اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 105. Ayet
Daralt
X
-
“Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.”
Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, ona iman edip tasdik edenler değil. Bunu yalanlayanlar işte yalancıların tâ kendileridir.
Yorumu Yorumla
-
İnnemâ (إِنَّمَا)
Kök: i-n-n + m-a (edat)
Kendisinden sonraki hükmü mutlak bir tekele alan, tekid (kesinlik) edatı "inne" ve onu isim cümlesine bağlayıp sınırlandıran "mâ" edatının (kâffe) birleşimidir. "O halde muhakkak ki ancak, şu kesin ki sadece ve sadece" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "innemâ" edatının çok kritik bir "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve geri çevirme) işlevi gördüğünü belirtir. Surenin 101. ayetinde müşrikler Hz. Peygamber'e "Sen sadece bir iftiracısın!" (İnnemâ ente müfterin) diyerek aynı edatla (innemâ) saldırmışlardı. Allah, araya giren savunma ayetlerinden sonra, müşriklerin kullandığı o kısıtlayıcı edatı (innemâ) tam anlamıyla onlara geri iade eder ve "Hayır, asıl iftira edip yalan uyduranlar sadece ve sadece şunlardır!" diyerek, iftira suçunu gerçek faillerinin üzerine gramatikal bir mühürle (hasr ile) kilitler.
Yefteri (يَفْتَرِى)
Kök: f-r-y
Sözlükte "yalan uydurmak, asılsız şeyler kurgulamak, iftira atmak, kesip biçerek yeni (ve sahte) bir şey üretmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında (iftira) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "İftira atar, yalan uydurur" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "f-r-y" kökünün asıl anlamının "bir deriyi veya kumaşı ölçüp biçerek (keserek) ondan yeni bir kılıf, şekil meydana getirmek" olduğunu belirtir. Mecaz olarak bu kök; hakikati kesip biçerek, kendi hastalıklı zihnine göre yepyeni ama "sahte/asılsız" bir kurgu (yalan) üretmek manasına evrilmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "iftira" kavramının buradaki ontolojik bumerang etkisini tahlil eder. Izutsu'ya göre Mekke müşrikleri, vahyin kaynağını karalamak için "bunu bir köle öğretiyor" diyerek akıl almaz bir iftira kurgulamışlardı. Kur'an, "yefteri" (kurguluyor/iftira atıyor) fiilini kullanarak, müşriklerin kendi zihinlerinde kesip biçtikleri o sahte iddiaların bizzat kendi iftiraları olduğunu yüzlerine çarpar. İftira, hakikati (vahyi) kavrayamayan kaba aklın, kendi acziyetini örtmek için ürettiği bir panik (kurgu) mekanizmasıdır.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu fiilin (f-r-y) içerdiği "mitoloji/yalan üretme" hastalığını inceler. Cündioğlu'na göre insan zihni, eğer mutlak hakikate (Allah'ın ayetlerine) yaslanmazsa, boşluğu doldurmak için sürekli kendi elleriyle efsaneler, putlar ve sahte gerekçeler (iftiralar) "kesip biçmeye" mahkûmdur. Peygambere iftira atmak tesadüfi bir söz değil; varoluşsal rotasını kaybetmiş (şirke düşmüş) bir aklın, kendini haklı çıkarmak için giriştiği o zorunlu ve sefil kurgu/yalan (iftira) mühendisliğidir.
El-kezibe (ٱلْكَذِبَ)
Kök: k-z-b
Sözlükte "yalan, asılsız söz, gerçeği tersyüz etme, sahtekârlık" anlamlarına gelen, harf-i tarif (el) ile belirlenmiş masdar/isimdir. Yefteri fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "O mutlak yalanı (uydururlar)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "sıdkın (doğruluğun ve hakikatin) tam zıddı olarak; bir sözün, inancın veya iddianın gerçeğe zerre kadar uymaması, vakıanın kasten tersyüz edilmesi" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "kizb" (yalan) ile "iftira" (f-r-y) kavramlarının yan yana gelmesiyle oluşan o devasa ahlaki çöküşü tahlil eder. Râgıb'a göre yalan söylemek (kizb) başlı başına büyük bir günahtır; ancak bu yalanın, masum bir elçiye ve mutlak ilahi kelama karşı "bilinçli, kasti ve sistematik bir kurgu" (iftira) şeklinde pazarlanması, yalanın varabileceği en çirkin ve en yıkıcı (organize) boyuttur.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Yefteri fiilinin failini (o yalanı uyduran asıl failleri) tanımlamak üzere cümleyi bağlar. "O yalanı sadece şu kimseler uydurur ki" anlamına gelir.
Lâ yü'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)
Kök: l-a + e-m-n
Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile "inanmak, güvenmek, şüphelerden arınıp kalbi tasdik etmek" anlamlarındaki "e-m-n" kökünden if'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. Ellezîne ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "İman etmezler, (asla) inanmazlar, güven duymazlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "kalbin bir gerçeğe yaslanarak sükûnet bulması, içindeki şüpheyi atıp o hakikati (Tevhidi) mutlak bir güvenle (emniyetle) tasdik etmesi" manasına geldiğini yineler. Olumsuz (lâ) form, kalbin hakikate karşı kendini kasten kilitlediği bir güvensizlik (inkâr) fırtınasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi psikolojisi üzerinden yalan uydurmanın (iftiranın) kök sebebini (lâ yü'minûne) ifşa eden bu fiili tahlil eder. Öztürk'e göre müşriklerin peygambere yalan söylemesi veya Kur'an'a iftira atması sadece siyasi bir refleks değildi. Kur'an, bu ahlaksızlığın (yalancılığın) temelinde yatan o sarsılmaz psikolojik kaideyi koyar: İftira atanlar, kategorik olarak "inanmayanlardır" (lâ yü'minûne). Yani bir insanın kalbinde Allah inancı ve ahiret korkusu (iman/güven) yoksa, o aklın her türlü siyasi karalamayı, iftirayı ve ahlaksızlığı bir araç olarak kullanması ontolojik olarak kaçınılmazdır. İftira, imansızlığın doğal bir salgısıdır.
Bi âyâtillâhi (بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ)
Kök: b + e-y-y + e-l-h
"İle, -e/-a" anlamlarındaki (tasdik bildiren) "bâ" (bi) harf-i cerri, "işaretler, mucizeler, ilahi pasajlar" anlamlarına gelen "âyât" (çoğul isim) ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Yü'minûne fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "Allah'ın ayetlerine, Allah'ın (indirdiği) o mutlak işaretlere (inanmazlar)" anlamına gelir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı ve ahlak felsefesi bağlamında bu terkibin (bi âyâtillâhi) iftira eylemiyle olan ilişkisine dikkat çeker. Ansiklopediye göre, eşyanın ardındaki mutlak gerçeği (Allah'ın ayetlerini) kasten reddeden ve o aydınlığı kabul etmeyen akıl; kendi inançsızlığını toplum nezdinde meşrulaştırabilmek için hakikatin üzerine zift dökmek (yalan/iftira kurgulamak) zorundadır. Onların savaşı peygamberin şahsıyla değil, doğrudan doğruya "Allah'ın ayetleriyledir".
Ve ülâike (وَأُو۟لَٰٓئِكَ)
Kök: v + ü-l-a-i-k
"Ve" bağlacı ile "işte onlar, şunlar" anlamlarına gelen, uzak veya yüksek derece/makam bildiren çoğul işaret zamirinin birleşimidir. Cümlenin devamındaki yeni yargının mübtedasıdır (öznesidir). "Ve işte asıl onlar (var ya)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında yakın işaret zamiri (hâülâi) yerine uzak işaret zamirinin (ülâike) kullanılmasının, Arap belagatında ontolojik bir "dışlanmışlık ve mesafe" bildirdiğini açıklar. Allah, peygambere iftira atan o kitleyi ahlaki ve teolojik olarak kendi rahmetinden, doğruluktan (sıdktan) ve hakikatten öylesine uzağa savurmuştur ki, onları "İşte (o uzaktaki) şunlar!" (ülâike) diyerek mutlak bir sapkınlık bataklığına hapseder.
Hümü (هُمُ)
Kök: h-m
"Onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "hümü" zamirinin sıradan bir özne değil, "zamîr-i fasl" (ayırma/vurgu zamiri) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre bu zamir, mübteda (ülâike) ile haber (kâzibûn) arasına girerek cümlenin anlamını "Başkası değil, peygamber değil; bizzat, bütünüyle ve sadece ONLAR!" diyerek eşsiz bir tekit (pekiştirme) ve iade/yansıtma kurgusuna sokar.
El-kâzibûn (ٱلْكَٰذِبُونَ)
Kök: k-z-b
Sözlükte "yalan söyleyenler, gerçeği çarpıtanlar, asılsız iddiada bulunanlar" anlamlarındaki "k-z-b" kökünden türeyen çoğul ism-i fâildir. Harf-i tarif (el) ile belirlenmiş olup Ülâike mübtedasının haberidir. "(Tescilli) yalancıların ta kendileridir" anlamına gelir ve ayeti o ağır hukuki/ilahi tokatla mühürler.
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "sıdkın (doğruluğun) mutlak zıddı olarak; sözün ve iddianın fıtrata, vakıaya ve hakikate kasten ters düşmesi" manasına geldiğini yineler. (Kelimenin el-takısıyla / el-kâzibûn gelmesi, onların sıradan yalan söyleyenler değil, 'yalancılık mesleğinin ustaları/prototipleri' olduğunu gösterir).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ve ahlaki çatışması ekseninde ayetin bu dondurucu kapanışının (hümü'l-kâzibûn) taşıdığı felsefi zaferi tahlil eder. Kılıç'a göre müşrikler 101. ayette "Sen iftiracısın!" diyerek peygamberin şerefini ve vahyin kutsiyetini hedef almışlardı. Allah; "Kur'an'ı ruhu'l-kudüs indirmiştir" savunmasını yaptıktan sonra, tartışmayı doğrudan doğruya saldıranların ahlaki çürüklüğüne kilitler. "Peygambere yalan söylüyor diyenler, aslında Allah'ın ayetlerini reddedenlerin ta kendileridir. Ve asıl, katıksız, tescilli yalancılar bizzat onlardır!" diyerek; yeryüzünde hakikate karşı savaş açan o kibirli aklın (müşriklerin) alnına, tarihin sonuna kadar silinmeyecek olan o utanç mührünü (el-kâzibûn / yalancılar) mutlak bir ilahi hükümle çakar. Psikolojik ve ontolojik savaş, hakikatin (Kur'an'ın) bu ezici üstünlüğüyle noktalanır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla