يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَٓا اِلَى الْمَد۪ينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّۜ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه۪ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Münâfikûn Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: izzet, münafıkların bilgisizliği, medine'ye dönüş, çıkarma, münafikun 8, zayıf, münafikun suresi 8. ayet, güçlü, münafikun suresi, allah, münafık, resul, iman, mümin, nifak, güven
-
Şöyle diyorlar: ‘Hele Medineye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!' Halbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, resûlünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler!
Şöyle diyorlar; Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! Burada sözlükte “üstün olan” anlamına gelen “el-eazzu” lafzı çeşitli mânalara gelir. Birincisi, yegâne galip, yegâne kahhâr anlamına gelebilir. Sâd sûresindeki “tartışmada bana baskın çıktı” anlamına gelen “ve azzenî fi’l-hitâb” âyeti buna örnektir. İkincisi, en güçlü, en kuvvetli mânasına gelebilir. Mâide sûresindeki “kâfirlere karşı güçlü ve kuvvetli” anlamına gelen “eizzetin ale’l-kâfirîn” (أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ) âyeti de buna örnek teşkil eder. Üçüncüsü, en yüce, en ulu anlamına gelir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki asıl güç ve izzet Allah’ındır, resûlünündür, müminlerindir meâlindeki cümle de bunun örneğidir. Şayet en yüce, en ulu anlamı esas alınırsa bu, müminlerin de en yüce ve en ulu kişiler olduklarını, çünkü onların delillere dayanarak hikmete uyduklarını, kâfirlerin ise kendi hevalarına uyduklarını ifade eder. Şayet en galip ve en kahhâr anlamı esas alınırsa bu müminlerin düşmanlarına galip geleceklerini, zafere ulaşacaklarını gösterir. Eğer güç ve kuvvet anlamı esas alınırsa bu da müminlerin öyle olduklarını gösterir, çünkü müminler öyle olmasaydı münafıklar müminlerin yanında olduklarını göstermeye çalışmazlardı. Onlar güç ve kuvvetin müminlerde olduğunu gördüklerinde onlarla beraber, kâfirlerde olduğunu gördüklerinde de onlarla beraber olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Bundan dolayıdır ki o münafık Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! diyordu. Çünkü Uhud günü güç ve kuvvetin kâfirlerde olduğunu görmüş, onların ebediyen galip geleceklerini zannederek içlerindeki nifakı göstermiştir ve Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! demişti. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yekulune (يَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel olarak bir sesin belirli bir anlam ifade edecek şekilde tertip edilmesini, sözün ortaya çıkışını ve beyan edilmesini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl"in sadece telaffuz edilen kelimeler olmadığını, aynı zamanda o sözün arkasındaki düşünce ve iddiayı da kapsadığını ifade eder; bu ayette münafıkların dillerine doladıkları o kibirli ve tehditvari söylemin onların iç dünyalarındaki çarpık güç tasavvurunu yansıttığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin münafıklar için kullanıldığı bağlamlarda, sözün toplumsal bir statü aracı ve meydan okuma dili olarak işlev gördüğünü, burada münafık liderin (Abdullah b. Ubey) kendi taraftarları arasında bir güç gösterisi yaparak sözü bir silah gibi kullandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "diyorlar ki" ifadesinin sadece basit bir aktarım olmadığını, Medine'deki siyasi gerilimin zirve noktasını, yani münafıkların Müslümanlara karşı besledikleri gizli öfkenin sözlü bir patlamaya dönüşmesini simgelediğini vurgular.
Recana (رَجَعْنَا)
İbn Fâris, r-c-a kökünün bir şeyin başladığı noktaya veya önceki bir duruma geri dönmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem fiziksel bir mekana geri dönüşü hem de bir işin sonucuna ulaşmasını ifade ettiğini; ayette ise Benû Mustaliq gazvesinden Medine'ye yapılacak olan o fiziksel dönüşün, münafıklar tarafından "güç dengelerinin değişeceği bir an" olarak kurgulandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "rücû'" kavramını Kur'an'ın ontolojik yolculuğunda (Tanrı'ya dönüş) merkezi bir yere koyarken, burada münafıkların bu kavramı tamamen seküler ve siyasi bir geri dönüş, yani kendi "güvenli bölgelerine" dönüp saldırıya geçme planı olarak kullandıklarını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin tarihsel arka planında, sefer dönüşü yaşanan gerginliklerin ve münafıkların Medine'ye vardıklarında Muhacirleri tasfiye etme hayallerinin yattığını vurgular.
Medineti (الْمَدِينَةِ)
İbn Fâris, m-d-n kökünün bir yerde ikamet etmek ve orayı vatan edinmek anlamına geldiğini, ancak d-y-n (boyun eğmek, yönetilmek) köküyle de bir ilişkisi olabileceğini, çünkü şehrin bir otorite ve hukuk alanı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "medîne"nin insanların toplu halde yaşadığı, belirli bir düzenin ve hukukun hakim olduğu yerleşim birimi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini araştırırken bunun Aramice ve Süryanice "medîntâ" (yargı bölgesi, şehir) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, bu dillerde kelimenin "yönetilen/yargılanan yer" anlamı taşıdığını; Kur'an'ın bu terimi Yesrib'den Medine'ye dönüşen o yeni siyasi ve dini merkezi tanımlamak için seçtiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Medine isminin Kur'an'da sadece bir coğrafi yer değil, aynı zamanda İslam'ın toplumsal ve siyasi bir sistem olarak tecessüm ettiği "imanın başkenti" olarak kavramsallaştırıldığını, münafıkların ise burayı hala kendi eski "mülkleri" ve "hakimiyet alanları" olarak gördüklerini analiz eder.
Leyuhricenne (لَيُخْرِجَنَّ)
İbn Fâris, h-r-c kökünün bir şeyin içeriden dışarıya çıkması, bir yerden uzaklaştırılması ve ayrılması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihrâc"ın birini bir yerden zorla çıkarmak, sürgün etmek anlamına geldiğini; ayetteki tekitli (şiddetli vurgulu) kullanımın, münafıkların bu eylemi gerçekleştirme konusundaki kararlılıklarını ve içlerindeki birikmiş kini gösterdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin münafıklar tarafından bir "temizlik" ve "tasfiye" eylemi olarak planlandığını, Muhacirleri dışarıdan gelen birer "yabancı" ve "yük" olarak görüp onları şehrin dışına atma tehdidini içerdiğini vurgular.
Eazzu (الْأَعَزُّ)
İbn Fâris, a-z-z kökünün temel olarak sertlik, güç, nadirlik ve galip gelmek anlamına geldiğini, çiğnenemeyen ve üstün gelen her şeye bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eazz" kelimesinin "en üstün, en güçlü, en onurlu" anlamına geldiğini ve münafık liderinin bu sıfatı küstahça kendisi ve taraftarları için kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "izzet" kavramının cahiliye dönemindeki kabilevi üstünlük ve aristokratik gurur anlamından, Kur'an'da nasıl ilahi bir onura dönüştüğünü analiz eder; münafığın buradaki "izzet" iddiası, onun hala eski dünyanın kabilevi güç mantığıyla düşündüğünü, gerçek izzetin imanla gelen manevi bir güç olduğunu kavrayamadığını gösterir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki bağlamında münafıkların kendilerini "ev sahibi" ve "güçlü", Müslümanları ise "sığıntı" gördükleri bir hiyerarşiyi temsil ettiğini belirtir.
Ezell (الْأَذَلَّ)
İbn Fâris, z-l-l kökünün yumuşaklık, boyun eğme, alçakgönüllülük ve hor görülme anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ezell"in en düşük, en hakir ve en zayıf olanı ifade ettiğini; münafıkların bu kelimeyi Hz. Peygamber ve müminleri aşağılamak amacıyla kullandıklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, "zillet" ve "izzet" arasındaki karşıtlığın Kur'an'ın ahlaki dünyasında yeniden tanımlandığını; münafığın "zayıf" ve "aşağı" gördüğü müminlerin aslında Allah katında en şerefli topluluk olduğunu, asıl zilletin ise hakikatten sapan nifak ehlinin kaderi olduğunu analiz eder.
İzzetu (الْعِزَّةُ)
İbn Fâris, a-z-z kökünün mağlup edilemezlik ve mutlak güç anlamına geldiğini yineler. Râgıb el-İsfahânî, gerçek izzetin sadece galip gelmek değil, ilahi bir koruma altında sarsılmaz bir onura sahip olmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, ayetin bu bölümünde "izzet"in mülkiyetinin münafıklardan alınıp Allah'a, Resûlüne ve müminlere verilmesinin, kavramın bütün semantik içeriğinin devrimsel bir şekilde değişmesi anlamına geldiğini; artık izzetin kaba kuvvet veya zenginlikte değil, Allah ile kurulan bağda (iman) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, izzetin bu ayette ontolojik bir statü olarak sunulduğunu; münafıkların geçici siyasi gücü "izzet" sanırken, Kur'an'ın "izzet"i mutlak ve kalıcı olan ilahi kaynağa bağladığını belirtir.
Resûlihî (رَسُولِهِ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün mesaj taşıyan, birbiri ardınca gönderilen ve güvenilir olan anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki izafetin (Resûl-ihi / O'nun Resûlü) elçinin şerefinin doğrudan Allah'tan geldiğini gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, elçinin (resûl) bu bağlamda ilahi izzetin yeryüzündeki temsilcisi olduğunu; münafıkların onu "ezell" (en aşağılık) olarak nitelerken, Allah'ın onu "izzet"in ortağı ve taşıyıcısı kılarak bu sinsi saldırıyı doğrudan geri püskürttüğünü analiz eder.
Mu'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güven içinde olmak, korkudan emin olmak ve doğrulamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müminlerin sadece inananlar değil, aynı zamanda Allah'ın izzetinden pay alarak manevi bir güvenliğe kavuşan kişiler olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "mümin" teriminin bu ayetteki yerinin, izzetin toplumsal bir sınıf veya kabile bağına değil, tamamen "iman" vasfına bağlandığını; dolayısıyla en yoksul ve kimsesiz görünen bir müminin bile, bir münafık liderinden daha "aziz" (onurlu) olduğunu gösterdiğini detaylandırır.
Münâfikîne (الْمُنَافِقِينَ)
İbn Fâris, n-f-k kökünün yerboğa yuvasındaki gizli çıkış (nâfika) ile ilgili olduğunu, kişinin bir kapıdan girip diğerinden kaçmasını temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, münafıkların izzetin kaynağını yanlış yerde aradıklarını ve kendi ikiyüzlülüklerinin onları kaçınılmaz bir zillete mahkum ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayetin sonunda yer almasının, onların bu kadar açık bir gerçeği (izzetin kime ait olduğunu) göremeyecek kadar manevi bir körlük içinde olduklarını vurguladığını analiz eder.
Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi diğerinden ayıran işaret, alamet ve derin bilgi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim"in bir şeyin gerçeğine uygun şekilde kavranması olduğunu; münafıkların ise görünürdeki güce takılıp kaldıklarını, gerçek güç ve onur dengelerini idrak edemediklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "lâ ya'lemûn" (bilmezler) ifadesinin, münafıkların sadece bir bilgi eksikliği yaşamadıklarını, aksine gerçekliğin doğasını algılayacak manevi bir "epistemolojik" yetiden mahrum kaldıklarını; bu yüzden kendi sonlarını getirecek olan kibri "izzet" zannettiklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu cehaletin münafıkların en büyük trajedisi olduğunu, zira onların sadece dünyevi ve maddi bir perspektifle sınırlı kaldıklarını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla