اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
“Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda ibretler vardır.”
Kevnî Âyetler ve Allah’ın Vahdâniyetine Delil Oluşu
Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi?. İman eden bir kavim için elbette bunda, yani gece ve gündüzde ibretler, yani birtakım deliller vardır. Gece ve gündüzle ilgili olarak belirttiği deliller ve alâmetler çeşitli şekillerde olur: Birincisi, Allah’ın birliğine, ilmine, yönetimine ve hikmetine işaret etmesi, kerem ve ihsanını, cömertliğini göstermesi, kudret ve saltanatına delâlet etmesi, ölümden sonra diriltmeye, toz ve toprak olduktan sonra yeniden hayat vermeye kudretinin olmasını kanıtlaması gibi. Kerem ve cömertliğine işaret etmesi, gecede ve gündüzde insanlar için, var oldukları sürece devam eden birtakım menfaatler yaratılması şeklindedir. Sonra bu menfaatler de iki şekilde olur: Birincisi gündüzü koşuşturmak ve geçimlerini kazanmak, dünya yaşantısının kendine bağlı olduğu ihtiyaçları elde etmek için çalışma vakti olarak düzenlemesi, geceyi de onlar için dinlenme, huzur ve sükûna erme vakti yapmasıdır. Eğer her ikisini de koşuşturma için belirlemiş olsaydı o takdirde hayatları devam etmez, hem ruhlarının hem bedenlerinin varlığı kendisine bağlı olan hususlar elde edilemezdi. Çünkü bunların gerçekleşmesi ancak dinlenme ile elde edilebilecek kabildendir. Eğer her ikisini de dinlenme vakti yapsaydı bu takdirde de geçimlerini kazanamazlardı. Rahmetinin ve lütfunun gereği olarak O, onlardan birini dinlenme için diğerini de geçimlerini kazanmak için ayırmıştır. Bu, bir başka İlâhî beyanda belirtilen şu husus olmaktadır: “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz”.
İkincisi: Allah’ın, nimetten olduğunu belirttiklerinden biri de geçim için koşuşturmayı sadece belli bir zümre için değil herkes için belirlemiş olmasıdır. Aynı şekilde dinlenmek, huzur ve sükûn bulmak için kılınan gecenin de belli bir zümreye yönelik değil bütün insanlar itibariyle öyle yapılmış olmasıdır. Eğer öyle olmasaydı o takdirde geçimlerini temin işleri düzen bulmaz, bedenlerinin ve ruhlarının varlığı kendisine bağlı olan ihtiyaçları karşılanamazdı. Ne var ki Allah rahmeti ve lütfuyla dinlenme için ayrılan zamanı belli bir kesim için değil herkes için dinlenme zamanı olarak düzenledi. Geçim için koşuşturma zamanı olarak tayin edilen vakit de aynı şekilde belli bir kesim için değil bütün insanlar için belirlenmişti. Böylece müşteri satıcıyı, satıcı da müşteriyi bulabilecektir. Bunun sonucu herkesin hem dünya hem de âhiret işleri uyum içinde yola girecek; herkes ihtiyacını karşılayabilecektir.
Allah’ın birliğine işaret etmesine gelince gece ve gündüzden her birinin menfaatlerini diğerininki ile irtibatlı yapmasıdır. Zira onlardan her biri, özlerinde farklı olsalar da ancak diğerinin varlığı ile varlığını sürdürebilir. Bununla O, her ikisini de inşa edenin ve evirip çevirenin bir olduğunu bildirmek istemiştir. Çünkü eğer birden fazla olsaydı o takdirde berikinin yapmak istediğini öbürü bozmak isterdi, öyle olmadığına, aksine tam bir ahenk ve düzen, uyum içinde cereyan ettiklerine göre bu, onların çok değil aksine tek elden idare edildiklerini gösterir.
İlim ve hikmetine işaret etmesine gelince onlar, yani gece ve gündüz var olduklarından beri aynı denge, aynı ölçü üzere bulunmuştur, onlarda herhangi bir değişiklik ya da başkalaşma vb. asla söz konusu olmamıştır. Bu da gösterir ki onları var edenin ve varlıklarını devam ettirenin zatî bir ilmi ve zatî bir hikmeti vardır; bunlar diğer yaratıklarınki gibi sonradan kazanılmış ve elde edilmiş bilgi türünden değildir.
Kudret ve saltanatına işaret etmesi ise şöyledir: Çünkü bunlar (gece ve gündüz) zorba hükümdarlar, firavunlar da dâhil olmak üzere bütün yaratıkları hükmü altına alarak üzerlerinde isteseler de istemeseler de hükmünü icra etmesidir. O kadar ki yaratıklardan biri çıksa da bunlardan birini alıkoymaya kalkışsa yahut birini uzatıp diğerini kısaltmaya yeltense buna güç yetiremez. Ya da bütün mahlûkat bir araya gelse onları yok etmeye ya da sadece ikisinden birini defetmeye kalkışsalar asla başaramazlar. Bu da gösterir ki onları var edenin ve varlığını sürdürenin kendine has özel bir gücü ve kudreti, saltanatı vardır. Zira böylesine muhkem bir düzeni yaratanın hiçbir şekilde acze düşürülmesi mümkün değildir.
Ölümden sonra insanları Allah’ın diriltme kudretine işaret etmesine gelince -çünkü onlardan her birini yok ediyor ve hiçbir eseri kalmıyor, sonra ilk hali üzere ötekini getiriyor- biri tamamen ortadan çekildikten ve geride hiçbir eseri kalmadıktan sonra, yani mevcut olanı giderdikten sonra onu yeniden inşaya kadir olması, mahlûkatın da yok olmasının ardından onları yeniden diriltmeye kadir olduğunu ve bu hususta O’nu acze düşürecek hiçbir gücün bulunmadığını gösterir.
Sonra sözünü ettiğimiz nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydaları yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Sonra sonucu almak için onlara bir âhiret (âkıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o zaman yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır.
Yorumu Yorumla
-
E lem yerav (أَلَمْ يَرَوْا)
Soru edatı olan "e" (hemze), olumsuzluk edatı "lem" ve r-e-y kökünden türeyen muzari, üçüncü çoğul şahıs fiili olan "yerav" (görürler/gördüler) kelimelerinin birleşimidir. Olumsuzluk edatından dolayı fiilin sonundaki nûn düşmüştür. "Görmediler mi, idrak etmediler mi, hiç bakıp düşünmediler mi?" manalarına gelir.
İbn Fâris, r-e-y kökünün asıl manasının "bir nesneyi gözle müşahede etmek veya kalple/akılla bir gerçeği idrak edip kavramak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" (görme) eyleminin Kur'an'da sadece optik ve fiziksel bir vizyon olmadığını; aynı zamanda eşyanın arkasındaki hakikati, ilahi nizamı ve hikmeti görebilen "basiret" (kalp gözüyle idrak) anlamına geldiğini tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve belagat ilminde bu soru kalıbının (e lem yerav) "istifham-ı takrirî ve taaccübî" (gerçeği onaylatma ve hayret/kınama bildirme) işlevi gördüğünü aktarır. Allah, her gün gözlerinin önünde tekrarlanan devasa kozmik bir olayı (gece ve gündüzü) onlara hatırlatarak, bu kadar açık bir yaratılış tablosuna karşı nasıl kör kalabildiklerini sarsıcı bir dille sorgular.
Ennâ (أَنَّا)
Açıklama ve pekiştirme edatı olan "enne" (şüphesiz ki) ile "nâ" (biz) birinci çoğul şahıs zamirinin idgam edilmesiyle (kaynaşmasıyla) oluşmuştur. "Şüphesiz bizim, muhakkak ki bizlerin" manasına gelir. Fiilin (yaratılışın) failini mutlak ilahi iradeye tahsis eder.
Cealnâ (جَعَلْنَا)
Kelimenin kökü c-a-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (Biz) fiilidir. "Kıldık, yaptık, dönüştürdük, belirli bir işlevle var ettik" manalarına gelir.
İbn Fâris, c-a-l kökünün asıl manasının "bir şeyi inşa etmek, var olan bir nesneyi başka bir duruma ve forma sokmak, ona yeni bir vasıf kazandırmak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın yaratılış felsefesinde "ceale" fiilinin "halaka" (yoktan var etme) fiilinden farklı bir ontolojik ağırlığı olduğunu inceler. "Ceale", sadece ham bir maddenin yaratılması değil; o maddeye (veya zamana) insanın yaşaması için hayati bir fonksiyon, kusursuz bir düzen ve bilinçli bir "tasarım" yüklemektir. Evren kör bir saat gibi işlemez; geceye ve gündüze o eşsiz özelliklerini bizzat ilahi irade "kılmış/kodlamıştır" (cealnâ).
el-Leyle (اللَّيْلَ)
Kelimenin kökü l-y-l harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, cümlenin mef'ulü (nesnesi) olduğu için fetha almıştır. "Geceyi, karanlık zaman dilimini" manasına gelir.
İbn Fâris, l-y-l kökünün asıl manasının "gündüzün (nehâr) zıttı; karanlığın çökmesi, her şeyin üzerini örten siyahlık" olduğunu belirtir.
Li yeskünû (لِيَسْكُنُوا)
Kelimenin kökü s-k-n harfleridir. Başındaki "li", sebep ve gaye bildiren "ta'lil lamı"dır (için). Muzari, üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Nasb edatından dolayı sonundaki nûn düşmüştür. "Dinlenmeleri için, sükunete ermeleri için, huzur bulmaları için" manalarına gelir.
İbn Fâris, s-k-n kökünün asıl manasının "hareketin, telaşın ve ıstırabın bitip durulması, sabitlik ve dinginlik" olduğunu belirtir. Bıçağa (sikkîn) da canlının hareketini bitirip onu sükunete kavuşturduğu için bu kökten isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "sükûn" kavramının sadece yorulan bedenin uykuya dalması (fiziksel dinlenme) olmadığını; aynı zamanda gündüzün o yıpratıcı sosyal ve ekonomik koşturmacasından çekilip ailenin ve evin (meskenin) içine dönerek ruhsal bir "dinginliğe/huzura" kavuşmak olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelime kurgusundaki (li yeskünû) muazzam ekolojik ve ontolojik şefkati tefsir eder. Allah geceyi sıradan bir astronomik döngü (dünyanın kendi etrafında dönmesi) olarak değil, doğrudan "insan için", onun yıpranan biyolojisini ve psikolojisini onarması gayesiyle (ta'lil) tasarlamış karanlık bir örtü, şefkatli bir varoluşsal "dinlenme tesisi" olarak sunar.
Fîhi (فِيهِ)
Zarfiyet bildiren "fî" (içinde, zarfında) harf-i ceri ile "hî" (onun/gecenin) zamirinin birleşimidir. "Onun içinde, gecenin o karanlık örtüsünün altında" manasına gelir.
Ve'n-nehâra (وَالنَّهَارَ)
Kelimenin kökü n-h-r harfleridir. Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. "Ve gündüzü, aydınlık zaman dilimini" manasına gelir. Cümlenin ikinci nesnesi olduğu için fetha ile bitmiştir.
İbn Fâris, n-h-r kökünün "suyun veya ışığın sert bir şeyi yararak genişlemesi, akması ve ufka yayılması" manalarına geldiğini açıklar. Gündüze de (nehâr) karanlığı yırtıp dünyayı aydınlığa boğduğu için bu isim verilmiştir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın argümantasyon tarzında bu "gece-gündüz" (leyl ve nehâr) dikotomisinin (ikiliğinin) yerini inceler. Antik çağlarda gece ve gündüz birbiriyle savaşan iki farklı tanrının (karanlık ve aydınlık tanrılarının) çatışması olarak mitolojikleştirilirken; Kur'an, bu ikisini tek bir Yaratıcının insanın hizmetine sunduğu birbirini tamamlayan, senkronize ve kusursuz bir "tevhid/nizam delili" olarak konumlandırır.
Mübsıran (مُبْصِرًا)
Kelimenin kökü b-s-r harfleridir. İf'al babında, ism-i fail (etken ortaç) formunda, belirsiz (nekra) ve fetha tenvinli ismdir. "Gösterici, aydınlatıcı, eşyayı görünür kılan, görmeyi sağlayan" manalarına gelir.
İbn Fâris, b-s-r kökünün asıl manasının "bir şeyi bilmek, gözle veya akılla idrak etmek, aydınlığa ve netliğe kavuşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, gündüzün "mübsır" (gören/gösteren) olarak nitelenmesindeki muazzam edebi sanatı (mecaz-ı aklî) tahlil eder. Gündüzün kendisi şuurlu bir varlık olup da "gören" bir şey değildir; ancak aydınlığıyla insanın etrafını "görmesini sağlayan, eşyayı görünür kılan" (ibsar ettiren) aktif bir zaman dilimi olduğu için fail kalıbında kullanılmıştır.
Dücane Cündioğlu, gecenin sükuneti (yeskünû) ile gündüzün aydınlatıcılığı (mübsıran) arasındaki felsefi ritmi analiz eder. İnsan bedeni ve ruhu iki kutuplu bir varoluşa sahiptir: İçe dönüş/dinlenme (gece) ve dışa dönük aktif üretim/görme (gündüz). Evrenin kozmik ritmi ile insanın biyolojik/psikolojik ritmi arasındaki bu kusursuz uyum, evrenin kör bir tesadüfle değil, insanı tanıyan mutlak bir Akıl (Allah) tarafından dizayn edildiğinin sarsılmaz kanıtıdır.
İnne (إِنَّ)
Cümleye kesinlik ve pekiştirme kazandıran tahkik edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak, hiç tartışmasız" manalarına gelir. Evrensel bir hakikatin altını çizmek için cümleyi mühürler.
Fî (فِي)
"İçinde, -de, -da, şunun zarfında."
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Arapçada eril ve uzak için kullanılan işaret ismidir. "Bunda, işte bu muazzam işleyişte, bu gece-gündüz döngüsünde" manasına gelir.
Le âyâtin (لَآيَاتٍ)
Kelimenin kökü e-y-y harfleridir. Başındaki "le" tekit (pekiştirme) lamıdır. "Âyet" kelimesinin kurallı dişil çoğulu (cem-i müennes salim) olan "âyât" formundadır. "Kesinlikle nice ayetler, mutlak işaretler, çok büyük deliller" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir nesneyi diğerlerinden ayıran, onun arkasındaki gerçeğe yönelten açık nişan ve alamet" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tabiat olaylarına "ayet" denmesinin sebebini açıklar. Tabiat kendi başına anlamsız bir madde yığını değildir; gece, gündüz, güneş veya ay birer okuma parçasıdır (ayettir) ve o işaretler kendilerini değil, mutlak surette kendi Yaratıcılarının kudretini, ilmini ve şefkatini gösterirler.
Li kavmin (لِقَوْمٍ)
Kelimenin kökü k-v-m harfleridir. Aidiyet/tahsis bildiren "li" (için, mahsus) harf-i ceri ile "kavm" (topluluk) isminin birleşimidir. "Bir topluluk için, bir kavme mahsustur" manasına gelir.
Yü'minûn (يُؤْمِنُونَ)
Kelimenin kökü e-m-n harfleridir. İf'al babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Cümlede "kavm" kelimesinin sıfatı konumundadır. "İman ediyorlar, kalpten onaylayıp güveniyorlar, hakikati tasdik ediyorlar" manalarına gelir.
İbn Fâris, e-m-n kökünün asıl manasının "korku ve hıyanetin zıttı; kalbin sükunet bulması, yalanlamayı (tekzibi) bırakması ve mutlak bir emniyet hali" olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kapanış cümlesindeki epistemolojik sınırı tefsir eder. Geceyi ve gündüzü dünyadaki tüm insanlar (müşrikler de dahil) yaşar ve o biyolojik ritimden (dinlenmeden/çalışmadan) faydalanır. Ancak Kur'an, bu devasa kozmik ayetlerin (le âyâtin) içindeki derin teolojik anlamın sadece "iman eden bir topluluk" (kavmin yü'minûn) tarafından deşifre edilebileceğini beyan eder. Kibirli ve şüpheci bir zihin, bu döngüye sadece "tabiat kanunu" der geçer; fakat hakikate kalbini açmış (iman etmiş) bir fıtrat, o döngüye her baktığında mutlak bir Yaratıcının şefkatli imzasını görür. İman, evreni okuma kılavuzudur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla