اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 104. Ayet
Daralt
X
-
“Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidâyet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır”
Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidâyet vermeyecek. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, kim Allah’ın âyetlerini yalanlarsa, o Allah katında hidâyete ermiş olmaz. Ebû Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Âyetleri yalanlamaları sebebiyle Allah onları hidâyete erdirmez. Bu görüş, Allah’ın âyetlerini yalanlayan kişinin hidâyete ermeyeceği meselenin kendisine gizli ve müphem kaldığı herkese bütünüyle hayaldir. Aynı şekilde Ebû Bekir el-Esamm’ın şu sözü de öyledir: Allah’ın âyetlerini yalanlayan kimseyi O’nun hidâyete erdireceğini kim vehmeder? Bu bütünüyle yanlıştır ve hayaldir. Bize göre bunun aslı şudur; Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, inat ve kibirlenmeleri sebebiyle Allah onları hidâyete erdirmez.
Çünkü onlar Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşıyorlar, onların âyetler ve gerçek olduklarını bilmelerine rağmen yalanlıyorlar. Yahut bu sözü yüce Allah, iman etmeyeceklerini ve bunun üzerinde öleceklerini bildiği bir kavme söylemiştir. Allah iman etmeyeceğini bildiği kimseyi hidâyete erdirmez.
Yorumu Yorumla
-
İnnellezîne (إِنَّ ٱلَّذِينَ)
Kök: i-n-n + l-z-y
Kendisinden sonraki ismi/zamiri nasb eden, cümleye mutlak kesinlik ve pekiştirme katan tekid edatı "inne" ile "o kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. Cümlenin mübtedasını (öznesini) oluşturur. "Şüphesiz ki o kimseler, muhakkak ki onlar" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatının, bir önceki ayette (103. ayet) Kur'an'a ve Peygambere "iftiracı / bunu ona bir insan öğretiyor" diyen o kitleyi işaret ederek, onların ahlaki ve teolojik çöküşünü şüphe götürmez bir "mutlak hüküm" (vücûb) kalıbına soktuğunu belirtir.
Lâ yü'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)
Kök: l-a + e-m-n
Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile "inanmak, güvenmek, şüphelerden arınıp kalbi tasdik etmek, kendini ilahi otoriteye emanet etmek" anlamlarındaki "e-m-n" kökünden if'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. Ellezîne ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "İman etmezler, (asla) inanmazlar, güven duymazlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-m-n" kökünün "korku, panik ve yalanın tam zıddı olarak; kalbin bir gerçeğe yaslanarak sükûnet bulması, içindeki şüpheyi atıp o hakikati (Tevhidi) mutlak bir güvenle (emniyetle) tasdik etmesi" manasına geldiğini açıklar. Eylemin olumsuz (lâ) formu, insanın o hakikate karşı kalbini mühürlemesi, fıtratındaki o güven duygusunu kasten iptal etmesi demektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "iman" kavramının buradaki olumsuzluk bağlamını (lâ yü'minûne) tahlil eder. Izutsu'ya göre müşriklerin asıl sorunu zihinsel bir ikna (bilgi) eksikliği değildi. Onlar, kibirleri ve bedevi asabiyetleri yüzünden hakikatin ahlaki ve ontolojik otoritesine "güvenmek/teslim olmak" istemiyorlardı. Buradaki "iman etmemek", pasif bir bilgisizlik değil; aktif, inatçı ve nankör bir reddediştir. Bir önceki ayetteki "iftira" sığınağı da, kalplerindeki bu "güven (iman) yoksunluğunu" rasyonalize etme çabasından ibarettir.
Bi âyâtillâhi (بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ)
Kök: b + e-y-y + e-l-h
"İle, -e/-a" anlamlarındaki (tasdik ve bağlantı bildiren) "bâ" (bi) harf-i cerri, "işaretler, alametler, mucizeler, Kur'an'ın her bir cümlesi/pasajı" anlamlarına gelen "âyât" (çoğul isim) ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Yü'minûne fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "Allah'ın ayetlerine, Allah'ın (indirdiği) o işaretlere (inanmazlar)" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "âyet" kavramının bu ayetteki (bağlamdaki) hedefini tahlil eder. Râgıb'a göre ayet, eşyanın ardındaki mutlak gerçeği gösteren sarsılmaz işarettir. Müşrikler, vahyin aşamalı inişine (tebdiline) veya Hz. Peygamber'in tebliğine "bu beşer sözüdür" diyerek itiraz ederken, aslında o lafızların arkasındaki ilahi mührü (mucizeyi) kasten görmezden gelmişlerdir. Onların savaşı peygamberle değil, doğrudan doğruya "Allah'ın ayetleriyledir" (bi âyâtillâhi).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi polemikleri ekseninde müşriklerin Kur'an algısını inceler. Öztürk'e göre müşrikler, "Bunu bir köle öğretiyor" iftirasını, kendi içlerindeki inançsızlığı örtmek için felsefi bir kalkan yapmışlardı. Kur'an, "Onların asıl derdi o yabancı köle veya ayetin değişmesi falan değildir; o iftiraların tek bir sebebi vardır: Onlar kategorik olarak Allah'ın ayetlerine 'inanmıyorlar' (lâ yü'minûne)" diyerek meselenin entelektüel bir tartışma değil, ontolojik bir inat (küfür) olduğunu deşifre eder.
Lâ yehdîhimü (لَا يَهْدِيهِمُ)
Kök: l-a + h-d-y + h-m
Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile "yol göstermek, doğruya iletmek, hedefe ulaştıracak ışığı yakmak" anlamlarındaki "h-d-y" kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil ve "onları" (hüm) zamirinin birleşimidir. İnnellezîne ile başlayan cümlenin haberidir (asıl yargısıdır). "(İşte) onları hidayete erdirmez, onları asla doğru yola iletmez" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "karanlıkta, çölde veya denizde yönünü kaybetmiş birine pusula olmak, onu şaşkınlıktan kurtarıp hedefe sağ salim ulaştırmak için öne düşmek" manasına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı ve kader inancı (hidayet ve dalalet) bağlamında "lâ yehdî" (iletmez) fiilinin kelami boyutunu tahlil eder. Ansiklopediye göre Allah, kullarını durduk yere veya nedensizce hidayetten mahrum bırakmaz. Hidayetin (doğru yolun) kesilmesi ilahi bir haksızlık değil, bir "sebep-sonuç" yasasıdır. Kul, "Allah'ın ayetlerine inanmamayı" kendi özgür iradesiyle ve inatla (kibirle) seçtiği için, ilahi sünnet (yasa) gereği onun kalbindeki o manevi alıcılar kapanır ve Allah o inatçı aklı "hidayetten mahrum bırakarak" (lâ yehdîhim) kendi karanlık tercihiyle baş başa bırakır.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu eylemin (lâ yehdî) taşıdığı ontolojik kilitlenmeye odaklanır. Cündioğlu'na göre yeryüzünde insanın aklını aydınlatacak tek ışık, Allah'ın o indirdiği işaretlerdir (ayetlerdir). İnsan kendi kibriyle "ben bu ışığa inanmıyorum" diyerek perdeleri sıkıca kapattığında (lâ yü'minûne); Allah da o kapanan perdenin arkasına zorla ışık (hidayet) sızdırmaz. Hidayetten mahrumiyet, inkârcının kendi ruhuna kendi elleriyle vurduğu mutlak bir ontolojik kilitlenmedir. Gözünü kapatan için güneşin doğmasının bir anlamı yoktur.
Allâhu (ٱللَّهُ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Lâ yehdî fiilinin failidir (öznesidir) ve merfu (ötreli) okunur. "Allah (onları hidayete erdirmez)" anlamına gelir. Hidayet ve dalalet (sapma) mekanizmasının mutlak patronunun, o ayetlerin de sahibi olan Evrenin Yaratıcısı olduğunu mühürler.
Ve lehüm (وَلَهُمْ)
Kök: v + l + h-m
"Ve" bağlacı, tahsis ve aitlik bildiren "lâm" (le) edatı ile "onlar, onlara" (hüm) zamirinin birleşimidir. Cümlenin öne alınmış (mukaddem) haberidir. "Ve sadece onlara aittir, sırf onlar içindir" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde "lehüm" ibaresinin başa alınmasının (takdim), Arap belagatında "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) kurgusu yarattığını belirtir. Yani o hidayetten mahrumiyetin ardından gelecek olan felaket, başkasına değil, "tam isabetle ve doğrudan doğruya o iftiracı/inkârcıların boynuna" (lehüm) geçirilmiş bir ilahi faturadır.
Azâbün (عَذَابٌ)
Kök: a-z-b
Sözlükte "acı, ceza, eziyet, bedeni ve ruhu kuşatan şiddetli ıstırap" anlamlarına gelen isimdir. Lehüm haberinin sonraya bırakılmış (muahhar) mübtedasıdır (öznesidir). "Bir azap (vardır)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın dünyada alıştığı tatlılıktan, rahatlıktan, uykudan ve sükûnetten (azb) tamamen kesilip, mahrum bırakılarak şiddetli bir eziyetin içine hapsedilmesi" manasına geldiğini yineler. Hidayetten (ışıktan) mahrum kalmanın varoluşsal sonucu, mutlak bir azap/sıkışmadır.
Elîm (أَلِيمٌ)
Kök: e-l-m
Sözlükte "çok acı veren, elem dolu, can yakan, insanın içini parçalayan" anlamlarındaki kökten "fa'îl" (mübalağa/aşırılık) kalıbında türeyen sıfattır. Azâbün ismini niteleyerek "Korkunç derecede acı veren, elem dolu bir azap" anlamını oluşturur ve ayeti mühürler.
İbn Fâris, "e-l-m" kökünün "vec'in (sıradan ve geçici bir acının) tam zıddı olarak; insanın hem fizyolojisine hem de psikolojisine (ruhuna) derinlemesine nüfuz eden, onu içeriden parçalayarak kıvrandıran, dayanılması imkânsız o şiddetli ıstırap (elem)" manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin bu kapanış sıfatının (elîm) taşıdığı felsefi çöküşü tahlil eder. Kılıç'a göre müşrikler, peygambere iftira atarken ve Allah'ın ayetlerini alaya alırken kalplerinde sahte bir zevk, bir siyasi zafer sarhoşluğu yaşıyorlardı. Kur'an, bu sahte uyuşukluğu (kibri) deşifre eder. Dünyada Allah'ın ayetlerini (hakikati) reddederek kendi vicdanlarını uyuşturanlar; ahiret gününde hidayetten (kurtuluş ışığından) sonsuza dek koparılacak ve o uyuşukluğun (kibrin) bedelini, ruhlarını ve bedenlerini lime lime eden o mutlak, saf ve "korkunç derecede acı veren" (elîm) bir ıstırapla (azapla) uyanarak ödeyeceklerdir. Ayetle alay etmenin hazzı fani, onun ilahi adaletteki acısı (elemi) ise sonsuzdur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla