يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا جَٓاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلٰٓى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّٰهِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْن۪ينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْت۪ينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَر۪ينَهُ بَيْنَ اَيْد۪يهِنَّ وَاَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْص۪ينَكَ ف۪ي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mümtehine Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: iftira atmama, merhamet, mümtehine suresi 12. ayet, bağışlanma dileği, mümtehine 12, mümtehine suresi, isyan etmeme, allah, rahim, şirk, mağfiret, rahmet, iman, mümin, güven
-
Yâ eyyuhâ-nnebiyyu iżâ câeke-lmu/minâtu yubâyi’neke ‘alâ en lâ yuşrikne bi(A)llâhi şey-en velâ yesrikne velâ yeznîne velâ yaktulne evlâdehunne velâ ye/tîne bibuhtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve erculihinne velâ ya’sîneke fî ma’rûfin(ﻻ) febâyi’hunne vestaġfir lehunna(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
-
"Ey Peygamber! Mümin kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarını öldürmeyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmeyecekleri, dine ve akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmeyecekleri hususunda sana biat etmeye geldiklerinde onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir."
Hicret ve Bîat
Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana bîat etmeye geldiklerinde. Bîat ve hicret, Hz. Peygamber (s.a.) döneminde yapılması farz olan işlerdendi; her ikisi bugün de farz hükmünü alır. Hicret, Mekke’den Medine’ye yapılıyordu. Çünkü Mekkeliler’den biri müslüman olduğunda, şayet Mekke’de kalırsa kâfirler arasında dinî hayatının bozulabileceğinden korkuyordu. Ayrıca onun, dinini ve ahkâmını bilmeye de ihtiyacı vardı. Ancak bugün itibariyle Mekke’den Medine’ye hicretin gereği kalmamıştır. Ama dârülharpte yaşayan bir kâfir (ehlü’l-harb) müslüman olur da kâfirler arasında yaşamaya devam edecek olursa ve dinî hayatının bozulacağından korkarsa, dinini emniyete almak ve hükümlerini öğrenebilmek için oradan İslâm ülkesine hicret etmesi farz olur. Bîata gelince, onun kadınlar hakkındaki anlamı, onları İslâm’a özendirmesidir. Erkekler hakkındaki anlamı ise kâfirleri İslâm’a yönlendirmesidir. Şöyle ki bîat eden kadınlara, güzel ahlâk ilkeleri ve güzel davranışlar emredildiğinde ve kâfir kadınlar da İslâm’ın, güzellikleri emreden bir din olduğunu anladıklarında, bu onları müslüman olmaya özendirir. Erkeklere de aynı şey, Hz. Peygamberle (s.a.) birlikte cihat ve zafer kazanmak açısından emredilir, bu da İslâm’ın başarısını ve ortaya çıkmasını sağlar. Bu iki amaca sahip çıkmak bugün de her müslüman için farzdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları... hususunda sana bîat etmeye geldiklerinde. Âyetin bu kısmı, hem itikadı hem de muamelâtı içine almaktadır. Hırsızlık yapmamak. Bu yasak, her türlü kamu malına ve bütün ibadetlere hiyânet etmemek hükmünü de kapsar. Zira “hırsızların en büyüğü, namazından çalandır” buyurulmuştur. Zina etmemek. Bu beyanla, gerçek anlamda zina kastedilmiş, gerçek zina ile birlikte ona götüren yolların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Resûlullah’tan (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: "Eller zina eder, gözler zina eder, ayaklar zina eder; cinsel organ da bunu ya gerçekleştirir, ya vazgeçer.” Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemek. Bu İlâhî beyanın söz gezdirmeyi, yani birinin lafını dostuna götürmeyi ve böylece dostluğu bitirmeye sebep teşkil etmeyi yasaklamış olması muhtemeldir. Yahut zina sonucu sahip olduğunu bildiği bir çocuğu, kocasının çocuklarına katmasını yasaklamaktadır. İbn Abbâs’tan (r.a.) böyle rivayet edilmiştir. Akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmemek. Bu beyanın, emirden kinaye olması muhtemeldir. Çünkü âyet önce yasaklara ve meşru olmayan şeylere temas etti, sonra akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmemek, diye buyurdu. Sanki kadınlara, bu yasaklanan şeylerden uzak durmayı ve Hz. Peygamberin (s.a.) emrine uymayı emretmektedir. Cenâb-ı Hakkin “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir, İyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar” buyurduğunu görmez misin?
Onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Cenâb-ı Hak hicret eden kadınlar hakkında söylediği gibi burada “onları sınayın” buyurmadı. Bize göre bunun iki anlamı vardır. Birincisi, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarım öldürmeyecekleri, meâlindeki beyanıyla Allah Teâlâ, sınamanın mahiyetini zaten söylemiş oluyordu, tekrar sınamadan söz etmeye gerek yoktur. İkincisi, hicret eden kadınlar savaş ülkesinden geliyorlardı, dinî bilmiyorlardı, onun için imtihana ihtiyaç duyuldu. Fakat bu kadınlar İslâm ülkesinde yaşıyorlardı, dinin ana ilkelerini biliyorlardı, bundan dolayı onları sınamaya ihtiyaç duyulmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. Bu ilâhî kelâm, büyük günahların insanı imandan çıkarmadığının delilidir. Çünkü bağışlanma talebinin, bu sınırlara uymayan kişi için yapılacağı malumdur. Eğer yasaklara uymamak İnsanı İmandan çıkarsaydı, Allah Teâlâ peygamberine, o kadınlar için mağfiret dilemesini emretmezdi. İstiğfar, günahların bağışlanması (mağfiret) talebidir. Bağışlanması mümkün olmayan biri için Allah’tan mağfiret dilemek de muhaldir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi, büyük günahları işlemek, sahibini imandan çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
En-Nebiyyu (النَّبِيُّ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün temel anlamının bir haberin ulaştırılması veya bir yerden yükselmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nebinin Allah'tan aldığı önemli ve faydalı haberi (nebe) insanlara ulaştıran kişi olduğunu, kelimenin "yücelik" anlamı taşıyan "nebve" köküne de işaret edebileceğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin teolojik bir terim olarak Süryanice "nebiyâ" veya İbranice "nebi" kelimelerinden Arapçaya girdiğini, İslam öncesi dönemde bu formun nadir olduğunu ve Kur'an ile teknik bir statü kazandığını savunur. Gabriel Said Reynolds, "nebî" kavramının Geç Antik Çağ dini literatüründeki peygamberlik tasavvuruyla ve Süryani Hıristiyan geleneklerindeki kullanımlarla olan tarihsel sürekliliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki hitabın doğrudan Hz. Peygamber’in diplomatik ve dini otoritesine vurgu yaptığını, biat alma yetkisinin bu peygamberlik makamıyla tescillendiğini analiz eder.
Câeke (جَاءَكَ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün bir şeyin bir noktaya varması ve ulaşması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bazen fiziksel bir gelişi bazen de bir emrin veya durumun ortaya çıkışını anlattığını; ayette mümin kadınların biat etmek üzere bizzat Peygamber'in huzuruna gelmelerini nitelediğini ifade eder.
El-Mü'minâtü (الْمُؤْمِنَاتُ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün güven, emniyet ve tasdik anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müminat" kelimesinin Allah'a ve elçisine kalpten inanan, bu inançla ruhsal bir güvenliğe kavuşan kadınları ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, iman kavramının İslam ile birlikte sadece bir "güven" duygusu olmaktan çıkıp, Allah'ın mutlak otoritesine dayalı bir sadakat sistemine dönüştüğünü; kadınların biat için gelmesinin bu yeni dini aidiyetin hukuki bir tescili olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin ayette bağımsız bir özne olarak yer almasının, kadının kendi hür iradesiyle dini ve siyasi bir sözleşmeye (biat) taraf olabileceğini gösteren devrimci bir adım olduğunu vurgular.
Yübâyi'neke (يُبَايِعْنَكَ)
İbn Fâris, "b-y-a" kökünün bir şeyi satmak, satın almak ve el sıkışarak anlaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "biat"ın mecazen kul ile Allah (veya elçisi) arasında yapılan bir bağlılık sözleşmesi olduğunu, kişinin nefsini cennet karşılığında Allah'a "satması" (bey') anlamını barındırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, biat kavramının İslam öncesi kabile geleneğinde var olan bir sadakat töreninin, Kur'an tarafından teolojik bir "misak" haline getirildiğini; bu eylemin sadece bir itaat sözü değil, etik bir dönüşüm taahhüdü olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kadınların yaptığı bu biatın tarihte "Bey'atü'n-Nisâ" olarak geçtiğini ve siyasi otoriteye itaatin ahlaki ilkelerle sınırlandırıldığını gösteren teknik bir hukuki terim olduğunu belirtir.
Yüşrikne (يُشْرِكْنَ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında paylaştırmak ve ortak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şirk koşmanın Allah'ın zatında, sıfatlarında veya ibadetinde bir başkasını Ona ortak etmek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "şirk" kavramının Kur'an'ın anlamsal dünyasında "tevhid"in zıttı olan en büyük ontolojik sapma olduğunu; biat şartlarının en başında yer almasının, yeni kimliğin tamamen "Lâ ilâhe illallâh" temeli üzerine kurulduğunu gösterdiğini analiz eder.
Allâh (اللَّهِ)
Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Süryanice "Alaha" ve Aramice formlarla ilişkilendirerek monoteist gelenek içindeki evrimini inceler. Gabriel Said Reynolds, "Allah" isminin bu ayetteki ahlaki yükümlülüklerin yegâne kaynağı olarak sunulmasının Geç Antik Çağ teolojik diyaloglarıyla uyumlu olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, ismin tüm ilahi nitelikleri barındıran mutlak varlığa delalet ettiğini ifade eder.
Şeyen (شَيْئًا)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün irade etmek ve istemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada kelimenin olumsuz bağlamda (şirk koşmamak) kullanılmasının "en küçük, en basit bir ortaklığı bile" dışladığını, şirkin her türlüsünün kesinlikle yasaklandığını vurguladığını ifade eder.
Yesrıkne (يَسْرِقْنَ)
İbn Fâris, "s-r-k" kökünün bir şeyi gizlice, fark ettirmeden almak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hırsızlığın bir başkasının koruma altındaki malını haksız yere ele geçirmek olduğunu; ayetteki biat şartı olarak geçmesinin, toplumsal düzenin ve mülkiyet güvenliğinin ahlaki temelini oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yasağın o günkü sosyal şartlarda mülkiyet bilincini ve dürüstlüğü bir iman şartı haline getirdiğini analiz eder.
Yeznîne (يَزْنِينَ)
İbn Fâris, "z-n-y" kökünün meşru olmayan cinsi münasebet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zinanın aile yapısını ve nesep güvenliğini bozan ahlaki bir çöküş olduğunu; biat maddeleri arasında yer almasının, İslam'ın inşa etmek istediği iffetli toplum modelinin zorunlu bir parçası olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye döneminde farklı formlarda görülen cinsi serbestiyetin, Kur'an tarafından bu kesin yasakla sınırlandırıldığını ve cinselliğin teolojik bir sorumluluk alanına çekildiğini analiz eder.
Yaktülne (يَقْتُلْنَ)
İbn Fâris, "k-t-l" kökünün bir canlıyı öldürmek, hayatına son vermek ve parçalamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "katl" eyleminin ayette özellikle "evlat" kelimesiyle birlikte zikredilerek, hayat hakkının mutlak dokunulmazlığına vurgu yapıldığını ifade eder.
Evlâdehünne (أَوْلَادَهُنَّ)
İbn Fâris, "v-l-d" kökünün doğum, nesil ve üreme anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çocukları ifade ettiğini; ayetteki kullanımın Cahiliye geleneği olan kız çocuklarını diri diri gömme veya yoksulluk korkusuyla çocukları öldürme gibi vahşi uygulamaların kökten yasaklanmasını temsil ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu yasağın kadının annelik kimliğini koruyan ve onu cahiliye karanlığından çekip çıkaran ahlaki bir devrim olduğunu analiz eder.
Ye'tîne (يَأْتِينَ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün gelmek, getirmek ve bir eylemi gerçekleştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada kelimenin "ortaya koymak, yapmak" (yapıp getirmek) anlamında bir şeyi kasten gerçekleştirmeyi ifade ettiğini söyler.
Bühtânin (بُهْتَانٍ)
İbn Fâris, "b-h-t" kökünün birini şaşkınlığa uğratacak derecede büyük bir yalan söylemek ve iftira atmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bühtanın karşı tarafı donakaltacak kadar ağır ve asılsız suçlama olduğunu; ayette özellikle nesep ve ailevi sadakatle ilgili yapılan iftiraları kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "bühtan" kavramının sosyal dokuyu tahrip eden, güveni ortadan kaldıran bir "dil suçu" olarak biat şartlarına girdiğini analiz eder.
Yefterînehu (يَفْتَرِينَهُ)
İbn Fâris, "f-r-y" kökünün bir şeyi kesmek, biçmek ve uydurmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iftira"nın gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi kurgulayıp anlatmak olduğunu; ayetteki "bühtan" ile birleşerek yalanın her türlüsünün ve kurgusal kötülüğün reddedildiğini ifade eder.
Eydîhinne (أَيْدِيهِنَّ)
İbn Fâris, "y-d-y" kökünün el organını ve mecazen güç ve tasarruf yetkisini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elleri arasında" ifadesinin insanın bizzat kendi kontrolünde olan, yakınında bulunan şeyleri temsil ettiğini; ayetteki mecazi kullanımın ise kişinin kendi uydurduğu iddiaları ve sahiplendiği sahte durumları simgelediğini ifade eder.
Erculihinn (أَرْجُلِهِنَّ)
İbn Fâris, "r-c-l" kökünün ayak organını ve yürümeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ayakları arasında" ifadesinin ellerle birlikte kullanılmasının, kişinin tüm varlığıyla ve eylemleriyle gerçekleştirdiği işleri kapsamlı bir şekilde tasvir ettiğini; özellikle nesep konusundaki asılsız iddialara (başkasının çocuğunu eşine nispet etmek gibi) yönelik edebi bir kinaye olduğunu belirtir.
Ya'sîneke (يَعْصِينَكَ)
İbn Fâris, "a-s-y" kökünün itaatten çıkmak, sertleşmek ve değnek/asa gibi bükülmez olmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isyan"ın emredilenin dışına çıkmak ve itaat bağını koparmak olduğunu; ayette peygamberin meşru emirlerine karşı direnmeme şartını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, isyanın burada ontolojik bir kopuş değil, toplumsal düzeni sağlayan "ma'ruf" ilkelerine karşı bir duruş olarak tanımlandığını tahlil eder.
Ma'rûfin (مَعْرُوفٍ)
İbn Fâris, "a-r-f" kökünün tanımak, bilmek ve huzur duymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ma'ruf"un akıl ve şeriat tarafından iyi olduğu bilinen, kabul edilen ve tanınan eylemler olduğunu; peygambere itaatin "iyilik ve güzellik" dairesiyle sınırlandırıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, ma'ruf kavramının İslam öncesi Arap toplumundaki "örf ve adet" anlamının, İslam ile birlikte vahyedilen ahlaki normlarla harmanlanarak "evrensel iyilik" kategorisine dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki kaydın Peygamber'e itaatin mutlak olduğunu ancak bu itaatin mahiyetinin her zaman iyilik ve adalet ekseninde kalacağını bildiren bir usul ilkesi olduğunu vurgular.
İstiğfâr (اسْتَغْفِرْ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün örtmek ve korumak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istiğfarın kulun Allah'tan hatalarının örtülmesini ve azaptan korunmasını talep etmesi olduğunu; ayette Peygamber’in kadınlar için yapacağı duanın onların geçmiş hatalarını silen ve yeni hayatlarına temiz bir sayfa açan manevi bir arınma olduğunu ifade eder.
Ğafûrun (غَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünden türeyen bu sıfatın çokça örten ve bağışlayan anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın kullarının günahlarını şefkatiyle gizlemesini simgelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, ayetin bu isimle bitmesinin, biat ile başlayan yeni sürecin bir af ve merhamet zemini üzerine inşa edildiğini gösteren bir hitabet mühürü olduğunu analiz eder.
Rahîm (رَحِيمٌ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat ve merhamet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın yarattıklarına yönelik sürekli ve kuşatıcı ihsanını temsil ettiğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "Rahîm" sıfatının ayet sonundaki konumunun, biat şartlarını yerine getirenlerin ilahi koruma ve sevgi dairesine alındığını teyit eden teolojik bir kapanış olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla