ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Münâfikûn Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kalp mühürlenmesi, münafikun suresi 3. ayet, iman, münafikun suresi, münafikun 3, inkar, anlayışsızlık, kalp, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, münkir, gavur, güven
-
Şöyle ki onlar sözde inandılar ama gerçekte inkâr ettiler; bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık anlayıp kavrayamazlar.
Şöyle ki onlar sözde inandılar ama gerçekte inkâr ettiler. Bu beyan iki şekilde yorumlanır: Birincisi, onlar önce dilleriyle iman ettiler, sonra kalpleriyle inkâr ettiler. İkincisi de, burada iman ile küfrün hakikati kastedilmiştir. Şöyle ki onlar Bedir günü müslümanların sayıca az ve zayıf olduklarını görmüşler, sonra bu azlık ve zayıflığa rağmen kalabalık kâfir ordusuna galip gelmelerini müşahede edince Resûlullaha (s.a.) iman etmişler ve müslümanların hiçbir şekilde mağlup edilemeyeceğini düşünmüşlerdi. Fakat daha sonra müslümanlar Uhud savaşında yenilgiye uğrayıp başlarına belalar gelince inançları sarsıldı, şüpheye düşüp inkâr ettiler. İşte onlar önce inandılar sonra inkâr ettiler meâlindeki beyan, “insanlar içinde kimileri vardır ki Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir” meâlindeki âyetle aynı anlama gelmektedir. Âyetteki “zâlike” (ذَٰلِكَ) işaret sıfatı, onların nifaklarının ve şahitlik ederiz ki sen Allah’m elçisisin anlamındaki cümlede sözü edilen yeminlerinin sebebinin önce iman edip sonra küfretmeleri olduğunu göstermektedir. Bu âyetteki iman ve küfrün onlar için hakikat mânasında kullanılmamış olması da muhtemeldir. Buna göre onlar, bütün emelleri dünyalık ve zenginlik olan bir milletti. Bu yüzden kimin yanında dünya imkânları varsa onunla beraber olurlardı: Şayet müminlerin yanında görürlerse hemen gidip kendilerinin de mümin olduklarını, kâfirlerin yanında görürlerse onlara gidip kendilerinin de kâfir olduklarını gösteriyorlardı. Yoksa onların hedefi imanın veya küfrün hakikati değildi. En doğrusunu Allah bilir.
Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Mühürlenmek (hatm-i kulûb), onların (münafıkların) kalplerinin örtülü ve karanlık olduğundan kinaye olabilir. Buna göre onlar hakikati ve delillerini görmüyorlar demektir. Cenâb-ı Hakk’ın kalpte küfrü bir karanlık olarak yaratması, bu sebeple onların mucizeleri ve delilleri görememiş olmaları mümkündür. Yahut küfrü insanın kalbinde daracık bir sığınak olarak yaratması da ihtimal dahilindedir, ondan sonra insan, menfaat ve zararını sadece o pencereden görür ve başka ne olursa inkâr eder. İşte mühürlenmenin anlamı budur. Yani onların inkârla uğraşmaları ve sonuç olarak küfrü elde etmeleri sebebiyle Allah kalplerini örtmüş, gerçeği ve delillerini görmelerini perdelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Artık anlayıp kavrayamazlar. Bu İlâhî beyanın, kalpleri mühürlenmiş olduğu için onlar anlamazlar, aksi takdirde haktan ve mucizelerden yüz çevirmezlerdi anlamına gelmesi muhtemeldir. Zira onlar, kendilerinin hak üzere olduklarını zannediyordu ve bu yüzden başka bir şey anlamıyorlardı. Veya hak üzere olduklarını zannettikleri için Allah Teâlâ söz konusu münafıkların kalplerinin mühürlendiğinin farkında olmadıklarını haber vermiştir. Bu yüzden onların bütün himmetleri ve gayretleri dünyevî menfaatler ve zararlarla sınırlı kaldı. Aslında onlar, Cenâb-ı Hakk’ın dünyadan başka bir âleminin daha olduğunu ve onu ancak amelleriyle elde edebileceklerini anlasalardı, mutlaka dine sarılmak gerektiğini de bilirler, menfaat ve zararını öne almazlardı. Yardım istenecek olan sadece Allah’tır. Anlayıp kavrayamazlar, Allah’tan gelen mesajları anlayamazlar, Cenâb-ı Hakk’ın onları kul edindiğini, hem kendisine, hem de Resûlullah’a (s.a.) itaat etmelerini ve ona tâbi olmalarını emrettiğini anlamıyorlar, anlamına da gelir. Bu beyan, ayrıca kendilerinin haddi aştıklarını, Allah’ın dünyadan başka bir âleminin daha bulunduğunu ve yaptıklarından dolayı orada hesap soracağını, bütün yaptıklarının bir karşılığının bulunduğunu anlamıyorlar mânasına da gelir.
Cenâb-ı Hak burada “bilmiyorlar” (لَا يَعْلَمُونَ) demeyip anlayamıyorlar (لَا يَفْقَهُونَ) diye buyurdu. Çünkü “anlamak” (الفقه) bir şeyin ancak başka bir şeyle bilinmesidir. Buna göre âyet onların, âhireti dünyanın aracılığıyla bilmediklerini haber vermektedir. İbn Süreyc fıkıh, bir şeyi, benzerini gösteren anlamına dayanarak bilmektir, der. Bize göre fıkıh, bir şeyi, dengi olsun veya olmasın başka bir şeye işaret eden mânasıyla bilmektir. Zira yaratıkları gerçek anlamıyla bilen insanın bu bilgisi, kendisini yaratıcıyı bilmeye de götürür; dünyayı bilenin o bilgisi kendisini âhireti bilmeye götürür, halbuki bunlar birbirlerine denk değildirler. Şunu da belirtmeliyiz ki fıkıh ile ilim gerçekte aynı anlama gelseler de, bir açıdan aralarında fark bulunmaktadır. Çünkü ilim, bir şeyin kişiye tecelli etmesi ve kendisinin onu görmesidir (zuhur). Fıkıh ise bir şeyin başka bir şey vasıtasıyla istidlal edilerek bilinmesidir. Bundan dolayıdır ki varlıklar kendilerine tecelli ettiği için "Allah Âlimdir” denilir, fakat Allah “fakîhtir” denilmez, çünkü O, nesneleri istidlâl yoluyla bilmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. “Hikmet” nesneleri ait oldukları yerlere koymaktır. “Kesin bilgi” (îkân) ise ancak sebeplerin ortaya çıkmasından doğar. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak Hakimdir denilir, fakat mûkındır (kesin bilgi sahibidir) denilmez. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Zâlike (ذلك)
İbn Fâris, z-l-k kökünün temel olarak işaret etme ve bir şeyi belirgin kılma işleviyle ilgili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i işaretin normalde uzak mesafedeki nesneler için kullanıldığını, ancak burada zikredilen çirkin eylemlerin ve münafıkların sergilediği tutumların vahametini, derecesinin yüksekliğini veya zihinlerdeki kesinliğini vurgulamak amacıyla seçildiğini ifade eder.
Ennehum (أنهم)
İbn Fâris, e-n-n kökünün bir şeyin ortaya çıkması, kesinleşmesi ve vurgulanması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın dahil olduğu cümleye kesinlik ve gerçeklik kattığını; münafıkların durumunun hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tescillendiğini ifade etmek için kullanıldığını açıklar.
Âmenû (آمنوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün korkunun zıddı olan güven, eminlik ve doğrulama anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın hem kalbin tasdiki hem de kişinin kendisini Allah'ın azabından güvende kılması olduğunu; ayette ise münafıkların dışsal bir beyanla (dille) bu güvenlik alanına girdiklerini iddia etmelerine işaret edildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, iman kavramının İslam öncesi "emanet" ve "ahde vefa" gibi kabilevi güven kavramlarından, Tanrı'ya mutlak teslimiyet ve varoluşsal bir güvene (iman) dönüşümünü analiz eder; ayetteki ironinin, münafıkların bu güven ilişkisini (iman) sadece bir aldatma aracı olarak taklit etmelerinde yattığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "aymen" (inanmak) kökeniyle bağını tartışarak, dini terminolojideki teknik kullanımının köklü bir semitik geçmişi olduğunu kaydeder.
Keferû (كفروا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu (geceye veya çiftçiye bu yüzden kâfir denir), dini bağlamda ise gerçeğin ve nimetin üzerini örtmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür"ün imanın zıddı olarak ilahi gerçekleri inatla örtmek olduğunu; buradaki bağlamın, imanın hemen ardından gelen bir "kalbi mühürleyen" bilinçli bir reddediş olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, küfür kavramını sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Tanrı'ya karşı bir nankörlük ve O'nun ayetlerine karşı ontolojik bir körlük olarak tanımlar; münafıkların durumunda küfrün, imanı dille ikrar edip kalple kasten üzerini örtmek şeklinde tezahür ettiğini vurgular.
Tubia (طبع)
İbn Fâris, t-b-a kökünün bir şeyin üzerine mühür basmak, damgalamak ve onun doğasını/karakterini sabitlemek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kalbin artık hidayeti kabul etmeyecek, hakikati sızdırmayacak şekilde mühürlenmesini simgelediğini; bunun münafıkların ardı ardına gelen bilinçli tercihleri (önce inanıp sonra kasten küfretmeleri) sonucunda ilahi bir ceza olarak gerçekleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "tab'" kavramının kalbin bilişsel ve manevi fonksiyonlarının tamamen devre dışı kalması, bireyin ahlaki gelişim potansiyelinin sona ermesi anlamına geldiğini; mühürlenen kalbin artık dış dünyadaki ilahi işaretleri (ayet) doğru okuyamaz hale geldiğini analiz eder.
Kulûbihim (قلوبهم)
İbn Fâris, k-l-b kökünün bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek ve bir durumdan diğerine dönmek anlamına geldiğini; kalbe, sürekli değişkenlik gösterdiği ve duygular arasında gidip geldiği için bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin sadece kan pompalayan bir organ değil, idrakin, imanın ve iradenin merkezi olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da kalbin merkezi bir epistemolojik (bilgiye dair) organ olarak konumlandırıldığını; münafıkların kalplerinin mühürlenmesinin, onların hakikati anlama yetilerinin yapısal olarak bozulması anlamına geldiğini vurgular.
Yefkahûn (يفقهون)
İbn Fâris, f-k-h kökünün bir şeyi derinlemesine anlamak, kavramak ve bir konunun inceliklerine vakıf olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fıkhın sadece işitmek veya bilmek değil, bilinen şeyin ardındaki gerçek amacı ve hikmeti kavrayacak bir keskinlik olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "fıkh" kavramının Kur'an'da sıklıkla ilahi ayetlerin derin manasını çözmek için kullanıldığını; münafıkların kalpleri mühürlendiği için dış dünyadaki olayları sadece yüzeysel bir mantıkla gördüklerini, ancak bu olayların taşıdığı ilahi ve ahlaki hakikati kavrama yetisinden (fıkh) tamamen yoksun kaldıklarını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "anlamama" durumunun zihinsel bir yetersizlik değil, kalbi mühürlenme neticesinde oluşan manevi bir körlük ve basiret kaybı olduğunu, bu yüzden münafıkların kendi yıkımlarına giden süreci bir "başarı" zannettiklerini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla