Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Münâfikûn Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Münâfikûn Sûresi, 9. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tulhikum emvâlukum velâ evlâdukum ‘an żikri(A)llâh(i)(c) vemen yef’al żâlike feulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınızda sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlardır.

      Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bu âyetin muhatapları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları âyetin münafıklar hakkında nâzil olduğunu söylerken, bazıları da müminler hakkında geldiğini belirtmiştir. Münafıklar hakkında geldiği düşünülürse, sanki şunu söylemektedir: Ey dilleriyle mümin olduğunu söyleyenler! Mallarınız ve çocuklarınız sakın sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın! Şayet müminler hakkında geldiği düşünülürse, sanki şöyle demektedir: Ey gerçekten iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sakın sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın!

      Âyetteki “zikr”in (الذِّكْرِ) anlamı konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları onun, Kur’ân anlamına geldiğini söylemiştir. Buna örnek olarak da “Allah size bir zikir indirdi ve bir elçi gönderdi” âyetini gösterirler; yani Kur’ân ve Peygamber. Bazıları da zikirden maksat, tevhittir derler. Şayet “zikir’den maksadın Kur’ân olduğu düşünülürse, âyet hem münafıklara, hem de müminlere hitap etmektedir. Âyetin münafıklara hitap ettiğini düşündüğümüzde sanki şunu söylemektedir: Mallarınız ve çocuklarınız sizi Kur’ân hakkında düşünmekten ve tefekkür etmekten alıkoymasın! Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da, onların iç yüzlerini ortaya çıkaran çeşitli işleri açıklamaktadır. Peygamber aleyhisselâm bunları elbette kendi kafasından uydurmamış, ancak vahiy yoluyla bildirmiştir. O, sanki şöyle demektedir: Kur’ân’ı okuyup düşünürseniz o sizi hakiki imana yöneltecektir. Mal ve evlat sevgisi sizi Kur’ân hakkında düşünmekten alıkoymasın! Zira Kur’ân’ı okur, düşünür ve tefekkürde bulunursanız bu yolla gerçek imanı elde edersiniz. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin müminlere hitap ettiğini düşündüğümüzde ise anlamı şöyle olur: Mallarınız ve çocuklarınız sizi Kur’ân’daki âyetler hakkında tefekkürde bulunmaktan alıkoymasın! Çünkü siz şayet, tefekkür ederseniz, Kur’ân ehli olursunuz ve şânınız yücelir. Şayet “zikir” kelimesi ile tevhit kastedilmişse, o zaman âyet bütün insanlara hitap etmektedir.

      Müminlere gelince, âyet-i kerîme sanki onları mal ve çocuk sevgisinden sakındırmaktadır; çünkü aşırı mal ve çocuk sevgisi onları, Allah’ın vahdâniyetini, peygamberlere imanı ve öldükten sonra dirilmeyi unutmaya sevk eder. Bu durumda Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir; Mal ve evlat kâfirleri oyaladığı gibi sizi de oyalamasın! Böylece âyet müminleri, mal ve evlat sevgisi yüzünden helake düşmekten sakındırmaktadır. Nitekim “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!” mealindeki âyet de bu anlamdadır. Yani siz kâfirler için hazırlanmış olan ateşe götürecek olan sebeplerden sakının, işte buradaki âyet de bu anlamdadır. Şayet âyet münafıklar hakkında ise bu takdirde, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: Mal ve evlat sevgisi Allaha hakiki imandan, Onun vahdaniyetini benimsemekten ve resûlüne itaatten sakın sizi alıkoymasın!

      Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlardır. Bu âyet, öldükten sonra dirilmeyi ve tevhidi inkâr etme konusunda yaptığımız iki yoruma atfedilirse anlamı açıktır. Şayet âyetin müminlere hitap ettiği düşünülürse, o takdirde “hüsrana uğrayanlar” ifadesi, tehdit edilen konuma düşmekten korkmak gerektiği anlamına gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمنوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel olarak korkunun zıddı olan sükûnet, güven ve bir şeyi doğrulamak (tasdik) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kişinin kendisini Allah'ın azabından güvende kılması ve kalben gerçeği onaylaması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kökün İslam öncesindeki kabilevi "güven ve emanet" bağlamından, Kur'an'da Tanrı ile insan arasındaki mutlak bir ontolojik bağlılık ve teslimiyet (iman) sistemine evrildiğini analiz eder; ayetteki hitabın bu güven ilişkisine girenleri, bu ilişkiyi korumaları konusunda uyardığını belirtir.

        Tulhikum (تلهكم)

        İbn Fâris, l-h-v kökünün temel olarak bir şeyi bırakıp başka bir şeyle meşgul olmak, insanın vaktini boşa harcaması ve önemli olanı ihmal edip önemsiz olana yönelmesi (lehv) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lehv kavramının insanı asıl amacından ve ahiret hazırlığından alıkoyan her türlü oyun, eğlence ve dünya meşgalesi olduğunu; bu ayette ise mal ve evlat sevgisinin bir oyalama (lehv) mekanizmasına dönüşme riskine dikkat çekildiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin insanın manevi dengesini bozan bir "yabancılaşma" ve "bilinç kayması" durumunu temsil ettiğini, dünyevi değerlerin insanın asli kimliğini unutturacak bir oyalama aracına dönüşme potansiyelini vurguladığını belirtir.

        Emvâlukum (أموالكم)

        İbn Fâris, m-v-l kökünün temel olarak meyletmek, eğilmek ve insanın doğal olarak arzulayıp yöneldiği her türlü mal mülk anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mal"ın insana geçici olarak verilen ve kişinin kalben ona meyledip sahip olmak istediği her türlü maddi değeri temsil ettiğini; ancak ayette bu meylin (mâl) "lehv" (oyalama) ile birleştiğinde insanın yıkımına yol açabileceği uyarısında bulunulduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, mal kavramının Kur'an'ın etik sisteminde bir imtihan aracı olarak konumlandırıldığını, münafıkların malı bir güç ve statü kaynağı olarak görürken müminlerin onu Allah yolunda bir sorumluluk vasıtası olarak değerlendirmesi gerektiğini analiz eder.

        Evlâdukum (أولادكم)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün temel olarak doğurmak, nesil, bir şeyden bir şeyin çıkması ve çoğalma anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veled" (evlat) kelimesinin insanın kendi canından bir parça olarak gördüğü ve içgüdüsel olarak en çok bağlandığı varlıkları temsil ettiğini; bu bağın insanın Allah ile olan bağının önüne geçmesi durumunda bir imtihana (fitne) dönüşeceğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da "mal ve evlat" ikilisinin insanın dünyadaki en güçlü iki biyolojik ve sosyal bağını temsil ettiğini, bu bağların "zikr" (hatırlama) eylemine engel teşkil edebilecek en güçlü psikolojik etkenler olarak sunulduğunu belirtir.

        Zikr (ذكر)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün temel olarak bir şeyi unutmamak, zihinde tutmak, dille anmak ve bir şeyin şerefi ile şanını yüceltmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikrin hem kalben bir şeyi hazır tutmak (hatırlamak) hem de dille onu beyan etmek olduğunu; "zikrullâh"ın ise insanın her an Tanrı'nın gözetiminde olduğunun bilincinde olması ve O'nu bir an bile unutmaması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, zikir kavramını Kur'an'ın "hatırlatma ve unutma" (nisyan) eksenindeki en merkezi terimi olarak analiz eder; zikrin sadece sözlü bir tekrar değil, insanın kainattaki yerini ve yaratıcısını her an idrak ettiği bir "bilinçlilik hali" olduğunu, bunun zıddının ise dünyevi meşgalelerle gelen unutuş (nisyan) olduğunu vurgular.

        Allâh (الله)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen ve hayranlık duyulan yüce varlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin tüm kemal sıfatlarını barındıran, zikrin ve sevginin yegane son mercii olan Tanrı'ya mahsus özel isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça monoteistik gelişimindeki yerini ve evrendeki mutlak otorite kaynağı olarak zikre konu olan yegane varlık oluşunu detaylandırır.

        Yef'al (يفعل)

        İbn Fâris, f-a-l kökünün temel olarak her türlü hareket, iş ve eylem anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil"in amele (niyetli işe) kıyasla daha genel bir eylemi temsil ettiğini; burada ise dünya meşgalesini Allah'ın zikrine tercih etme eyleminin bilinçli bir davranış olarak nitelendirildiğini açıklar.

        Zâlike (ذلك)

        İbn Fâris, z-l-k kökünün işaret etmek ve bir şeyi zihinlerde netleştirmek işleviyle ilgili olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu işaret isminin burada Allah'ı unutup dünya malına dalma şeklindeki o vahim tutumu işaret ederek, bu eylemin korkunç sonucuna dikkat çekmek için kullanıldığını belirtir.

        Hâsirûn (خاسرون)

        İbn Fâris, h-s-r kökünün temel olarak azalma, eksilme, bir şeyin asıl sermayesinin tükenmesi ve iflas etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husrân"ın insanın hem dünyevi hem de ebedi hayatını (asli sermayesini) kaybetmesi olduğunu; ayette mal ve evladı kazanç sananların, Allah'ı unuttukları için aslında en büyük kaybı yaşadıklarının vurgulandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "husr" kavramını Kur'an'ın eskatolojik ticaret metaforu içinde ele alır; buna göre gerçek kazanç Allah ile yapılan "iman ticareti" iken, dünyaya dalanların kazanç sandıkları her şeyin büyük bir kozmik iflas ile sonuçlanacağını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki kaybın sadece maddi olmadığını, insanın varoluşsal bir boşluğa düşmesi ve asli amacını yitirmesi anlamına geldiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X