وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 112. Ayet
Daralt
X
-
"Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı."
Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu. Bu âyette verilen örnekle, âyetin inişi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Verilen bu örnek Mekke halkı içindir. Âyet onlar hakkında inmiştir. Mekkelilere şehirlerin halkım (أَهْلُ الْقَرْيَةِ) örnek vermiştir. İsrâiloğullarmdan gelen peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle onlara azap indirdi. Allah Resûlullah’ı yalanlamaları sebebiyle, daha önceki ümmetlere indiği gibi, kendilerine inecek azaptan Mekkeliler’i sakındırıyor. Bazıları da şöyle demiştir: Örnek, Medineliler için verilmiş olup Mekke halkı hakkında inmiştir, Allah Mekkeliler’in Hz. Peygamber’! yalanlamaları gibi yalanlamamaları için Medineliler’i sakındırıp uyarıyor ki yalanlamaları sebebiyle Mekkeliler’in başına gelen açlık ve korku giysisi onların da başına gelmesin.
Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Denildi ki burası Mekke’dir, Mekke böyle idi, halkı orada sıkıntılardan yahut kötülüklerden emin idiler; her taraftan oraya rızık geliyordu. Bu durumda olan başka bir şehrin olması ihtimali de vardır.
Ahalisi Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etti. Yani Allah’ın nimetlerine şükretmeyi inkâr ettiler, yani bu nimetlerin şükrünü edâ etmediler demektir, Allah Teâlâ tarafından onlara bu nimetler gösterilmedi demek değildir.
Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı, (لِبَاسَ): Cevherlerin üstünü örten şeydir. Görmez misin ki yüce Allah, nesnelerin üstünü örttüğü için geceye “libâs” (لباس) adını verdi. Buna göre açlık da açlıktan önce var olan örtüyü kaldırır. Çünkü açlık şiddetlenince sahibinin yüzünü değiştirir ve örtüsünü kaldırır. Açlık köpek eti, leş ve yakılmış kemikleri yedikleri zaman onlara isabet ettiği belirtilen açlıktır. Sözü edilen korkuyla Resûlullah’ı onlara göndermeyi dilemesidir. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Bir aylık yürüme mesafesindeki çevreye korku salmakla yardım olundum”. “Havf”ın (الخوف) öldürme anlamına gelebileceği de söylenmiştir.
Bol rızık. Kisâi şöyle dedi: Bir kimseye mal isabet edince yahut zahmetsiz bir yaşayış isabet edince “erğade’r-racülü” (أَرْغَدَ الرَّجُلُ) denilir. İbn Kuteybe “rağaden” (رَغَدًا) kelimesine çok ve bol anlamı vermiştir.
Yorumu Yorumla
-
Ve darebe (وَضَرَبَ)
Kök: v + d-r-b
"Ve" bağlacı ile "vurmak, dövmek, çarpmak, yola çıkmak, (örnek) getirmek, (misal) ortaya koymak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. "Ve (şöyle bir örnek) verdi, ortaya koydu" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "d-r-b" kökünün "bir şeyi bir şeye şiddetle çarpmak, düşürmek veya yeryüzünde adımları yere vurarak yürümek" manasına geldiğini açıklar. İbn Fâris'e göre bu kelimenin "misal/örnek getirmek" (darb-ı mesel) şeklinde kullanılması mecazidir; bir hakikati muhatabın zihnine çekiçle çakar gibi "çarpmak, vurmak, kalıcı bir iz bırakacak şekilde nakşetmek" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "darb" eyleminin pedagojik yönünü tahlil eder. Râgıb'a göre Allah soyut bir hakikati, insanın kısıtlı aklının kavrayabilmesi için yeryüzünden somut bir örnekle (mesel ile) birleştirip adeta gözünün önüne bir "darbe gibi" indirir. Darb-ı mesel, hakikatin uykudaki zihni sarsmasıdır.
Allâhu (ٱللَّهُ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Darebe fiilinin failidir (öznesidir) ve merfu (ötreli) okunur. "Allah (şöyle bir misal getirdi)" anlamına gelir.
Meselen (مَثَلًا)
Kök: m-s-l
Sözlükte "örnek, benzetme, prototip, ibretlik hikâye, emsal" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. Darebe fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "Bir misal, (somut bir) örnek (verdi)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün "iki şeyin, mahiyet veya sıfat bakımından birbirine tıpatıp benzemesi, birinin diğerine aynalık yapması" manasına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "mesel" (örnek/kıssa) kavramının bedevi aklına vurduğu o felsefi neşteri tahlil eder. Izutsu'ya göre müşrik akıl soyut ahlaki çöküşleri kavrayamıyordu. Kur'an, "nankörlük ve helak" kavramlarını onlara kuru felsefi teorilerle anlatmak yerine; doğrudan doğruya bir sosyoloji sahnesi, bir şehir ve açlık tiyatrosu ("mesel") üzerinden görselleştirerek hakikati ontolojik olarak ete kemiğe büründürür.
Karyeten (قَرْيَةً)
Kök: k-r-y
Sözlükte "köy, kasaba, şehir, yerleşim merkezi, insanların toplandığı belde" anlamlarına gelen isimdir. Meselen kelimesinin bedelidir (onu açıklayan ikinci nesnedir) ve mansub okunur. "Bir şehri, bir ülkeyi/kasabayı (örnek verdi)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-r-y" kökünün asıl anlamının "suyu bir havuzda bir araya getirmek, dağınık olan unsurları toplamak" olduğunu; insanların evlerini bir araya getirip kalabalıklar halinde toplanmasından dolayı da yerleşim yerlerine "karye" dendiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke sosyolojisi ve Kur'an'ın polemik dili ekseninde bu "karye" (şehir) metaforunun doğrudan kimi hedef aldığını tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an burada isimsiz bir şehirden bahsediyormuş gibi yapsa da; ticaret yollarının kesiştiği, bolluk içindeki, emniyetli (Harem bölgesi olan) bu şımarık şehir profili doğrudan doğruya "Mekke'nin" ta kendisidir. Allah, Mekkelilere kendi tarihlerini (veya yakın gelecekte yaşayacakları faturayı) felsefi bir ayna (mesel) olarak tutar.
Kânet (كَانَتْ)
Kök: k-v-n
Sözlükte "oldu, idi, bulunuyordu" anlamlarına gelen nakıs fiilin tekil dişil (karye kelimesine dönen) mazi çekimidir. Şehrin geçmişteki veya asıl durumunu resmetmeye başlar.
Âmineten (ءَامِنَةً)
Kök: e-m-n
Sözlükte "güvenli, emniyet içinde, korkusuz, tehlikelerden uzak" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (özne sıfatı). Kânet fiilinin haberidir. "(O şehir/halkı) mutlak bir güven içindeydi, korkusuzdu" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku, panik ve savaşın tam zıddı olarak; sarsılmaz bir sükûnet, can ve mal güvenliği" manasına geldiğini yineler.
Mutme'inneten (مُّطْمَئِنَّةً)
Kök: t-m-e-n (rubai/dört harfli kök)
Sözlükte "sakinleşmek, yatışmak, sükûnete ermek, endişelerden arınarak demir atmak" anlamlarındaki kökten if'ilâl babında türeyen ism-i fâildir (dişil formda). Kânet fiilinin ikinci haberidir. "Huzurluydu, (endişelerden uzak) dingin bir haldeydi" anlamına gelir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu şehrin durumunu niteleyen "âmineten" (güvenli) ve "mutme'inneten" (dingin/huzurlu) sıfatları arasındaki farkı tahlil eder. Cündioğlu'na göre; güvenlik (emniyet) sadece dışarıdan gelen saldırıların (savaşın/tehlikenin) olmamasıdır (dışsal şartlar). "İtminan" ise insanın (veya toplumun) yarın ne yiyeceğim, ne olacağım şeklindeki ekonomik ve psikolojik korkularının sıfırlanması, içeriden yaşanan ontolojik bir refah ve tatmin duygusudur. Bu şehir (Mekke), yeryüzünde hem dışarıdan hem de içeriden en imtiyazlı, en rahat bırakılmış bir merkeze dönüştürülmüştü.
Ye'tîhâ (يَأْتِيهَا)
Kök: e-t-y + h-a
Sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil ve "ona" (hâ) dişil zamirinin birleşimidir. Karye kelimesini niteleyen sıfat cümlesidir. "Ona geliyordu, ona ulaşırdı" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "bir şeyin, kastedilen hedefe hiçbir engele takılmadan, kolaylıkla ve doğal bir akışla varması, gelmesi" manasına geldiğini açıklar.
Rizkuhâ (رِزْقُهَا)
Kök: r-z-k + h-a
Sözlükte "rızık, gıda, geçimlik, ilahi bağış, pay" anlamlarına gelen isim ve "onun" (hâ) zamirinin birleşimidir. Ye'tîhâ fiilinin failidir (öznesidir). "Onun rızkı, onun geçimliği (ona gelirdi)" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "rızık" kelimesinin burada sadece buğday veya hurma değil; Mekke'nin etrafındaki çöllerde insanlar açlıktan kırılırken, ticaret kervanlarıyla o şehre akan devasa sermayeyi, kumaşları, baharatları ve o muazzam ekonomik lütfu temsil ettiğini belirtir.
Rağaden (رَغَدًا)
Kök: r-g-d
Sözlükte "bol bol, refah içinde, zahmetsizce, rahatça, geniş geniş" anlamlarındaki kökten türeyen masdar/zarftır. Hâl (durum) zarfı olarak mansub okunur. "Sınırsız bir bolluk ve konfor içinde" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-g-d" kökünün "darlığın, kıtlığın ve zorluğun (şiddetin) tam zıddı olarak; geniş, tatlı, kesintisiz ve insanı hiç yormayan mutlak refah/bolluk" manasına geldiğini açıklar. Şehir halkı zenginliği tırnaklarıyla kazıyarak değil, adeta bir su gibi "zahmetsizce" kendilerine akmasıyla (rağaden) elde ediyordu.
Min (مِّن)
Kök: m-n (edat)
"-Den/-dan" anlamına gelen yön ve başlangıç bildiren harf-i cerdir.
Külli (كُلِّ)
Kök: k-l-l
Sözlükte "her, hepsi, bütünü" anlamlarına gelen ve kendisinden sonraki ismi genelleştiren belgisiz sıfattır.
Celaleddin el-Suyuti, "külli" kelimesinin burada "istigrâk" (mutlak kapsayıcılık) bildirdiğini açıklar. Rızık sadece tek bir bölgeden değil, coğrafyanın istisnasız bütün damarlarından o şehre pompalanıyordu.
Mekânin (مَكَانٍ)
Kök: k-v-n
Sözlükte "yer, mahal, konum, bölge" anlamlarına gelen mekân/zarf ismidir. Külli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Her bir yerden, (dünyanın) her bir köşesinden" anlamını tamamlar ve lütfun o devasa panoramik tablosunu çizer.
Fe keferat (فَكَفَرَتْ)
Kök: f + k-f-r
Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "inkâr etmek, üzerini örtmek, nankörlük yapmak" anlamlarındaki kökten türeyen tekil dişil mazi fiilin birleşimidir. O refah tablosunun ardından gelen o trajik ahlaki çöküşü başlatır. "Bunun üzerine (o şehir) nankörlük etti, nimeti inkâr etti" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek" olduğunu; nimete nankörlük edene "kâfir" denmesinin de, onun kendisine verilen iyiliğin üzerini kasten "örttüğü" ve o nimeti vereni (Allah'ı) görmezden geldiği için olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "küfran-ı nimet" (nimete nankörlük) eyleminin teolojik analizini yapar. Izutsu'ya göre buradaki "keferat" (inkâr etti/nankörlük etti) fiili; şehrin ateist olması demek değildir. Müşrikler Allah'ın varlığını biliyorlardı; ancak o devasa zenginliğin şımarıklığıyla (kibriyle) putlara taparak, yetimi ezerek ve peygambere savaş açarak ilahi lütfa (nimete) karşı "aktif bir küstahlık ve isyan" sergilediler. Nankörlük, nimeti vereni reddedip o nimeti kendi gücünden bilme kibridir.
Bi en'umi (بِأَنْعُمِ)
Kök: b + n-a-m
"İle, -e/-a karşı" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "nimetler, lütuflar, iyilikler, bağışlar" anlamlarındaki "ni'met" isminin çoğulu olan "en'um" kelimesinin birleşimidir. Keferat fiilinin mef'ulüdür (neye nankörlük yapıldığını gösterir). "Nimetlerine (karşı nankörlük etti)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "n-a-m" kökünün "hayatın pürüzsüzlüğü, yumuşaklığı, bolluğu ve her türlü eziyetten/kusurdan arınmışlık hali" manasına geldiğini belirtir.
Allâhi (ٱللَّهِ)
Kök: e-l-h
Kâinatın yaratıcısının özel ismidir. En'umi kelimesinin muzafun ileyhi olarak mecrur okunur. "Allah'ın (nimetlerine karşı)" anlamına gelir. Lütfun sahibini belirleyerek ihanetin hedefini (Allah'ı) işaretler.
Fe ezâkahâ (فَأَذَاقَهَا)
Kök: f + z-v-k + h-a
Takibiyye (hemen ardından gelen sonuç) bildiren "fe" bağlacı, "tatmak, lezzetini veya acısını bizzat tecrübe etmek" anlamlarındaki "z-v-k" kökünden if'al babında (izâka) türeyen tekil eril mazi fiil ve "ona" (hâ) dişil zamirinin birleşimidir. "O halde/bunun üzerine (Allah) ona tattırdı" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "z-v-k" (tatma) eyleminin Kur'an'daki somut ve ürpertici metaforunu tahlil eder. Râgıb'a göre tatmak, uzaktan bir azabı izlemek değildir. Tatmak; cezanın insanın içine, iliklerine, sinir uçlarına kadar nüfuz etmesi, o acının en doğrudan ve en kaçınılamaz şekilde hücre hücre "içselleştirilmesi/bedenselleştirilmesidir".
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) buradaki acıyı "tatma" fiili ile verilmesinin linguistik bir mucize olduğunu belirtir. Açlık ve korku soyut hislerdir, ancak Kur'an onu doğrudan ağza alınan ve boğazı yakan somut bir yiyecek/zehir (ezâka) gibi sunarak, okuyucunun o azabı kendi gırtlağında hissetmesini sağlar.
Allâhu (ٱللَّهُ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısıdır. Ezâkahâ fiilinin failidir. "Allah (ona tattırdı)" anlamına gelir. Cezanın, tabiatın kör bir tesadüfü (kuraklık) değil, bizzat Allah'ın kasten kestiği adil bir fatura olduğunu ilan eder.
Libâse (لِبَاسَ)
Kök: l-b-s
Sözlükte "elbise, giysi, örtü, kılık, insanın büründüğü şey" anlamlarına gelen isimdir. Ezâkahâ fiilinin ikinci mef'ulüdür (neyin tattırıldığını gösterir). "O elbiseyi, (şu) örtüyü/kılıfı" anlamına gelir.
İbn Fâris, "l-b-s" kökünün "bir şeyi tamamen örtmek, sarmak, görünmez kılmak ve ona dışarıdan yapışıp kuşatmak" manasına geldiğini açıklar.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde açlık ve korkunun "elbise" (libâs) kelimesiyle terkip edilmesindeki o dondurucu ontolojik kurguyu inceler. Cündioğlu'na göre; insan elbiseyi giydiğinde, o kumaş onun derisine, bedeninin her kıvrımına dışarıdan sımsıkı yapışır ve onu bütünüyle sarar. Allah, o şımarık şehre verdiği açlık ve korku azabını sıradan bir olay olarak değil, bütün şehri ve insanları dışarıdan bir kefen gibi (veya dar bir zırh gibi) çırılçıplak saran, derilerine yapışan, kaçıp kurtulamayacakları "ontolojik bir elbise" (libâs) olarak giydirmiştir. Hem içten (tatmakla) hem dıştan (elbiseyle) kuşatılan mutlak bir helaktir bu.
El-cû'ı (ٱلْجُوعِ)
Kök: c-v-a
Sözlükte "açlık, kıtlık, midenin boş kalması, gıda yoksunluğu" anlamlarına gelen isimdir. Libâse kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Açlık (elbisesini)" anlamına gelir. Rızkın (rağaden) o bol akışının tam zıddı olan ekonomik/fizyolojik iflası temsil eder.
İbn Fâris, "c-v-a" kökünün "şeb'in (tokluğun) tam zıddı olarak; canlının yaşamını sürdürmesi için gereken yakıtın (gıdanın) tükenmesi ve bedenin içeriden kurumaya/zayıflamaya başlaması" manasına geldiğini belirtir.
Ve'l-havfi (وَٱلْخَوْفِ)
Kök: v + h-v-f
"Ve" bağlacı ile "korku, endişe, dehşet, tehlike hissi" anlamlarındaki masdarın/ismin birleşimidir. İkinci tamlayan olarak "Ve korku (elbisesini)" anlamına gelir. Şehrin başındaki "âmineten" (güven içinde olma) durumunun tam zıddı olan psikolojik/sosyolojik iflası temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının felsefi boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre havf, sadece şu an olan bir tehlike değil; kalbin gelecekteki bir felaketin (ölümün, savaşın, çöküşün) beklentisiyle sarsılması, uykunun ve sükûnetin yerini mutlak bir panik halinin (paranoyanın) almasıdır. Emniyetin (âmineten) zıddıdır.
Bimâ (بِمَا)
Kök: b + m-a
"İle, sebebiyle, mukabilinde, -dığı için" anlamlarındaki sebep-sonuç (illiyyet/sababiyye) bildiren "bâ" (bi) harf-i cerri ile "o şey ki, -dıkları" anlamındaki ism-i mevsulün birleşimidir. Cezanın ilahi bir keyfilik olmadığını, adaletin terazisi olduğunu başlatır. "Şu sebeple ki, (şu) yaptıklarına karşılık olarak" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "bâ" (bi) edatının Arap belagatında mutlak bir teodise (kötülük problemi / ilahi adalet) kurgusu inşa ettiğini açıklar. Allah o şehri (Mekke'yi) durduk yere veya kaderin kör bir cilvesiyle felakete sürüklememiştir; açlık ve korku elbisesi "bizzat onların kendi elleriyle ördükleri" cürümlerin (bimâ) doğrudan, zorunlu ve adil bir faturasıdır.
Kânû (كَانُوا۟)
Kök: k-v-n
Sözlükte "(Şöyle) oldular, (şöyle) idiler" anlamlarına gelen nakıs fiilin çoğul (geçmiş zaman) çekimidir. Mâ edatının sıla cümlesini başlatır ve kendisinden sonraki muzari fiille "mâzî-i istimrârî" (sürekli geçmiş zaman) kurgusu yaratır.
Yesne'ûn (يَصْنَعُونَ)
Kök: s-n-a
Sözlükte "yapmak, imal etmek, özenle ve sanatla üretmek, ısrarla kurgulamak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Kânû ile birleşerek "Sürekli yapageldikleri, ısrarla kurgulayıp ürettikleri (o nankörlükleri sebebiyle)" anlamına gelir ve ayeti o ağır felsefi mühürle noktalar.
İbn Fâris, "s-n-a" kökünün sıradan bir fiilden (f-a-l) veya amelden (a-m-l) farklı olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "s-n-a" (sanat/suni); bir işi alelade yapmak değil, onu bilerek, kasten, ince ince planlayarak, uzmanlaşarak ve özenle (organize bir şekilde) imal etmek/üretmektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın ahlaki varoluşu ekseninde ayetin bu kapanış fiilindeki (yesne'ûn) o dondurucu faturayı tahlil eder. Kılıç'a göre o şehrin (veya Mekke müşriklerinin) nankörlüğü, yetimi ezmesi ve peygambere savaş açması bir anlık bir öfke veya basit bir hata (fiil/amel) değildi. Onlar bu nankörlüğü ve zulmü, kendi siyasi güçlerini korumak için sistemli bir endüstriye, bir yaşam tarzına, ince ince örülmüş bir "sanata/kurguya" (san'ata) dönüştürmüşlerdi. O yoksulluğu ve zulmü ilmek ilmek dokuyarak/üreterek (yesne'ûn) kendi "sanat eserlerini" yarattılar; Allah da onların bu küstah üretimine karşılık, onlara bizzat kendi ördükleri o sanattan bir "açlık ve korku elbisesi" (libâse'l-cû'ı ve'l-havfi) dikerek giydirmiş ve ilahi adaletin tezgâhını kusursuzca işletmiştir. Ürettiğin zulüm, giyeceğin kefendir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla