Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 106. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 106. Ayet

    مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men kefera bi(A)llâhi min ba’di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe’aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere- kim kal­bini inkâra açarsa işte Allah’ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir gazap vardır.”

      Küfre Zorlamak

      Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere. Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa. Kim Allah’ı inkâr ederse meâlindeki beyanın geçtiği bunun iki anlama gelmesi muhtemeldir: Biri şudur: İnkâr etmeye zorlayanın zannma göre Allah’ı inkâr eden kişi. Bu, zorlayanın talebinden dolayı Allah’ı inkâr ettiği inancındadır. Bu yüce Allah’ın şu âyetinde ifade edildiği gibidir: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı”. Yani onlann inancına göre ilâhlar, çünkü onlar ilâh değillerdi. Şu âyet de bunun gibidir: (Mûsâ) şöyle dedi: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak; biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız!”. Kuyumcunun inancına göre o heykel ilâh olduğu için Allah ona ilâh adını vermiştir. İkincisi de şudur; Kim Allah’ı inkâr ederse kalbini küfre açarak, kâfir olarak. Fakat kalbi iman üe dolu olduğuna inandığı halde, dili ile baskı altında küfür açıklamasında bulunursa bu küfür değildir.

      Bunun aslı şudur: Bir din yahut mezhebe inanan kimse ancak üç sebeple inanır. Birincisi: Bu din ve mezhepte başkasını daha basiretli, daha maharetli ve daha bilgili gördüğü için ve kendisi bu dereceye ulaşamayınca, onun görüşü, bilgisi ve basireti daha fazla olduğu için taklit eder. İkincisi: Şüpheden dolayı inanır. Çünkü diğerinin inancı kendince hak görünür ve sözünü ettiğimiz şüpheden ötürü o da buna inanır. Üçüncüsü: Hak kendince ortaya çıktığı için ona inanır. Bu üç sebepten dolayı, kişi bir kimsenin mezhep veya din olarak inandığına inanır. İnsanın bir mezhebe karşılıksız olarak gelişigüzel bir şekilde inanmasına gelince bu olmaz. Zorlayanın zorlamasından dolayı olan bu şahıs küfrünü açıklarsa kâfir olmaz. Bunun aslı şudur: İman ve küfür ancak insanın kendi tercihi ile gerçekleşir. Baskı, tercih imkânını ve küfrü isteyerek tercih etmeyi yok eder. İşte bu sebeple bu kişi, inkârı seçme durumu kendisinde bulunmadıkça baskı görmeden önce olduğu gibi iman dairesinde kalır.

      Şöyle bir soru sorulabilir: Bizler müslüman olmaları için kâfirlere karşı savaşmakla emrolunmadık mı? Bu da baskı altında müslüman olmaktır. Kitap da bunu söylüyor: “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlara karşı savaşmakla emrolundum”. Hem kişi kılıç korkusuyla müslüman olunca onun müslümanlığı görünüşte bir müslümanlık olur. Bunun gibi, bir kimse kâfir olmaya zorlansa ve küfür kelimesini dilinden söylese onun küfrü görünüşte küfür olur, dolayısıyla baskı altında müslüman olduğuna hükmedildiği gibi, baskı altında kâfir olduğuna da hükmedilir. Bunlar arasındaki fark nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Böyle bir sonuca varılırdı, ancak Allah Teâlâ kulunu böyle bir neticeye varmaktan kurtarıp onu iman üzerinde bıraktı. Kalpleri iman ile huzur bulduktan sonra küfür kelimesini dilleriyle ifade etseler de, onun bir lütfü ve nimeti olarak iman dairesinde bırakılmıştır. Yoksa kural, küfür kelimesini konuşan kimsenin kâfir olduğuna hükmedilmesidir. Boşama, köle azat etme, evlenme ve benzeri konulara gelince bu işleri yapanın konuştuğuna göre sonuç vuku bulur. Çünkü boşama, azat etme ve benzer sözlerin kendisine bağlı olup başkasına bağlı değildir. Bu kişi her ne kadar bu konularda zorlanmış olsa da, konuşmak için tercih hakkına sahiptir ve ilgili konudaki sözü söylemeye yönelmiştir. Çünkü baskı altına alman kişi anılan sözleri konuşmak için dilini kullanmak istese buna gücü yetmez, dolayısıyla bu durum baskı altına alman kişinin kendi tercihi ile konuştuğuna işaret eder. Satmaya, satın almaya ve benzerlerine gelince sözün kendisi ile ilgili değildir. Çünkü bazan alışverişler konuşarak değil malı aknak ve vermek suretiyle olur. îşte bunun için baskı altında kalmak, alışverişin iptalinde etkili olur. Fakat kâfir olmaya zorlanan kimselere gelince, küfür kelimesini dili ile açıklasa da, kalbi imanla mutmain olduktan sonra, Allah onları iman ve onun hükmü üzerinde bırakmıştır. Hz. Peygamber’den (s.a.) rivayet olunan şu hadis buna göre söylenmiştir; “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları işler atfedilmiştir”. Bu da küfür hakkında olup ondan başkası için söylenmiş değildir. Çünkü o zaman küfür üzerinde zorlanmak yaygındı, onun dışında kalan boşama ve diğer işlerde baskı yoktu.

      Bizim kâfirlerle savaşmamıza gelince, bunun da iki şekilde açıklanması muhtemeldir. Birincisi, cezalandırmak üzere yapılabilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi, siz de onlarla topyekün savaşın”. Gerçeğini bilmesek de müslüman olduklarım açıklamalar için, ceza olmak üzere onlarla savaşırız.

      İkincisi: Biz baskı altında onların İslâm’ını kabul ettik ki onlar bu şekilde müslümanlar arasında yaşarken İslâm’ı görüp müslümanlardan onun gerçeğini öğrensinler. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İnanmış kadınlar size muhacir olarak gelince onları smayın”. Allah onlara “inanmışlar” adını vermiş, sonra da “ sınayın” sözü ile onları sınamayı bize emretmiştir. Kadınlar sadece gerçek imanlarının ortaya çıkması için sınanırlar. Böyle olmasa, sınamanın bir anlamı kalmazdı. Bunun dayandığı ilke şudur: Allah iman ve küfrün gerçeğini dile ve diğer organlara değil de kalbe bağlamıştır. Çünkü diğer organların baskı altında kullanılması caizdir. Fakat kalbin kullanılmasına sahibinden başkası yetkili değildir. Bu Allah’ın lütfudur ve O’ndandır. Kim kalbini inkâra açarsa. Baskı altında olsa bile kim kalbini küfre açarsa o bu fiili sebebiyle kâfirdir. Daha önce zikrettiğimiz üzere küfrü tercih etmesi sebebiyle kişinin kalbi açılır, çünkü kalp üzerinde baskının tesiri olmaz. Bunlar için çok büyük bir gazap vardır. Bu âyet açık olup yorumlanmaya ihtiyacı yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        Kök: m-n (edat)

        "Kim, her kim ki, o kimse ki" anlamlarına gelen şart edatı ve ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Hükmün sınırlarını belirlemek üzere cümlenin mübtedasını (öznesini) başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "men" edatının "umum ve şart" (genellik ve koşul) ifade ettiğini belirtir. Bu edat, imandan sonra küfre dönme eyleminin, rütbesi veya geçmişi ne olursa olsun "istisnasız herkes" için geçerli, sarsılmaz bir ilahi yasa kurgusu başlattığını gramatikal olarak ilan eder.

        Kefera (كَفَرَ)

        Kök: k-f-r

        Sözlükte "örtmek, gizlemek, nankörlük etmek, inkâr etmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından dolayı geniş zaman (muzari) anlamı kazanır. "(Her kim) inkâr ederse, gerçeğin üzerini örterse" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-f-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu karanlığa gömerek gözden ve idrakten saklamak" olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "küfür" kavramının sadece pasif bir inançsızlık (bilgisizlik) olmadığını yineler. Izutsu'ya göre, özellikle imandan sonra gerçekleşen bu "küfür" (kefera); insanın hakikati görmesine ve bilmesine rağmen, kendi dünyevi çıkarları veya kibri uğruna o tevhidi bilginin üzerini kasten "örtmesi" ve Allah'ın verdiği iman nimetine karşı aktif bir "nankörlük" (küfran-ı nimet) sergilemesidir.

        Billâhi (بِٱللَّهِ)

        Kök: b + e-l-h

        "İle, -e/-a karşı" anlamlarındaki (hedef/nesne bildiren) "bâ" (bi) harf-i cerri ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Kefera fiilinin mef'ulüdür. "Allah'ı, doğrudan doğruya Allah'a karşı (inkâr ederse)" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında nankörlüğün/inkârın hedefine dikkat çeker. Burada reddedilen şey sıradan bir felsefi öğreti veya sosyal bir yasa değil; varlığın yegâne kaynağı olan "Allah"tır. Dolayısıyla bu eylem, insanın kendi ontolojik temellerini dinamitlemesi demektir.

        Min ba'di (مِنۢ بَعْدِ)

        Kök: m-n + b-a-d

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "sonra, -den sonra, ardından" anlamlarına gelen zaman zarfının birleşimidir. "Şundan sonra, o olayın/durumun ardından" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "iki şey arasında zaman veya mekân olarak oluşan ayrılık, bir durumun bitip tamamen zıt yeni bir durumun başlaması" manasına geldiğini açıklar.

        Îmânihî (إِيمَٰنِهِۦٓ)

        Kök: e-m-n + h-v

        Sözlükte "inanmak, güvenmek, şüphelerden arınıp kalbi tasdik etmek" anlamlarındaki "e-m-n" kökünden if'al babında türeyen masdar (iman) ile "onun" (hî) zamirinin birleşimidir. Min ba'di zarfının muzafun ileyhi olarak "Onun (kendi hür iradesiyle ettiği) imanından sonra" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "iman" ve "küfür" arasındaki bu kronolojik geçişin (irtidadın) vehametini tahlil eder. Râgıb'a göre, hiç bilmeden inkâr eden (asli kâfir) ile "imandan sonra" (min ba'di îmânihî) inkâr eden kişi teolojik olarak aynı kefede değildir. İkincisi, hakikatin tadını almış, aydınlığı görmüş, ancak daha sonra kasten o aydınlığı terk edip karanlığa (küfre) dönmüştür. Bu, aklın ve fıtratın en ağır ihanetidir.

        İllâ (إِلَّا)

        Kök: i-l-l-a (edat)

        "Ancak, müstesna, hariç, yalnız" anlamlarına gelen istisna (ayrı tutma) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında bu "illâ" (istisna) edatının mutlak bir fıkhi ve teolojik kalkan (ruhsat) oluşturduğunu belirtir. Allah, imandan sonra küfre dönmenin o devasa cezasını saymadan önce; araya bu edatı koyarak, zayıf ve çaresiz bırakılmış insan iradesini o ağır faturadan (gazaptan) gramatikal olarak "istisna edip" ayırır.

        Men (مَنْ)

        Kök: m-n (edat)

        "Kimse, o kişi ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür. İstisna edilen o özel durumu/kişiyi tanımlamak üzere cümleyi bağlar.

        Ükrihe (أُكْرِهَ)

        Kök: k-r-h

        Sözlükte "zorlanmak, iğrenmek, hoşlanmamak, baskı altına alınmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (ikrâh) meçhul (edilgen) mazi fiildir. "Zorlanan, kendisine ağır baskı ve işkence yapılan, istemediği halde mecbur bırakılan (kimse)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-r-h" kökünün "rıza ve sevginin tam zıddı olarak; insanın fıtratının, kalbinin ve iradesinin asla kabul etmediği, ondan tiksindiği ve ancak dışarıdan gelen aşırı bir fiziksel/psikolojik şiddetle o işe itilmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke döneminin o ağır işkence sosyolojisi bağlamında bu fiilin (ükrihe / ikrah) tarihsel nüzul sebebini tahlil eder. Aydar'a göre bu ayet, müşriklerin ağır işkenceleri altında (anne ve babası gözleri önünde şehit edildikten sonra) acıya dayanamayıp diliyle putları övmek ve Allah'ı inkâr etmek zorunda kalan Ammâr b. Yâsir'in trajedisi üzerine inmiştir. İkrah (baskı); insanın hür iradesinin (ihtiyarının) kaba kuvvetle gasp edilmesidir. İslam hukuku, iradenin gasp edildiği yerde sorumluluğun (teklifin) düşeceğini bu "ükrihe" fiiliyle sarsılmaz bir evrensel yasaya dönüştürmüştür.

        Ve kalbühû (وَقَلْبُهُۥ)

        Kök: v + k-l-b + h-v

        "Ve" bağlacı, "kalp, yürek, merkez, öz" anlamlarındaki isim ve "onun" (hû) zamirinin birleşimidir. "Hâlbuki onun kalbi, (ikrah altındayken bile) onun özü/merkezi" anlamına gelir. (Vav harfi burada vav-ı hâliyye'dir, yani durumu açıklar).

        İbn Fâris, "k-l-b" kökünün "bir şeyin dönmesi, evrilip çevrilmesi, içten dışa çıkması" manasına geldiğini; insanın merkezine "kalp" denmesinin de onun düşünceleri, hisleri ve niyetleri sürekli evirip çeviren dinamik bir öz olmasından kaynaklandığını belirtir.

        Mutmeinnün (مُطْمَئِنٌّۢ)

        Kök: t-m-e-n (rubai/dört harfli kök)

        Sözlükte "sakinleşmek, yatışmak, sükûnete ermek, şüphe ve endişelerden arınarak demir atmak" anlamlarındaki kökten if'ilâl babında türeyen ism-i fâildir (özne sıfatı). Kalbühû mübtedasının haberidir. "Tatmin olmuş durumdadır, sarsılmaz bir sükûnet/dinginlik içindedir" anlamına gelir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "itminan" (mutmeinnün) kavramının buradaki ontolojik paradoksunu (mucizesini) tahlil eder. Cündioğlu'na göre; bedene işkence yapıldığında (ikrah), dil acıdan dolayı küfür sözcükleri dökebilir. Ancak insanın asıl varoluş merkezi olan "kalp" (şuur/vicdan); o fiziksel acının fırtınasına rağmen, Allah'ın varlığına ve tevhidi hakikate öylesine kök salmıştır ki, orada zerre kadar bir şüphe, bir sarsıntı veya pişmanlık yoktur. Dil kanarken, kalp hakikatin o sarsılmaz limanında "mutlak bir dinginlikle demirlemiştir" (mutmeinnün). İtminan, bedenin esaretine rağmen ruhun hürriyetini korumasıdır.

        Bil-îmâni (بِٱلْإِيمَٰنِ)

        Kök: b + e-m-n

        "İle, -e/-a" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "iman, güven, sarsılmaz inanç" anlamlarındaki masdarın birleşimidir. "İman ile (tatmin olmuştur)" anlamına gelir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin kısa bir ayet içinde ikinci kez tekrar edilmesinin retorik gücüne odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; ayetin başında "onun imanından sonra" denilmişti. İşkence (ikrah) sahnesinin hemen ardından tekrar "iman ile" (bil-îmâni) denilerek; o dışarıdaki korkunç küfür (işkence/inkâr) kuşatmasına rağmen, kalbin içindeki o "iman" cevherinin zerre kadar eksilmediği, lekelenmediği ve sapasağlam durduğu kelimesi kelimesine (tekit edilerek) metne kazınmıştır.

        Ve lâkin (وَلَٰكِن)

        Kök: v + l-k-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "fakat, lakin, ancak, ama" anlamlarına gelen istidrâk (düzeltme/yön değiştirme) edatının birleşimidir. "Fakat, asıl mesele şu ki, lakin" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "lâkin" edatının burada "istidrâk" (önceki ruhsatın sınırını çizip, asıl suçlu profile geçiş yapma) işlevi gördüğünü belirtir. İkrah (işkence) altındaki o masum ruhsatı kapatır ve ibreyi kasten ve hür iradesiyle küfre koşanların üzerine çevirir.

        Men (مَّن)

        Kök: m-n (edat)

        "Kim, her kim ki" anlamlarına gelen şart edatıdır. İkinci (ve asıl cezaya çarptırılacak) grubu tanımlar.

        Şeraha (شَرَحَ)

        Kök: ş-r-h

        Sözlükte "açmak, yarmak, genişletmek, ferahlatmak, detaylandırmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından dolayı "Kim açarsa, kim genişletirse" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-r-h" kökünün "kapalı, sıkışık veya dar olan bir şeyi iki yana doğru açarak onu genişletmek, içindekini ortaya çıkarmak veya dışarıdan gelene yer açmak" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "şerh" eyleminin buradaki psikolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre insanın göğsünün açılması (şerhi), onun bir şeye karşı hiçbir direnç göstermemesi, o şeyi tam bir arzuyla, sevgiyle ve iştahla içine alıp benimsemesidir.

        Bil-küfri (بِٱلْكُفْرِ)

        Kök: b + k-f-r

        "İle, -e/-a karşı" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "inkâr, nankörlük, örtme" anlamlarındaki masdarın birleşimidir. Şeraha fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "Küfre, inkâra (göğsünü açarsa)" anlamına gelir.

        Sadran (صَدْرًا)

        Kök: s-d-r

        Sözlükte "göğüs, sine, ön taraf, başköşe, iç dünya" anlamlarına gelen isimdir. Şeraha fiilinin temyizi (neyin açıldığını açıklayan kelime) veya mef'ulü olarak mansub okunur. "(Küfre karşı) göğsünü (açarsa)" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde "küfre göğüs açmak" (şeraha bil-küfri sadran) metaforunun taşıdığı o devasa ahlaki çöküşü tahlil eder. Kılıç'a göre; ikrah altındaki adamın dili küfrederken göğsü (kalbi) daralıyor, sıkışıyor ve o küfürden tiksiniyordu. Ancak bu ikinci tip insan; hiçbir baskı, hiçbir işkence yokken, sırf dünyevi çıkarları (zenginlik, statü) için kendi hür iradesiyle küfre kucak açar. Göğsünü (sadran) o inkâra doğru "genişletir" (şeraha); küfrü içine sindirir, onu severek ve isteyerek (ferahlık duyarak) içselleştirir. Küfür artık onun için bir zorunluluk değil, zevk aldığı bir varoluş biçimi olmuştur.

        Fe aleyhim (فَعَلَيْهِمْ)

        Kök: f + a-l-v + h-m

        Takibiyye (sonuç) bildiren "fe" bağlacı, "üzerine, aleyhlerine" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ve "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. Şart cümlesinin cevabını başlatır. "İşte onların bizzat üzerine (vardır)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine) edatının burada "süklet ve istilâ" (tepeden inen ağır bir yük ve kuşatma) eylemini gramatikal olarak resmettiğini belirtir. Küfre gönlünü açanların üzerine, ilahi ceza kaçınılmaz bir dağ gibi çöker.

        Gadabün (غَضَبٌ)

        Kök: g-d-b

        Sözlükte "gazap, şiddetli öfke, hışım, kızgınlık, cezalandırma iradesi" anlamlarına gelen isimdir. Aleyhim haberinin mübtedasıdır (öznesidir). "Bir gazap/öfke (vardır)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "g-d-b" kökünün "hilm'in (yumuşaklığın/şefkatin) tam zıddı olarak; aşırı bir hoşnutsuzluktan doğan şiddet, sertlik ve yıkıcı bir tepki" manasına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "Allah'ın gazabı" (gadabullah) kavramını tahlil eder. Allah'ın gazabı, insani anlamda psikolojik bir cinnet veya kontrol kaybı değildir. O, ilahi adaletin mutlak tecellisidir; hakikate kasten ihanet eden (küfre göğüs açan) fıtratı bozuk iradeye karşı, Allah'ın merhametini (lütfunu) tamamen çekmesi ve onu hak ettiği o mutlak yoksunluğa/cezaya mahkûm etmesidir.

        Minallâhi (مِّنَ ٱللَّهِ)

        Kök: m-n + e-l-h

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ve "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Gadabün kelimesinin kaynağını belirterek "Doğrudan doğruya Allah'tan (gelen bir gazap)" anlamına gelir.

        Ve lehüm (وَلَهُمْ)

        Kök: v + l + h-m

        "Ve" bağlacı, tahsis (aitlik) bildiren "lâm" (le) edatı ve "onlara, onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve sadece onlara aittir, sırf onların boynunadır" anlamına gelir. Cezasının ikinci boyutuna (ahirete) geçiş yapar.

        Azâbün (عَذَابٌ)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "acı, ceza, eziyet, bedeni ve ruhu kuşatan şiddetli ıstırap" anlamlarına gelen isimdir. "Bir azap (vardır)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın dünyada alıştığı tatlılıktan (azb) ve sükûnetten kasten koparılarak mutlak bir eziyetin içine hapsedilmesi" manasına geldiğini yineler.

        Azîm (عَظِيمٌ)

        Kök: a-z-m

        Sözlükte "büyük, ulu, devasa, azametli, tahayyül sınırlarını aşan, kemiklere işleyen" anlamlarındaki kökten "fa'îl" (mübalağa) kalıbında türeyen sıfattır. Azâbün ismini niteleyerek "Korkunç derecede büyük, devasa bir azap" anlamını oluşturur ve ayeti o dondurucu ağırlıkla mühürler.

        İbn Fâris, "a-z-m" kökünün temelinde "kemik (azm); bedeni ayakta tutan o sarsılmaz, sert ve en katı iskelet yapısı" manasının bulunduğunu açıklar. Bir şeye "azîm" denmesi, onun sarsılmazlığını, devasa büyüklüğünü ve iliğe/kemiğe kadar işleyen o ağır kütlesini ifade etmesindendir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın ahlaki varoluşu ekseninde ayetin bu kapanış sıfatının (azîm) taşıdığı teolojik adaleti (eşleşmeyi) tahlil eder. Öztürk'e göre sıradan bir günah veya bilgisizlik sonucu oluşan küfür ile "imandan sonra bilerek küfre dönmek" (irtidad/şerh-i sadr) aynı şey değildir. İkinci suç; aklın, vicdanın ve fıtratın kasten katledilmesidir. İnsan kendi iç dünyasını (göğsünü) ne kadar "genişleterek" (şeraha) şeytana teslim etmişse, Allah'ın ona vereceği ceza da o ihanetin büyüklüğüne denk düşecek şekilde kemikleri çatlatan "devasa ve azametli" (azâbün azîm) bir ıstırap olmak zorundadır. İhanetin çapı büyüdükçe, adaletin (azabın) kütlesi de devasa boyutlara ulaşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X