وَاِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ اِلَى الْـكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَاٰتُوا الَّذ۪ينَ ذَهَبَتْ اَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَٓا اَنْفَقُواۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mümtehine Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümtehine 11, mümtehine suresi 11. ayet, mümtehine suresi, takva, mehir iadesi, ganimetten ödeme, kafirlere giden eşler, allah, iman, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur, güven
-
10. "Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz. Onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geriverin. Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın. Siz harcadığınızı(verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler. Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Allah hakkıyla bilmektedir, hüküm ve hikmet sahibidir."
11. "Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir şey verin. İnandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının."
Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde. Bize göre bu âyetin mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- mümin olduklarını söyleyen kadınlar demektir. Onları sınayın! meâlindeki beyan, şayet imanın hakikati anlamında kullanılmış olsaydı, bu sözün söylenmesi gerekmezdi. Allah sınama)yı emrettiğine göre, size mümin kadınlar geldiklerinde meâlindeki cümle, başta belirttiğimiz şekilde yorumlanır. Bunun bir örneği de, “Kalbi imanla dolu olduğu halde, baskı altında kalanın durumu müstesna, kim kalbini inkâra açarsa” meâlindeki âyettir. Bunun anlamı, kalbi imanla dolu olduğu halde kim küfür kelimesini kullanırsa, demektir. îşte yukarıdaki âyetin de zikredilen mânaya gelmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Müfessirler bu sınamanın şeklini de açıklamışlardır. Buna göre onlar, kendilerini vatanlarından çıkaran şeyin kocalarına duydukları nefretleri olmadığına dair Allah adına yemin ederler. Veya kendi vatanlarından başka yerlere gitmek amacı taşımadıklarına, sadece İslâm’ı arzu ettiklerine dair yemin ederler. Ancak bu, geçersiz bir yorumdur. Çünkü bir kadın müslüman olunca, dinin gereği olarak kâfir kocasından nefret etmesi onun en tabiî hakkıdır. Tıpkı “Siz bir tek Allaha iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Şeriatin ve dinin hükmü onların bu yaptıklarını gerektirdiği halde, iddia edildiği gibi onların bununla imtihan edilmeleri nasıl caiz olur? Bundan dolayı biz diyoruz ki, bazı müfessirlerin, bu sınamanın şekli konusunda yaptıkları yorum doğru değildir. Onların imtihana tabi tutulmalarının iki şekilde yorumlanması mümkündür: Birincisi, onlardan imanın ne olduğunu söylemeleri istenir. Şayet imanın hakikatini söylerlerse mümin oldukları anlaşılır. İkincisi, “hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek.. mealindeki âyette olduğu gibi, diğer mümin kadınlara iman konusunda teklif edilen şeyler onlara da teklif edilir. Bütün bunları kabul ederlerse imtihanı başarmış sayılırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Bu âyet, o kadınları sınamanın müminlerin mükellef tutulduğu şey ile, yani zâhirde imandan anladıkları şey ile yapılacağına, imanın hakikatini ise ancak âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın bildiğine işaret etmektedir.
Bu husus, ilmin, amel ilmi ve şehâdet ilmi diye ikiye ayrıldığını da gösterir. Amel ilmi, insanların görünen olgulara dair bildikleri ve gereğini yaptıkları bilgidir. Şehâdet ilmi ise, kendisiyle Allah adına hüküm verilmesi caiz olan [naklî-vahyî] bilgidir. Buna ancak Allah’ın nas olarak ya kitapta, ya da Resûlullah’tan (s.a.) gelen mütevatir sünnette bildirmesiyle ulaşılabilir. Amel ilmi haber-i vâhid, kıyas ve benzerleri gibi içtihat yapmanın caiz olduğu alana dairdir.
Eğer o kadınların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin. Rivayet edildiğine göre Resûlullah Hudeybiye’de Kureyş müşrikleriyle; Mekkelilerden Hz. Peygambere (s.a.) gelen olursa onlara iade edilmek, fakat Resûlullah’ın (s.a.) ashabından Mekke’ye dönen olursa onların yanında kalmak vb. şartlarla barış antlaşması yapmıştı. Hz. Peygamber, Hudeybiye’de iken bunları yazdırmıştı. Anlaşmanın yazması bittiği anda Sübeya bint Hâris el-Eslemiyye adlı bir kadın müslüman olarak gelmişti. Hemen ardından kadının kocası Resûlullah’a (s.a.) başvurdu; Ey Allah’ın resûlü, karımı bana geri ver, çünkü sen bunu anlaşma maddesi olarak koydun, henüz yazının mürekkebi de kurumamıştır, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kafirlere iade etmeyin, mealindeki âyeti gönderdi. Cenâb-ı Hak, bu kadınlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmaz, buyurarak, o kadınları kâfir kocalarına vermeyin diye emretmektedir. Ayet, aynı zamanda mümin kadının kâfir erkekle, kâfir erkeğin de mümin kadınla nikâhlanamayacağım haber vermektedir.
Onların (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin. Ccn.\b-ı Hak bu âyetle, karısına yaptığı harcamayı kâfir kocasına verin buyurmaktadır. Müşriklerle müslümanlar arasında yapılan anlaşmaya göre, Mekkeli kadınlardan biri mümin olarak Medine’ye gidecek olursa kâfirlere iade edilmeyecek, ama kadına verdikleri mehir kocalarına ödenecekti. Müslüman kadınlardan biri irtidat ederek Mekke’ye dönecek olsa, Medineliler’e iade edilmeyecek, fakat böylelerine yapılan harcamalar kocalarına ödenecekti.
Bilindiği gibi biri kadına verdiği mehiri alıyor, öbürü de kadına mehirden başka yaptığı harcamayı alıyordu. Yalnız ondan, -daha önce verdiğimiz örneklerde işaret ettiğimiz gibi- vermiş olduğu şeyin cinsinden alınırdı. Bundan dolayı âlimlerimiz şöyle demiştir: Gayr-i müslimler, müslüman tüccardan ticaret vergisi aldıkları için müslümanlar da savaşçı tüccarlardan aynı vergiyi alır. Malı kendisinden alan başkası da olsa, ancak malın kendi cinsinden alınırdı. Buna göre biz de deriz ki bir sıkıntı, iyi ve kötü kişiye eşit şekilde gelebilir. Âdemoğlunun mâruz kaldığı sıkıntıların, onun kazandığı günah ve kötülüklerin cezası olmaması mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, kulunu ilk olarak bu dünyada imtihan eder. Âhirette ise hiç kimse başkasının yaptığından hesaba çekilmez ve cezalandırılmaz, aksine herkes kendi yaptığının karşılığım görür; kötülük yapmışsa kötülük, iyilik yapmışsa iyilik görür. En doğrusunu Allah bilir.
Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur. Yüce Allah bu âyette, mehirlerini verdiğiniz zaman o kadınlarla sizin, yani müslümanların evlenmelerinde bir günah yoktur buyurmaktadır.
Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın. İbn Abbâs’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah’ın (s.a.) kızı Zeynep, kocasından önce müslüman olmuştu. Kocası daha sonra müslüman olunca Hz. Peygamber kızını ilk nikâhı ile kocasına verdi. Bu olay, Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki âyet nâzil olmadan önce. Bu âyet-i kerîme nâzil olduktan sonra, artık bir koca müslüman olup İslâm diyarına hicret edince karısı ile arasındaki nikâh bağı koptu. Aynı şekilde kadın hicret edip kocası geride kaldığı zaman da durum aynıdır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki İlâhî buyruk hakkında bazıları, yani kâfir kadınların nikâh akdini tutmayın anlamına gelir, demiştir. Buna göre kimin Mekke’de kâfir bir karısı olursa, o kâfir kadın asla iade edilmez, çünkü o artık onun karısı değildir, aralarındaki nikâh bağı kopmuştur. Bazıları şöyle der: Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın mealindeki cümle, kâfir kocanın nikâh bağı (ismeti) sebebiyle muhacir hanımlarla evlenmekten geri durmamanız konusunda bizi ikaz etmektedir. Bu yorumda ismet menetmek anlamındadır. “Kevâfir” kelimesinin erkekler için kullanılması caizdir. Burada da âyetin zâhiri, “kevâfir’in erkekler anlamında olduğunu göstermektedir, söz konusu olduğu için. En doğrusunu Allah bilir.
Siz harcadığınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler. Allah buyuruyor ki: Şayet müslüman bir kadın Mekke kâfirlerine gidecek olursa, onun mehirini Mekkelilerden isteyin ve kadının kocasına verin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Eğer Mekkeli bir kadın hicret edip sizin yanınıza gelecek olursa, onun müşrik kocasının kendisine vermiş olduğu mehiri geri verin. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ile Mekkeliler arasında yapılan anlaşmanın gereği idi.
Allah’ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Yani müslümanlarla Mekkeli kâfirler arasında yapılan anlaşmada, mehiri birbirlerine iade etmek konusunda Allah’ın hükmü budur. Allah hakkıyla bilmektedir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani müslümanlarla anlaşmalı kişiler arasında sözünü ettiğimiz konulardaki hükmü bilendir.
Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Şayet mümin bir kadın, aranızda herhangi bir anlaşma olmayan ve savaşan Mekke kâfirlerine katılırsa, aranızda da o kadının müslüman bir kocası bulunursa. (Tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Yani elinize ganimet malı geçerse. Eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir şey verin. Ganimet henüz taksim edilmeden önce, kadına ödenen mehiri onun müslüman kocasına verin. Allah’a karşı gelmekten salanın. Allah’ın size emrettiği bu konuda O’na karşı gelmekten sakının. Sizler, O’na inanıyorsunuz. O’nu tasdik ediyorsunuz; öyleyse ödemenizi eksik yapmayın. En doğrusunu Allah bilir.
Bu, Mesrûk’tan (r.h.) gelen rivayettir; Zührî’nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanların, müşriklere kaçan müslüman kadının mehirini onlardan istemeleri, kâfirlerin de müslüman olarak bize gelen kadınlarının mehirini müslümanlardan istemeleri Allah’ın hükümlerindendir. Müminler, Cenâb-ı Hakk’ın hükmünü kabul ve ikrar etmişler, müşriklerse bunu kabul etmeye yanaşmamışlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir şey verin! mealindeki âyetini indirdP. Cenâb-ı Hak müslümanlara, evli ve müslüman bir kadın eğer kâfirlere gidecek olursa, kocasının ona vermiş olduğu mehiri ellerindeki maldan kendisine ödemelerini, onlardan müslüman olarak bize gelen muhacir bir kadının mehirini de müşriklere ödemelerini emretmektedir. Ellerinde mal kalmamışsa, onu savaşanlara ödemesi gerekir; ey savaşçılar, elde ettiğiniz ganimetten bunu ödeyin!
En doğrusunu Allah bilir ya, bunun aslı şöyle olmalıdır: Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçarsa... Eşlerinize harcadığınız malı imkân elinizden gider, sonra da düşmanlarınıza galip gelerek ganimet kazanırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir pay verin, kendilerinin yaptıkları harcama kadarım onlara ödeyin! Âyette sanki şöyle denilmektedir: Sizin onlara giden kadınlarınıza yaptığınız harcamayı onlardan isteyin. İstediğiniz halde onlar kaybettiğiniz miktarı size vermezlerse, o zaman daha sonra onlarla savaşır ve galip gelerek ganimet elde ederseniz, eşlerine yaptığı harcamadan dolayı uğradığı zararı kocasına ödeyin!
Bil ki bu âyet, çeşitli hükümler içermektedir. Bunların ilki içtihadın ve zâhirî ilimle amelin caiz olduğudur. Onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber, siz de onları sınayın! Eğer mümin olduklarını anlarsanız, meâlindeki İlâhî beyan, içtihat ve imtihan yoluyla anlarsanız, demektir. Onları kâfirlere iade etmeyin, hükmü de zâhirî bilgiye dayanan bir hükümdür. Bu hükümle amel etmenin caiz olduğuna işaret eder.
İkincisi, ister dârülislâmda ister dârülharpte olsun, aynı memlekette eşlerden biri müslüman olduğu zaman, bizzat müslüman olmasıyla veya başka bir yere katılmasıyla karı-kocanın ayrılmaları gerekir mi? Bişr el-Merîsî, başka bir yere katılmasıyla hemen ayrılık gerçekleşir, demiştir. Şâfiî, eğer kadınla gerdek vukû bulmuşsa üç hayız görmeden ayrılık olmaz, gerdek vukû bulmamışsa hemen ayrılırlar. Bizim [Hanefî] âlimleri de şöyle demiştir: Onlar dârülharpte olup eşlerden biri müslüman olmuşsa kadın üç hayız görmeden ayrılık vukû bulmaz. Şayet dârülislâmda ve zimmî iseler, eşlerden biri müslüman olduğunda, devlet başkanı diğer eşe müslüman olmasını teklif etmeden ayrılık vukû bulmaz; teklif ettiğinde kabul ederse ne âlâ, etmezse onları ayırır. Bişr, Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, meâlindeki âyetin zâhiri anlamıyla o kanaate varmıştır. Onlardan birinin diğerine helâl olmadığım söylemiş, buna başka bir şey ilave etmemiştir.
Bizim [Hanefî] âlimleri (r.h.) ise âyeti delil kabul etmiş ve şöyle demişlerdir; Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, onları sınayın, meâlindeki âyetten dolayı, ayrılık sadece İslâm’a girmekle olmaz. Şayet sadece imanla ayrılık vuku bulsaydı imtihanın anlamı olmazdı. Onların kocalarına haram sayılmalarının, ancak sınama ile mümkün olacağı zikredildiğine göre sadece imanla ayrılığın meydana gelmeyeceği sabit olmuştur. Bunun bir örneği de, “Zina eden erkek, ancak zinakâr veya müşrik kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zinakâr ve müşrik erkekle evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır” mealindeki âyettir. Sonra Cenâb-ı Hak, "Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar... diye buyurmuştur. Eğer zina etmesi, kadının kendisine haram olmasını gerektirseydi erkek, karısına zina etmek suçlamasında bulunmazdı. Bilâkis karısına, sen zina ettin, dediği zaman sanki ona, seninle benim aramda nikâh yoktur, demiş olurdu. Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar anlamındaki ifadesiyle kocanın karısına zina isnadında bulunduğu sabit olunca, zina etmesi sebebiyle kadının kendisine haram olmasını gerektirmediği de ortaya çıkmış olur. Sırf iman etmek de böyledir; eğer o, kadını kocasına haram kılsaydı, imtihan etmenin anlamı kalmazdı. îman ettiğini bizzat söyledikten sonra yine de iman konusunda imtihan edilmesi emredildiğine göre, sadece imanla kocasına haram olmayacağı sabit olur, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Buradan anlaşılmaktadır ki âyetin zahiri ile amel etmek mümkün değildir, çünkü söz konusu âyet mutlak mânada hüküm çıkarmaya elverişli değildir. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci delil de şudur: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin ashabından, önce erkekler müslüman olmuş, hanımları ise daha sonra İslâm’a girmişlerdi. Onlardan herhangi birinin nikâhını yeniden kıydığına dair herhangi bİr rivayet yoktur. Eşlerden birinin sadece İslâm’a girmesiyle ayrılık vukû bulsaydı, Allah Resûl’ünün (s.a.) ashabı öncelikle nikâhlarım yenilerdi. Şayet, “onların hep birlikte İslâm’a girmiş olması mümkündür”, denilirse biz de deriz ki: Bu, âdet, Örf ve hayatın yürüyüşü açısından mümkün olmayan bir şeydir, onlar birlikte İslâm’a girmek isteselerdi bile bu, fiilen gerçekleşmezdi. Binaenaleyh onlardan birinin, eşinden önce İslâm’a girmiş olması kaçınılmazdır; bunun yanında herhangi birinin nikâhım yenilediği de rivayet edilmemiştir. Bu durumda sadece İslâm’a girmekle ayrılığın gerçekleşmeyeceği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü, ashâb-ı kiramdan (r.a.) memleket farklılığı ile sebeplerin farklılığına dair herhangi bir şey rivayet edilmemiştir. İbn Abbâs’tan (r.a.) nakledildiğine göre karı-koca dârülharpte olduklarında, kadın üç hayız görünceye kadar nikâhlı kalırlardı. Mz. Ali’den (r.a.) de, hicret boyunca nikahlı kalacakları rivayet edilmiştir. Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre de karı-koca dârülislâmda iken eşlerden biri müslüman olursa, devlet başkanı diğerine müslüman olmayı teklif edinceye kadar nikâhlı kalmaya devam ederler. Bütün bunlar şunu göstermektedir ki birinin sadece İslâm’a girmesiyle ayrılık vukû bulmaz, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Bu konuda biraz önce nakledilenlerden başka, kimseden farklı bir rivayet sabit değildir. Bu durumda bu noktada icmâ gerçekleşmiştir. İşte [Hanefi] âlimlerimiz de bundan dolayı onların bu kanaatlerine katılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Dördüncüsü, eşlerden biri dârülislâma hicret eder, diğeri de dârülharpte kalırsa, bize göre aralarında ayrılık vukû bulur. Şâfiî’ye göre ise memleket farklılığı ile ayrılık oluşmaz. Çünkü, der, müslüman oraya güven ve emniyetle girebiliyorsa, hanımının nikâhı bozulmaz. Harbî de bizim yanımıza güvenle gelebiliyorsa eşi ile arasında ayrılık vukû bulmaz. Karı-koca dârülharpte birlikte müslüman olur da, sonra biri dârülislâma giderse yine ayrılık vukû bulmaz. Buradan anlaşılmaktadır ki, ayrılığın gerçekleşmesi için memleket farklılığına itibar edilemez.
Ancak bize göre memleket farklılığının anlamı bu söylenenler değildir. Onun anlamı, ister müslüman olsun ister zimmî, eşlerden birinin dârülislâm ehlinden, diğerinin ise dârülharp ehlinden harbî bir kâfir olmasıdır. Bunların ikisi de müslüman oldukları takdirde, biri “dârülharp’te diğeri “dârülislâm”da yaşasa bile, her ikisi de aynı belde halkından sayılır. Bizim bu söylediğimize, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette çeşitli açıdan işaret vardır. Bunlardan biri, siz de onların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki beyandır. [Din] farklılığına rağmen evlilik akdi devam ediyor olsaydı, o kadına eş olarak kendi kocası, o adama da kendi karısı başkalarından daha lâyık olurdu. Bu durumda kadının kâfir kocaya dönmesini yasaklamanın anlamı kalmazdı. Azız ve Celîl olan Allah yine, bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, buyurmaktadır. Bu ifade, hicret eden kadınlarla kocalarını birbirlerine haram kılmaktadır. Birbirlerine helâl olmadıkları bir konumda, nikâhın devamı tasavvur edilemez. Yahut bunun anlamı, onların birbirlerinden faydalanmalarının haram kılınmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ın, onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, diye buyurması da bunun başka bir delilidir. Allah, o kadının mehirini kocasına iade etmeyi emretmektedir. Eğer kan-kocalık akdi devam ediyor olsaydı kocanın söz konusu mehiri geri almaya hakkı olamazdı. Çünkü onun, kadının hem bedenine, hem de onun bedeline sahip olması caiz değildir. Allah yine, mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, buyurmaktadır. Şayet ilk kocası ile olan nikâhı devam ediyor olsaydı "dârülislâm"da bir müslümanın onunla evlenmesi caiz olmazdı. Yine Cenâb-ı Hak, kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, buyurarak kâfir kocanın nikâh bağı sebebiyle muhacir kadınlarla evlenmekten geri durmayı biz müslümanlara yasaklamaktadır. Bütün bunlar, haramlığın (din) farklılığına bağlı olduğunu göstermektedir.
Belirttiğimiz görüşlere dair diğer bir aklî delil şudur: Bir kadın esir alındığında, kocasıyla nikâh akdinin bozulduğu konusunda âlimler icmâ etmiştir, tâ ki bu sayede esir alan kişinin, gerekli temizlik müddetinden sonra onunla cinsel ilişkiye girebilmesi helâl olabilir. Kadının İslâm’a girmesiyle nikâh akdinin sona ermesine gelince, fakihlerin çoğunluğu kadının sadece İslâm’a girmesiyle -ilk kocasıyla gerdeğe girdikten sonra olmak ve İslâm’a girmeye başka bir şeyin eklenmemesi ve kadını esir alanın mülkiyetine geçmesi hariç, mülkiyetin nikâha mani olmadığı da malumdur, kocasıyla olan evliliğinin bitmeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Câriye statüsünde olanlara ilk defa nikâh akdi yapılmasının caiz olduğuna bakmaz mısın? Bundan dolayı câriye, satıldığı zaman satın alanın mülkü haline gelse de nikâh akdi sona ermez. Şu husus da gözden kaçmamalıdır; Bir adam ölür ve geride nikâhlı bir câriye bırakırsa, onun mülkiyeti ölen adamın varisine geçer, nikâhı da ortadan kalkmaz. Bu iki durumda ayrılık meydana gelmediğine göre geride sadece ayrı beldede bulunma meselesi kalmıştır. İşte bu hal, esir alınan kadınlar için ayrılık sebebinin farklı beldelerde bulunmak olduğunu gösterir. Bu farklılık muhacir kadınlar için de söz konusudur. En doğrusunu Allah bilin
İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs’tan (r.a.) gelen bir rivayete göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.), kendi kızı Zeyneb’i yıllar sonra, kocası Ebu’l-Âs b. Rebî’e ilk nikâhıyla geri vermişti. Zeyneb, kocasını müşrik olarak Mekke’de bırakmış, kendisi Medine’ye hicret etmişti. Sonra Resûlullah onu ilk nikâhıyla kocasına geri vermişti. Bunu delil göstererek bazıları farklı beldelerde bulunmanın ayrılık gerektirmediğini ileri sürmüştür.
Biz onlara deriz ki söz konusu rivayeti bu konuda delil göstermek çeşitli açılardan doğru değildir. Bunlardan biri şudur: Hz. Peygamber (s.a.) kızım, ona, altı yıl sonra ilk nikâhıyla vermişti. Bir kadının üç hayız dönemini geçirdikten sonra ilk nikâh akdiyle tekrar kocasına verilemeyeceği konusunda fakihler arasında ihtilaf yoktur. Altı yıllık bir sürede sadece üç hayızın gerçekleşmiş olmasının mümkün olmadığı da bilinmektedir. Bu durumda bu konuda söz konusu rivayet delil olamaz.
İkincisi, İkrime, kocasından önce İslâm’a giren bir yahudi kadın hakkında İbn Abbâs’ın (r.a.), “o kendi nefsine herkesten daha çok mülkiyet sahibidir”, dediğini rivayet eder. Bu rivayet, İbn Abbâs’ın da kadının İslâm’a girmesiyle ayrılık vukûa geldiği görüşünde olduğunu gösterir. Râvî rivayet ettiği şeyin aksiyle amel ettiği zaman, bu onun neshedildiğini gösterir. Çünkü onun, Resûlullah’a muhalefet etme ihtimali yoktur.
Üçüncüsü, Amr b. Şuayb’ın babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), kızı Zeyneb’i Ebu’l-Âs’a ikinci bir nikâhla vermişti. Buna göre bu iki rivayet arasında aykırılık ortaya çıkmıştır, bu da ilk rivayetin delil olarak kullanılmasını geçersiz kılar. Eğer bir tercih yapılacak olursa; ilk rivayette sadece kocası müslüman olduktan sonra Zeyneb’in kendisine verildiği haber verilmekte, ancak ikinci bir nikâhın yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir. Amr b. Şuayb’ın rivayetinde ise Ebu’l-Âs’ın müslüman olması üzerine, aralarında ikinci bir nikâh akdinin yapıldığı haber verilmektedir. Bu durumda bu rivayet, ilkinden daha çok tercihe şâyandır. Çünkü ilk rivayet sadece meselenin zâhirini haber vermektedir. İkinci rivayette ise râvî, bildiği bir olayı haber vermektedir. Rivayetler arasında buna benzer başka tercihlerimiz de olmuştu. İbn Abbâs’ın, Hz. Peygamber (s.a.) ihramlı iken Meymûne ile evlenmişti hadisini, Yezîd b. Esam’ın, helâl (ihramsız) iken onunla evlenmişti, rivayetine tercih etmiştik. Çünkü İbn Abbâs’ın (r.a.) naklettiği hadis, olayın cereyan şeklini haber vermekte, diğeri ise ilk halin zâhirinden bahsetmektedir. Kocası hür iken kendisini âzat ettiğini söyleyen Berîre hadisi de böyledir. Başka bir rivayette de kocasının o sırada köle olduğu belirtilir. Bu rivayetlerden ilki, diğerine tercih edilir, çünkü hadisenin oluş tarzını haber vermektedir, diğeri ise durumun (detayını değil) zâhirini ifade etmektedir. Dolayısıyla ilki tercihe şayandır. İşte söz konusu ettiğimiz meseledeki rivayetler de böyledir.
Dördüncüsü, Ebû Hanîfe’ye (r.a.) göre hicret eden kadın için iddet yoktur, İmâmeyne göre ise vardır. Söz konusu ayet çeşitli yönlerden Ebu Hanîfe için delil oluşturur. Aziz ve Celîl olan Allah, eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, diye buyurarak muhacir kadınların ilk kocalarına iadesini yasaklamıştır. Şayet onlar için iddet söz konusu olsaydı kocasının, kendisini geri çevirmesi ve iddet süresini orada geçirmesi gerekirdi. Cenâb-ı Hakk’ın “o kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun” diye buyurduğunu görmez misin? İddetleri devam ettiği sürece onları kendi evlerinde bulundurmalarını Allah, kocalarına nasıl emrediyor? Onları kâfirlere iade etmeyin, mealindeki âyete gelince, bu da onlar için iddet olmadığını gösterir. Bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, mealindeki beyan böyledir. Allah, iddeti hiç söz konusu etmeden mutlak olarak onların evlenmelerini mubah kılmaktadır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, mealindeki âyet de böyledir. Şayet iddet gerekli olsaydı, Allah Teâlâ'nın “o kadınlar üzerinde hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” hükmü gereği nikâhın da devam ediyor olması gerekirdi. Allah’ın, iddeti kocanın hakkı olarak nasıl belirlediğine bakmaz mısın? Kocanın, hanımı üzerinde bir hakkı olduğu kabul edilince kadın onun nikâhındadır, demektir. Kâfir kadınlan nikâhınız altında tutmayın, mealindeki âyet nikâh bağının koptuğunu ifade eder. Nikâhın varlığı iddeti gerektirdiğine ve Allah da nikâhı yok saydığına göre, biz de o kadının nikâh bağını kestik ve kadını iddet beklemekten de kurtardık. En doğrusunu Allah bilir. Bir de şu var: Fakihler, bir kadın esir alındığında ayrılık meydana gelir ve iddet düşer hükmünde icmâ etmişlerdir. Birinin mülkiyetine sahip olmak, iddeti düşürme (bozma) bebebi değildir, fakat iddeti bozma sebebidir. Esir olma hali İle hicret etmesi halinde kadından iddet düşer, ama sadece esirlik iddeti düşürme sebebi değildir, burada iddeti düşüren memleket farklılığıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Beşincisi, bu âyet göstermektedir ki insanların Kur’ân’daki bir hükümle amel etmeyi terk etmeleri onun neshedildiğine işaret edebilir. Zira onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, ve siz harcadıklarınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, anlamına gelen beyanındaki hüküm hakkında kitap ve sünnette bir emir olmadığı halde terk edilmiştir, yani insanlar onun terkinde icmâ ettikleri için terk edilmiştir. Bu ve “kalpleri kazanılacak olanlar” mealindeki âyette geçen ifadeler, örf hükmünde özel bir anlam için var olmuş, fakat sonra bu mâna ortadan kalkmıştır. Mânası aklen anlaşılmayan konulara gelince bunlar hakkında kitaba göre amel etmek gerekir, insanların uygulamaması ile bunlar terk edilemez, Onların terki konusunda icmâ da oluşamaz, kaldı ki böyle bir icmâ da gerçekleşmiş değildir. Bazı âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu âyet “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin” meâlindeki âyetle ve Resûlullah’ın (s.a.) “kendi rızasıyla olmadıkça müslümanın malı (m almak) müslümana haramdır” meâlindeki hadisiyle neshedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Akıncısı, Siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklannı istesinler meâlindeki İlâhî buyruk, Allah’ın hüküm itibariyle bizim malımız ile karşı tarafın mallarını eşit tuttuğuna işaret etmektedir. Şu da var ki düşmana galip geldiğimizde savaşanların mallarını alıp kendi mülkiyetimize geçirmemiz konusunda, keza onlar galip geldiklerinde bizim mallarımızı kendi mülkiyetlerine geçirmeleri konusunda da icmâ oluşmuştur. Kadınların, mümin ve muhacir olarak bize geldiklerindeki haramlık hükmü, insanlar hakkındaki hükümlerin farklılığını göstermektedir. Buna göre onlardan her birinin hicret etmiş olduğu kendi memleketinde bıraktığı mallar, ganimet sayılır. Çünkü Mekke fethedildiği zaman Resûlullah’ın (s.a.) ashabından herhangi birinin, Medine’ye gittiklerinde geride bıraktıkları mallarını araştırmaya giriştiği rivayet edilmemiştir. Bu maUar mutlaka ya miras kalmıştır, ya da kaydettiğimiz üzere ganimet sayılmıştır. Müslümanlar ile kâfirler arasında miras ahkâmının uygulanmadığı da mâlumdur. Miras yolu ortadan kalktığına göre geriye sadece ganimet yolu kalmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yedincisi, Allah’ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor, meâlindeki ilâhî beyan düşmanlar arasında bile adaletle hükmedilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu aynen, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!” meâlindeki buyruk ve “Mescid-i Haram’a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın!” meâlindeki İlâhî beyan gibidir. Cenâb-ı Hak burada, siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, diye buyurarak, bizim malımızla onların malını eşit görmüştür, bu da adaletin gereğidir. Sanki o şöyle buyurmaktadır; Düşmanlarınızla aranızdaki meselelerde adalete uymanızı, Allah size emretmektedir: Allah’ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Onların, düşmanlık duygusunun sizi adaleti terk etmeye sevk etmediğini bilmeleri, kendilerini uzlaşmaya ve merhamete sevk etmiştir. Ayrıca onlar, arzularınızı terk eder, adalete ve eşitliğe uyarsanız, bu duygunun kendinizden değil Cenâb-ı Hak’tan kaynaklandığını da bilmişlerdin İşte bu davranış onları İslâm’a teşvik etmektedir. Sanki Allah şöyle demektedir: Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve bir sebep haline getirdiği bu adalet, düşmanlarınızı İslâm’a teşvik etmekte ve anlaşmaya şevket m ektedir. Allah’ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani Allah, adalet ve eşitlik konusunda verdiği emri bilir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Tedbirde herhangi bir hataya düşmez. Bütün bunlar insanlar arasında adaletin gerekli olduğunu gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İrtidat Eden Kadınlar Öldürülmez
Sekizincisi, bu âyet dinden dönen (mürted) kadınların öldürülmeyeceğine de işaret etmektedir. Eğer mümin olduklarım anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki emir şunu göstermektedir ki kadınların mümin olduklarını anlayamazlarsa, aralarındaki anlaşma gereği onları kâfirlere iade etmeleri gerekir. İman ettiklerini söyledikleri halde kâfirlere iade edilmeleri, dinden döndükleri (irtidat) anlamına gelir. Şayet dinden dönen (mürted) bir kadının öldürülmesi gerekli olsaydı, yanlarında imanını izhar eden o kadını kâfirlere vermeyip öldürmeleri gerekirdi. Söylediğimiz gibi, mürted olduklarını bildikleri halde kadınları kâfirlere teslim ettiklerine göre, dinden dönen kadının öldürülmemesi gerektiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fâte (فَاتَ)
İbn Fâris, "f-v-t" kökünün temel anlamının bir şeyin elden kaçması, bir fırsatın yitirilmesi ve iki şey arasındaki mesafenin açılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fevt" kelimesini bir şeyin insanın ulaşamayacağı bir noktaya geçip gitmesi olarak tanımlar; ayetteki bağlamıyla müminlerin eşlerinin kafirlerin tarafına geçerek müminlerin denetiminden ve nikah bağından fiziksel ve hukuki olarak uzaklaşmasını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayette sadece fiziksel bir gidişi değil, aynı zamanda müminlerin bu kadınlar üzerindeki velayet haklarının ve onlara harcadıkları mehirlerin hukuki olarak "boşa düşmesini" veya "elden çıkmasını" anlattığını tahlil eder.
Şey'ün (شَيْءٌ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün dilemek ve irade etmekten türediğini; "şey" kelimesinin ise var olan veya varlığı tasavvur edilebilen her türlü gerçekliği kapsadığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada "herhangi bir miktar" veya "herhangi bir kimse" anlamında kullanıldığını; müminlerin kafirlerin tarafına kaçan eşlerinden dolayı uğradıkları maddi veya manevi kaybın en küçüğünü bile kapsayan genel bir niteleme olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "şey" kavramının bazen belirsizliği (tenvin ile) vurgulayarak, hukuki bir tazminatın konusunu teşkil eden her türlü değeri (burada özellikle mehir bedelini) işaret ettiğini analiz eder.
Ezvâciküm (أَزْوَاجِكُمْ)
İbn Fâris, "z-v-c" kökünün bir şeyin dengi, benzeri veya onunla birleşen parçası anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kelimesinin bir bütünün iki parçasından her birini ifade ettiğini; ayette mümin erkeklerin nikahı altında olan ancak kafirlerin tarafına sığınan eşlerini nitelediğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada çoğul formda gelmesinin, toplumsal bir olguya ve aile yapısının inanç temelinde parçalanmasına dair retorik bir vurgu taşıdığını analiz eder.
Küffâri (الْكُفَّارِ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının örtmek ve gizlemek olduğunu, hakikati örtenlere bu yüzden kâfir dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada müslümanlarla savaş halinde olan veya aralarındaki hukuki bağı inkar temelinde koparan Mekkeli müşrikleri ve diğer inkar edenleri temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "küfr" kavramının İslam ile birlikte sadece nankörlük değil, Allah'ın ayetlerine karşı aktif bir direnç ve reddediş niteliği kazandığını, bu ayette ise müminlerin hukuki muhatabı olan karşı tarafı simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin teolojik bir terim olarak gelişiminde Süryanice ve Aramice eşasıllı sözcüklerin etkisini tartışır.
Âkabtüm (عَاقَبْتُمْ)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün topuk, bir şeyin arkasından gelen ve sonuç anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muakabe" kalıbındaki bu fiilin bir eylemin sonucu olarak ortaya çıkan cezalandırma veya karşılık verme eylemini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "âkabtüm" ifadesinin tefsir geleneğinde genellikle "savaşta galip gelip ganimet elde etmek" veya "karşılık vermek" anlamında yorumlandığını; yani kafirlerin vermediği mehir bedellerine karşılık, elde edilen ganimetlerden hak sahiplerine ödeme yapılmasını ifade eden hukuki bir terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "ceza" köküyle bağlantılı olarak, kafirlerin ahde vefasızlığına karşı müslümanların adil bir mukabelede bulunma yetkisini temsil ettiğini belirtir.
Âtû (آتُوا)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün gelmek ve bir şeyi kolaylıkla ulaştırmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin genellikle bir hakkın teslim edilmesi veya bir hayrın yapılması bağlamında kullanıldığını; ayette eşleri giden müminlere uğradıkları zararın karşılığının ödenmesi emrini taşıdığını belirtir.
Zehebet (ذَهَبَتْ)
İbn Fâris, "z-h-b" kökünün gitmek, uzaklaşmak ve bir şeyin ortadan kalkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel bir gidişin yanı sıra bir durumun sona ermesini de anlattığını; ayette müminlerin eşlerinin geri dönmemek üzere karşı tarafa geçişini nitelediğini ifade eder.
Misle (مِثْلَ)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün bir şeyin benzeri, dengi ve örneği anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "misil" kelimesinin özellikle miktar ve nitelik bakımından tam bir eşitliği ifade ettiğini; ayette tazminatın, harcanan mehir bedeline tam olarak eşit olması gerektiğine dair hukuki bir vurgu taşıdığını söyler.
Enfakû (أَنْفَقُوا)
İbn Fâris, "n-f-k" kökünün tükenmek, çıkıp gitmek ve harcanmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, infakın malın bir amaç doğrultusunda sarf edilmesi olduğunu; burada müminlerin evlenirken eşlerine verdikleri ve artık geri alamadıkları mehir bedellerini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam terminolojisinde genellikle dini bir vecibe olan harcamaları nitelediğini, ancak burada evlilik hukukundan doğan mali yükümlülüklerin yerine getirilmesini temsil ettiğini analiz eder.
İttekû (اتَّقُوا)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün bir şeyi korumak, siper edinmek ve zarar verecek şeyden sakınmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva"nın nefsi korkulan şeyden korumak olduğunu; ayette Allah’ın emirlerini çiğnemekten ve adaletsizlik yapmaktan sakınmayı ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, takvanın Kur'an'ın merkezi etik kavramı olduğunu, insanın Allah'ın belirlediği hukuki sınırları ihlal etmeme konusundaki sarsılmaz titizliğini temsil ettiğini detaylandırır.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, ismin kökeninde "e-l-h" köküne dayalı olarak ibadet edilen, hayretle yönelinen ve her şeyin kendisine sığındığı yüce varlık anlamının bulunduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin monoteist gelenek içindeki tarihsel gelişimini ve Süryanice/Aramice formlarla olan dilsel ilişkisini tartışır. Gabriel Said Reynolds, "Allah" isminin bu hukuki düzenlemelerin sonunda yer almasının, kuralların ilahi otoriteye dayalı olduğunu ve mutlak bir gözetim altında olunduğunu ihtar ettiğini vurgular.
Mü'minûn (مُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün güven, tasdik ve korkunun zıttı olan emniyet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mümin kelimesinin kalbiyle tasdik eden ve bu inancıyla hem kendine hem de çevresine güven veren kişi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, iman kavramının sadece bir zihin durumu değil, Allah'ın yasalarına tam bir teslimiyetle bağlı kalmayı gerektiren sosyal ve hukuki bir sorumluluk kimliği olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle bitmesinin, takvanın ve adaletin ancak gerçek bir iman zemininde yükselebileceğine dair ontolojik bir hatırlatma olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla