecek ve henüz mevcut değilse ürünün çıkacağı vakte kadar onlara vâtte bulunur. Yahutta vârisler büyük iseler onlara verir, küçük iseler vasî onlara özür beyan eder.
Yorumu Yorumla
-
hadara (حضر)
İbn Fâris, h-d-r kökünün "gaip olmanın (yokluğun) zıddı olarak bir yerde bizzat bulunmak, hazır olmak, gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem fiziksel olarak bedenen bir mekanda bulunmayı hem de aklen/kalben bir olaya şahitlik etmeyi kapsadığını açıklar. Ayet bağlamında, mirasın yasal hak sahipleri arasında paylaştırıldığı mecliste fiziken hazır bulunan ve o anki ekonomik değişime doğrudan şahit olan kişilerin durumunu nitelemek için kullanıldığını aktarır.
el-kısmete (القسمة)
İbn Fâris, k-s-m kökünün "bir bütünü parçalara ayırmak, pay etmek, bölüştürmek" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin adaleti ve hakkaniyeti gözeterek bir malı hisselere ayırma eylemini tanımladığını belirtir. Bu bağlamda, ölen kişinin geride bıraktığı mal varlığının (terekenin) yasal mirasçılar arasında dağıtılma işleminin hukuki ve pratik sürecini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette salt matematiksel ve soğuk bir bölüşüm anından ziyade, toplumsal gözlemcilerin (yoksullar ve akrabalar) şahitliğinde gerçekleşen, ahlaki esneklik gerektiren bir sosyal paylaşım atmosferini yansıttığını detaylandırır.
ulul-kurbâ (أولو القربى)
İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın zıddı olarak nesep, mekan veya statü bakımından yakınlık" anlamına geldiğini, "ulu" kelimesinin ise "sahipler, malikler" demek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu tamlamanın kan bağıyla bağlı olunan akrabaları tanımladığını, ancak miras bağlamında zikredildiğinde yasal ve zorunlu mirasçı (faraid) statüsünde olmayan, mirastan sabit bir payı bulunmayan uzak veya mahrum kalmış akrabalara işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi toplumda yalnızca kan davası ve asabiyet (kabilecilik) üzerinden kurulan akrabalık dayanışmasının, Kur'an'ın bu vurgusuyla servet dağılımında şefkat ve yardımlaşma merkezli etik bir yakınlığa dönüştürüldüğünü analiz eder.
el-yetâmâ (اليتامى)
İbn Fâris, y-t-m kökünün "yalnız kalmak, zayıf düşmek" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanlarda ergenlik çağına ulaşmadan babasını kaybetmiş ve korunmasız kalmış çocukları tanımladığını aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu miras meclisi bağlamındaki kullanımını analiz ederken; yetimlerin mal paylaşımına şahit olmalarının mirasçılar için etik bir sınav olduğunu, toplumun en zayıf halkası olan bu çocukların zenginliğin el değiştirmesini izlerken yoksunluk hissetmemeleri için onlara pay verilmesinin bir sosyal güvenlik ve psikolojik telafi mekanizması olduğunu detaylandırır.
el-mesâkîn (المساكين)
İbn Fâris, s-k-n kökünün "hareketsiz kalmak, durmak, sükunet" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, yoksulluğun ve çaresizliğin kişiyi adeta olduğu yere çivilediği, hareket kabiliyetini ve ekonomik döngüye katılma gücünü elinden aldığı, boynu bükük kalmış en alt gelir grubunu tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "meskina" (fakir, zavallı) kelimesiyle etimolojik bağını ortaya koyarak, Arap diline sosyo-ekonomik bir felç durumunu ifade eden teknik bir terim olarak yerleştiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın ahlak felsefesinde, Mekke ve Medine'nin kibirli zengin sınıfına karşı ekonomik çarkın tamamen dışına itilmiş kitleleri temsil ettiğini, onların pay alma meclislerinde gözetilmesinin ilahi adaletin bir yansıması olduğunu analiz eder.
ferzukûhum (فارزقوهم)
İbn Fâris, r-z-k kökünün "devamlılık arz eden pay, nasip, maddi menfaat" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, eylemi "fayda sağlayacak bir nimeti karşılıksız olarak sunmak" şeklinde tanımlar. Ayet bağlamında, yasal miras payları kesinleşip dağıtılmadan önce veya o esnada, oraya gelmiş olan mahrumlara cüzi de olsa maddi bir hediye verilmesini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, burada emredilen "rızıklandırma" eyleminin fıkhi olarak katı bir farz (zorunluluk) olmaktan ziyade, kalpleri ısındıran, haseti önleyen ve toplumsal barışı tesis eden güçlü bir ahlaki zorunluluk (mendup/tavsiye) olarak teşri kılındığını detaylandırır.
kavlen (قولا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi dille ifade etmek, seslenmek, söz söylemek" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece sesten ibaret olmadığını, muhatapta anlamlı bir karşılık bulan iletişimi ifade ettiğini açıklar. Miras paylaşımında fiziksel veya hukuki engellerden dolayı maddi bir pay verilemiyorsa (örneğin miras çok azsa veya mirasçılar da yetimse), fiziksel verme eyleminin yerini alacak olan alternatif bir "sözel iletişimi" temsil eder.
ma'rûfâ (معروفا)
İbn Fâris, a-r-f kökünün "bilmek, tanımak, idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "insan aklının ve vicdanının doğruluğunu tasdik ettiği, toplumun örfünde güzel kabul edilen, incitmeyen davranış ve söz" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın derin bir psikolojik ve ahlaki yükümlülük getirdiğini; eğer meclisteki yoksul ve akrabalara maddi bir şey verilemiyorsa, onların asla azarlanamayacağını, tam aksine nezaketle, geçerli mazeretler sunularak, özür dilenerek ve onurları korunarak "gönül alıcı bir ret" dili kullanılması gerektiğini hukuki bir standart olarak detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla