Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 97. Ayet

    مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men ‘amile sâlihan min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe(ten)(s) velenecziyennehum ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güze­liyle vereceğiz."

      Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız. Müfessirler güzel bir hayat yaşatacağız meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları âhirette güzel bir hayat demiştir, o da cennettir. Bazıları da dünyada güzel bir hayat demiştir. Güzel bir hayatın âhirette olduğunu söyleyenlerin yorumu şöyledir: Kimin dünyadaki ameli güzel ve yararlı olursa, Allah ona âhirette güzel bir hayat yaşatır. Böyle olmazsa kim salih amel işlerse meâlindeki cümlenin anlamı tek bir amele inhisar eder. Bunun gibi yüce Allah’ın: “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver” âyetinin zahiri mânası da birdir. Fakat bunun açıklaması belirttiğimiz şu husustur: Kimin dünyadaki işi yararlı olursa Allah ona sözü edilen vâdini gerçekleştirir. Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver meâlindeki beyan şu anlama gelir: Bize dünyada verdiğin müddetçe güzel şeyler ver. Yahut bitirmek anlamında olur. Yani kimin hayatı yararlı işle son bulursa, cennette yüce Allah ona tertemiz hoş bir hayat yaşatır. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Kim iyilik getirirse ona getirdiğinin on katı vardır”.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Tertemiz hayat” cennettir. Çünkü dünyada insanın hayatını daraltan ve sıkıntıya sokan olaylar vardır. Bazıları da: Dünyada güzel bir hayatın tevili şöyledir demiştir: Dünyada iken kimin himmet ve gayreti yararlı iş yapmak olursa, elbette biz ona güzel bir hayat yaşatırız. Yani onu başarılı kılar ve hayırları, yararlı işler yapmayı ve taatı ona kolaylaştırırız. Bu da Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet olunan şu hadiste ifade edilen husustur: “Herkes (cennet ve cehennemden hangisi için) yaratılmışsa onun yolu kendisine kolaylaştırılır”. Yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; bunların güzel karşılığına da inanırsa; biz onu işin kolayına yönlendiririz”; “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı harcayanlara gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır”. Ve benzeri âyetlerde olduğu gibi. İşte bu, dünyadaki güzel hayattır, çünkü kişiye yararlı güzel iş yapmak kolaylaştırılmış, itaat hayır yapmakta başarılı kılınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Erkek olsun kadın olsun, kim yararlı işler yaparsa. Bunun anlamı şudur: Dünyada Allah’ın taksimine ve rızkına kanaat getirir de razı olursa, fazla talepte bulunma düşüncesinin yanı sıra, keder ve dünyaya haris olma zilletini onlardan yok etmek suretiyle biz onu dünyada güzel bir hayatla yaşatacağız. Çünkü insanların çoğu sıkıntıları ve zilletleri, Allah’ın kısmetine razı olmamaktan ve verdiklerine kanaat etmemektendir. İşte bu kişi bunlardan korunduğu için temiz bir hayat yaşar. En doğrusunu Allah bilir.

      Güzel hayatın dünyada olacağı görüşünde olanlara göre, âhirette biz onlara yaptıklarından daha güzeli ile karşılık vereceğiz. Bu Ebû Bekir elEsamm’ın görüşüdür. Sözü edilen kimselere dünyada yaptıklarından daha güzeli ile karşılık vereceğiz. Bazıları da Temiz hayat için helâl rızık demiştir. Yaptıklarından daha güzeli ile bunun açıklamasını belirtmiştik.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        Kök: m-n (edat)

        "Kim, kimseyi, her kim ki" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) ve şart edatıdır. Cümlenin mübtedası (öznesi) olup evrensel bir hitap kurgusu başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "men" edatının "umum ve şümûl" (kapsayıcılık ve genellik) ifade ettiğini belirtir. Bu edatla başlayan cümle, sadece o dönemki muhatapları değil, kıyamete kadar gelecek olan sınıfsız, zümresiz ve istisnasız "bütün insanlığı" içine alan devasa bir ilahi yasa/vaat kurgusudur.

        Amile (عَمِلَ)

        Kök: a-m-l

        Sözlükte "yapmak, işlemek, şuurlu bir faaliyette bulunmak, gayret etmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından dolayı muzari (geniş/şimdiki zaman) anlamı kazanır. "Kim işlerse, kim yaparsa" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "a-m-l" kökünün "zihindeki bir kurgunun, iradenin ve kastın doğrudan doğruya fiziksel, planlı ve sürekli bir işe/faaliyete dönüşmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "amel" kavramının sıradan bir hareketten (fiilden) ayrıldığı ontolojik noktaya dikkat çeker. Râgıb'a göre rüzgârın esmesi veya insanın nefes alması birer "fiildir"; ancak insanın kendi hür iradesiyle, aklıyla ve niyetiyle seçerek yaptığı eylemler (iyilik veya kötülük) "ameldir". Allah'ın insana vaat ettiği ödül veya ceza, bedenin reflekslerine değil, aklın şuurlu iradesine (ameline) kesilmiş bir faturadır.

        Sâlihan (صَٰلِحًا)

        Kök: s-l-h

        Sözlükte "iyi, düzgün, faydalı, barışçıl, bozulanı onaran, uygun olan" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir. Amile fiilinin mef'ulü (nesnesi) veya mef'ul-ü mutlakın sıfatı olarak mansub okunur. "(Kim) faydalı ve iyi bir iş (yaparsa)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "fesadın, bozulmanın ve yıkımın (kaosun) tam zıddı olarak; bir şeyi fıtratına uygun hale getirmek, sağlamlaştırmak, dengelemek ve onarmak" manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "amel-i sâlih" (sâlih amel) kavramının teolojik ve sosyolojik boyutunu tahlil eder. Izutsu'ya göre sâlih amel sadece namaz kılmak veya oruç tutmak gibi ritüelistik (ibadete dair) eylemlerden ibaret değildir. "Sulh" kökünden gelen bu kelime, yeryüzündeki kötülüğü (fesadı) durduran, insan ilişkilerindeki ahlaki çöküntüyü tamir eden, toplumsal barışı ve adaleti sağlayan her türlü "aktif, yapıcı ve onarıcı" ahlaki pratikleri kapsar. Sâlih amel, yeryüzünü yaşanabilir kılan tevhidi mühendisliktir.

        Min zekerin (مِّن ذَكَرٍ)

        Kök: m-n + z-k-r

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı (harf-i cer) ile "erkek, eril varlık, sertlik, anılan" anlamlarına gelen "zeker" isminin birleşimidir. "Erkek cinsinden (olsun)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temelinde "bir şeyin hatırda tutulması, unutulmaması (zikir)" anlamının yanı sıra, biyolojik ve karakteristik olarak "sertlik, keskinlik, güç ve bedensel erillik" manasının da bulunduğunu açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) buradaki "min" edatının "beyâniyye" (açıklama) işlevi gördüğünü belirtir. Başlangıçtaki "men" (her kim) kelimesinin o soyut kapsayıcılığını alıp, onu somut biyolojik cinsiyetlere indirgeyerek hükmü netleştirir.

        Ev ünsâ (أَوْ أُنثَىٰ)

        Kök: e-v + e-n-s

        "Veya, yahut" anlamlarına gelen atıf edatı (ev) ile "dişi, kadın, yumuşak olan" anlamlarındaki "ünsâ" isminin birleşimidir. "Veya dişi cinsinden/kadın (olsun)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-n-s" kökünün "zeker" (sertlik/erillik) kelimesinin tam zıddı olarak; "yumuşaklık, uysallık, yakınlık duyulan, ünsiyet edilen (huzur veren) dişillik" manasına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiği ve ontolojik devrimi bağlamında bu ayrımın (erkek veya kadın) aynı ayet içinde yan yana kullanılmasındaki devasa eşitlik vurgusuna dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; Cahiliye toplumunda (ve antik çağlarda) kadın, hukuki, ahlaki ve ontolojik olarak erkeğin tamamen gerisinde veya bir eşya statüsünde görülüyordu. Kur'an, "min zekerin ev ünsâ" (ister erkek ister kadın olsun) diyerek, cinsiyeti ahlaki bir üstünlük vesilesi olmaktan çıkarır ve ruhu (varoluşu) mutlak bir felsefi düzlemde eşitler. Allah katında değer üreten şey cinsiyetin biyolojisi değil, o cinsiyetin ortaya koyduğu "amel-i sâlih" (ahlaki eylem) ve imandır.

        Ve hüve (وَهُوَ)

        Kök: v + h-v

        "Ve" bağlacı ile "o" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir. Cümleyi bir hâl (durum) kurgusuna bağlar.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "vav" harfinin Arap belagatında "vav-ı hâliyye" (durum zarfı bağlacı) olduğunu açıklar. Cümlenin anlamını "şu durumda olması şartıyla, şu haldeyken" şekline dönüştürür. Yani sâlih amel (iyilik) tek başına yeterli değildir; o eylemin kabul edileceği mutlak bir psikolojik/teolojik zemin (şart) gereklidir.

        Mü'minün (مُؤْمِنٌ)

        Kök: e-m-n

        Sözlükte "inanan, güvenen, şüphelerden arınmış, kendini Allah'a emanet etmiş olan" anlamlarındaki kökten if'al babında türeyen ism-i fâildir (özne). Ve hüve ile birleşerek "(O kişi) bir mümin hâlindeyken, imana sahip olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku ve yalanın tam zıddı olarak; kalbin bir gerçeğe yaslanarak sükûnet bulması, içindeki şüpheyi atıp o hakikati (Tevhidi) tam bir güvenle tasdik etmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında amelin (eylemin) niyetle olan bağını bu kelime üzerinden tahlil eder. Kılıç'a göre bir insan inançsız da olsa gösteriş için, siyasi bir menfaat için veya salt egosunu tatmin etmek için "iyi bir iş" (sâlih amel) yapabilir. Ancak o eylemin ilahi mahkemede (ahirette) bir karşılık bulabilmesi için, o eylemi gerçekleştiren iradenin (motor gücün) Allah rızasına ve samimi bir tasdike (mü'minün) dayanması gerekir. İman, sâlih amelin ruhudur; ruhu olmayan eylem ise ontolojik olarak ölüdür.

        Fe lenuhyiyennehû (فَلَنُحْيِيَنَّهُۥ)

        Kök: f + l + h-y-y + n-n + h-v

        Takibiyye (sonuç) bildiren "fe" bağlacı, pekiştirme/yemin bildiren "lâm" (le), "yaşatmak, diriltmek, hayat vermek" anlamlarındaki "h-y-y" kökünden if'al babında (ihyâ) türeyen birinci çoğul (Biz) muzari fiili, ağır tekit nûnu (şeddeli nûn) ve "onu" (hû) zamirinin birleşimidir. "O halde andolsun ki, Biz o kişiyi mutlaka ama mutlaka yaşatacağız!" anlamına gelir. Şartın cevabı olarak vaadi başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında başındaki "fe" ve "lâm" (kasem/yemin lâmı) ile sonundaki "şeddeli nûn" (tekit nûnu) harflerinin aynı eylemde buluşmasının, vaadin gerçekleşmesindeki "mutlaklık, garanti ve gecikmezlik" kurgusunu zirveye taşıdığını belirtir. Allah, vaat ettiği bu yaşamı bir ihtimal olmaktan çıkarıp, ilahi bir yemine dönüştürür.

        Hayâten (حَيَوٰةً)

        Kök: h-y-y

        Sözlükte "yaşamak, canlılık, var olmak, hareket etmek" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Fe lenuhyiyennehû fiilinin mef'ul-ü mutlakı (anlamı pekiştiren eylem kökteşi) olarak mansub okunur. "Öyle bir yaşatışla/hayatla (yaşatacağız ki)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün "ölümün, donukluğun ve tepkisizliğin tam zıddı olarak; varlığın hareket etmesi, gelişmesi, nefes alması ve şuurlu bir potansiyele sahip olması" manasına geldiğini açıklar.

        Tayyibeten (طَيِّبَةً)

        Kök: t-y-b

        Sözlükte "temiz, güzel, hoş, arınmış, helal, huzur veren, lezzetli" anlamlarındaki kökten türeyen dişil sıfattır. Hayâten kelimesini niteleyerek "Tertemiz bir hayatla, huzur dolu ve güzel bir yaşantıyla" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "t-y-b" kökünün "habâsetin (pisliğin, kirliliğin, çirkinliğin ve boğuculuğun) tam zıddı olarak; insanın hem ruhuna hem bedenine lezzet, hafiflik, sükûnet ve mutluluk veren her türlü manevi/maddi temizlik" manasına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "hayâten tayyibeten" (tertemiz bir hayat) kavramının ontolojik derinliğini tahlil eder. Cündioğlu'na göre, biyolojik olarak nefes almak ve yemek yemek zaten her canlının sahip olduğu sıradan bir varoluştur. Ancak "tayyib hayat"; insanın dünyevi korkulardan, açgözlülükten, kibirden ve vicdan azabından arınarak ulaştığı o "dingin, estetik ve anlam dolu" felsefi/ruhani varoluş kademesidir. Allah'ın vaat ettiği bu temiz hayat, sadece cennetteki bir ahiret ödülü değil; doğrudan doğruya dünyada iman ve sâlih amelle kazanılan, insanın iç dünyasındaki (sekînet/huzur) o sarsılmaz dengedir. İmanlı insan çile de çekse, onun varoluşu içeriden "temiz ve huzurludur" (tayyibdir).

        Ve lenecziyennehüm (وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ)

        Kök: v + l + c-z-y + n-n + h-m

        "Ve" bağlacı, kasem (yemin) lâmı, "karşılığını vermek, bedelini ödemek, ödüllendirmek" anlamlarındaki "c-z-y" kökünden türeyen birinci çoğul (Biz) muzari fiili, tekit nûnu (şeddeli nûn) ve "onları" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve andolsun ki Biz onları mutlaka ama mutlaka ödüllendireceğiz!" anlamına gelir. Dünya vaadinden, ebedi ahiret vaadine geçiş yapar.

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "bir amelin, bir emeğin miktarını tartıp, o emeği boşa çıkarmayacak şekilde ona tam denk gelecek olan bedeli/hakkı vermek" manasına geldiğini yineler.

        Ecrahüm (أَجْرَهُم)

        Kök: e-c-r + h-m

        Sözlükte "ücret, karşılık, hak edilen bedel, mükâfat" anlamlarına gelen "ecr" ismi ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. Lenecziyennehüm fiilinin nesnesi olarak mansub okunur. "Onların ödüllerini, onların ücretlerini/hak edişlerini" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kelimesinin ilahi adalet sistemindeki değerine dikkat çeker. Râgıb'a göre Allah, mümine vereceği cenneti bir ihsan/bağış olmakla beraber, onu "ecr" (ücret) kavramıyla isimlendirerek mümine ontolojik bir onur verir. O ödül (cennet), insanın dünyadaki imanının ve sabırla ördüğü sâlih amelinin şerefli bir "hak edişidir" (ücretidir).

        Bi ahseni (بِأَحْسَنِ)

        Kök: b + h-s-n

        "İle, karşılığında, ...den daha güzeliyle" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "daha güzel, en güzel, çok daha kusursuz" anlamlarına gelen ism-i tafdil (kıyaslama) formunun birleşimidir. "O en güzeliyle, yaptıklarının daha güzeliyle" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "her türlü estetik, manevi ve ahlaki mükemmellik, kubhun (çirkinliğin) zıddı" manasına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında buradaki "kıyas/üstünlük" (ahsen) kalıbının ilahi lütuf farkına (fazl) işaret ettiğini tahlil eder. Allah'ın adaleti, günahları cezalandırırken "birebir misliyle" (denklik) işler. Ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti, sâlih bir ameli ödüllendirirken eşitlikle değil; insanın o kusurlu ve eksik eylemini Kendi sonsuz estetiğiyle (ihsanıyla) katlayıp, "olabileceğinin en güzeline/üstününe" (ahsen) yükselterek ödüllendirir. Bu, rahmetin adaleti aşmasıdır.

        (مَا)

        Kök: m-a

        "O şey ki, o şeyler ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür. "O (yaptıkları) şeylerin" anlamına gelir.

        Kânû (كَانُوا۟)

        Kök: k-v-n

        "Siz (şöyle) idiniz, (şöyle) yapıyorlardı" anlamlarına gelen nakıs fiilin çoğul mazi çekimidir.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Kök: a-m-l

        Sözlükte "yapmak, işlemek, amelde bulunmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari fiildir. Kânû ile birleşerek (mâzî-i istimrârî / sürekli geçmiş zaman kurgusuyla) "Yapmakta oldukları, (dünyada sürekli) işleyegeldikleri (o amellerin en güzeliyle)" anlamına gelir ve ayeti kusursuz bir adalet ve merhamet dengesiyle noktalar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusundaki (nazmındaki) başı ile sonu arasındaki anlamsal köprüye dikkat çeker. Öztürk'e göre ayet "Kim (bir anlık değil, bir karakter olarak) amel işlerse" diyerek başlamış ve ahiret vaadini de "sürekli yapageldikleri" (kânû ya'melûn) ifadesiyle bitirmiştir. Kur'an, ahlakı ve imanı gelip geçici bir heves olarak değil; bir ömre yayılan, sebatla, sabırla ve kararlılıkla sürdürülen ontolojik bir "süreklilik" (istimrar) olarak tanımlar. "Temiz bir hayat" (hayat-ı tayyibe) ve ebedi ödül (ahsen), ancak bu sarsılmaz sürekliliğin (kânû ya'melûn) bir yansıması olarak insanı kuşatacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X