Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mümtehine Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mümtehine Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوّ۪ي وَعَدُوَّكُمْ اَوْلِيَٓاءَ تُلْقُونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَٓاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّۚ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَاِيَّاكُمْ اَنْ تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ رَبِّكُمْۜ اِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَاداً ف۪ي سَب۪يل۪ي وَابْتِغَٓاءَ مَرْضَات۪ي تُسِرُّونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِۗ وَاَنَا۬ اَعْلَمُ بِمَٓا اَخْفَيْتُمْ وَمَٓا اَعْلَنْتُمْۜ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû ‘aduvvî ve ’aduvvekum evliyâe tulkûne ileyhim bilmeveddeti ve kad keferû bimâ câekum mine-lhakki yuḣricûne-rrasûle ve-iyyâkum(ﻻ) en tu/minû bi(A)llâhi rabbikum in kuntum ḣaractum cihâden fî sebîlî vebtiġâe merdâtî(c) tusirrûne ileyhim bilmeveddeti ve enâ a’lemu bimâ aḣfeytum vemâ a’lentum(c) vemen yef’alhu minkum fekad dalle sevâe-ssebîl(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik Rabbiniz Allah'a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. İçinizden kim bunu yaparsa bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir."

      İmanın Sınırı

      Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Bu ve benzeri âyetler, “Ey iman edenler! Kendinizi koruyun" meâlindeki âyet gibidir. "Ey iman edenler" ibaresinin zikredildiği bütün âyetler, imanın kendine ait bir sınırı olduğunu gösterir. O, Haşviyye'nin, Mûtezile'nin ve hadisçilerin "bütün itâatler imandır" dedikleri gibi değildir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetten anlaşıldığı üzere, söz konusu âyette yer alan ve Allah tarafından yasaklanan fiiller mâsiyet olmakla birlikte "mümin olma vasfı içinde yer almıştır. Şu halde imanın kendine özgü "kalbin tasdikinden ibaret" bir sınırı vardır, diğer salih ameller imana değil dinî hükümlerin uygulama alanına dâhildir. En doğrusunu Allah bilir.

      "Ey insanlar, Rabb'inize kulluk edin!" ve bu meâldeki âyetler, gördüğümüz insana işaret etmektedir. Nazzâm'ın dediği gibi, insanın içinde başka bir latif cisim daha vardır anlamına gelmez. Nâşî'nin söylediği gibi, insanın içinde basit cevher daha vardır mânasına da gelmez. İşte bu âyet, insanın, onların zannettiği gibi basit bir cevher veya başka bir latif cisim olmadığını göstermektedir. Onlardan her biri bu âyetlerin o mânaya geldiğini düşündüler. Ama söylediğimiz gibi insan, müşâhede ettiğimiz varlıktan ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.

      Umûm veya husus açısından bu tür âyetlerden anlaşılması gereken bir kural da, hitabın zâhiri değil, hikmetin gerektirdiği şey olduğuna da işaret etmiş bulunmasıdır. Metin eğer âmmı gerektirirse umûma, hâssı gerektirirse hususa hamledilir. Bizim söylediğimize işaret eden şey, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin meâlindeki beyandır. Bu âyet, zâhirde umûm ifade etmektedir. Ama hemen arkasından gelen onlara sevgi göstererek meâlindeki cümle, âyetin siyâkında beyan edildiği üzere hususa hamledilmesi gerekir. Zira onlara gizli muhabbet besleyenin bütün müminler değil, sadece belli bir zümre olduğu açıktır. Bununla birlikte hikınet, bu âyetin amm (العم) kabul edilmesini gerektirir. Çünkü birine, "benim de senin de düşmanın olan kişileri dost edinme" deyince, hikmet gereği bu hitap herkesi kapsar; artık ona düşman olduğunu bildiği kişiyi dost edinmez. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar, meâlindeki cümle de böyledir, zâhirde genel hüküm ifade eder. Ama onları yurtlarından bütün kâfirler değil, sadece Mekkeliler çıkarmışlardı. Bu da göstermektedir ki, umûm ifade eden bir sözün zahiri esas alınmamalı, delilin ve hikmetin gereğine bakılmalıdır. “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun” meâlindeki âyet de böyledir. Burada özellikle Cuma gününün zikredilmesi sebebiyle sadece o gün camiye koşmak farz kılınmış değildir. Ama Cuma ezanı için iki zikre, diğer günlerin ezanı için bir zikre koşun; yahut Cuma günü dar zamandaki ezana, yani ilk ezana, diğer günlerde ise ikinci ezana (kamete) koşun anlamındadır. Cuma günü namaza koşmak ancak bu iki mânadan dolayı farz olunca, bu, sözün zâhirinin husus ifade etmediğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Açıklamaya çalıştığımız âyet, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin risâletine de işaret etmektedir. Âyette; gizliden gizliye sevgi göstererek onları dost edinmeyin, buyurulmaktadır. Mâlum olduğu üzere insan sırrını kimseye vermez. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberini o sırdan, kitapla haberdar etmektedir. Bu, onun bu bilgiyi vahiy yoluyla aldığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyetin kimler hakkında nâzil olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Haşan el-Basrî, münafıklar hakkında nâzil oldu, der. Diğer müfessirlerin geneli, onun Hâtıb b. Ebû Beltea hakkında nâzil olduğu kanaatindedir. Bu, iki yorumun doğruya en çok benzeyeni ve hakka en yakın olanıdır. Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kim seleri dost edinmeyin, buyurarak kâfirlerin, onlara düşman olduğunu haber vermektedir. Şayet âyet münafıklar hakkında olsaydı, kâfirlerin onlara düşman değil, bilâkis dost olmaları gerekirdi. Dolayısıyla burada kastedilen müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyet, söz konusu günahı işleyen kişiyi, Allah’ın dostluğundan çıkmadığına da işaret etmektedir. Çünkü Allah Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin, buyurmaktadır. Şayet o günah insanı küfre götürüp ve imandan çıkarmış olsaydı, kâfirin ona düşman değil dost olması gerekirdi. Zira Cenâb-ı Hak; "Kuşkusuz haktan sapanlar birbirlerinin dostlarıdır" buyurmakladır. Açıklamaya çalıştığımız âyette Allah, Ey iman edenler! buyurarak, onlara mümin adını vermektedir. Bu fiilin büyük günah olduğunun delili ise şudur; O, Mekkelilere, Resulullah'ın savaşa hazırlandığını haber vermişti, bununla aynı zamanda onlara Resulullah'a karşı savaşmaya hazırlanmalarını da emretmiş oluyordu. Resulullah'a karşı savaşa hazırlanma emrini verenin ise büyük günah işleyen biri olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur. Buna rağmen Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin, mealindeki buyruğuyla onu müminler zümresine dâhil etmektedir. İşte bu delillerden dolayı, büyük günahın kişiyi küfre sokmadığı ve iman ismini değiştirmediği ortaya çıkmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Cenâb-ı Hakk’ın, kendisinin de bizim de düşmanımız olan kişileri dost edinmeyi bize yasaklaması, düşmanları dost edinmekte herhangi bir hikmetin bulunmadığım gösterir. Mûtezile mensupları, Cenâb-ı Hak bütün kulların iman etmesini dilemiştir kanaatini taşımaktadır. Şimdi, Allah Teâlâ bunu dilediğine göre, onların kendisine düşmanlığı tercih edeceklerini bilmesine rağmen yine de kendileriyle dost olmalarını da dilemiş demektir, şeklindeki sözleriyle onlar, sanki Allah’ı hikmetli söz söylemekten çıkarıp akıbeti görememekle nitelemektedir. Bütün bunlar her türlü kusurdan münezzeh olan Cenâb-ı Hak için caiz olmayan şeylerdir. Mûtezile Allah’ı bu şekilde nitelemekle haktan sapmış ve fişka düşmüşlerdir; onların küfre düşmelerinden de endişe edilir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.

      Onlara sevgi göstermek, yani onlara yazdığı mektupla sevgisini göstermek. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik Rabb’iniz Allah’a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar, cümlesi ile Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız cümlesinde kastedilen kişilerin, Mekke’den Medine’ye hicret edenler olması muhtemeldir. Bu, iki yorumun doğruya en yakın olanıdır. Çünkü Hâtıb Mekke’den Medine’ye hicret etmiş, âyet de onun hakkında nazil olmuştur. Bununla Müslümanların, Mekke’ye karşı cihada çıkmak isteyişlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

      Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. Yani sizin Mekkelilere gizlice yazdığınız mektubu Allah çok iyi bilmektedir. Açıkladıklarımızı da en iyi bilenim. Yani ileri sürdüğünüz mazeretlerin mahiyetini de en ip ben bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa, yani Allah düşmanlarını dost edinirse; bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir, yani yaptığının doğruluğuna inanırsa imandan sapmış olur, inanmayıp yapsa da sapmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. Bu İlâhî beyan müminleri gizli ve açık her durumda Allah’ın gözetlemesi altında bulunduklarını bildirmekte, gizli ile açığı bir araya getirmeleri için O’ndan sakındırmakta ve Mekkelilere yazdıkları mektubu resûl’üne haber verdiği gibi, gizlice yaptıklarından da onu haberdar etmekle korkutmaktadır.

      Bu âyetteki en önemli şey, gizli ve açık yaptıkları bütün günahları peygamberine haber vermek suretiyle müminleri isyandan vazgeçirmesi ve bu davranışları yasaklamasıdır. Müminler, Resûl-i Ekrem’in açıktan yaptıklarım bildiği gibi gizli yaptıklarını da Allah’ın kendisine bildirmesi yoluyla bildiğine kanaat getirirlerse, bu durum onları gizli ve açık her türlü isyandan vazgeçmeye ve yapmaya davet edildikleri şeyleri yerine getirmeye mecbur eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris'e göre "e-m-n" kökü; güven, huzur, emniyet ve korkunun zıttı anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi kişinin hakikati tasdik ederek kendi ruhuna güvenlik bahşetmesi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemde salt "güvenlik ve emanet" anlamı taşıyan bu kökün, Kur'an bağlamında içsel bir tasdik ve dışsal bir teslimiyeti barındıran kompleks bir teolojik "iman/inanç" kavramına dönüşümünü anlamsal alan teorisiyle inceler. Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'daki dini kullanım biçiminin Süryanice veya Habeşçe'deki dini terminolojiden etkilenmiş olabileceğini tartışır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tarihsel bağlamına dikkat çekerek, buradaki "iman edenler" hitabının doğrudan Medine'deki mümin topluluğuna, özellikle de Mekkeli müşriklerle gizli ittifak kurmaya meyledenlere yönelik sosyo-politik bir aidiyet uyarısı taşıdığını belirtir.

        Tettehizû (تَتَّخِذُوا)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün bir şeyi ele almak, tutmak, sahiplenmek veya edinmek gibi temel fiziksel anlamlara sahip olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir nesneyi veya kişiyi belirli bir gaye ve ilişki doğrultusunda benimsemek, ayetteki bağlamıyla birini kendine dost veya sırdaş olarak seçmek ve o konuma yerleştirmek anlamına geldiğini ifade eder.

        Adüvv (عَدُوِّي / عَدُوَّكُمْ)

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde sınırı aşmak, haddi geçmek ve koşmak anlamlarının bulunduğunu; düşmanlığın da bir kimseye karşı haksızca sınırların ihlal edilmesinden doğduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, düşmanlığı kalplerin birbirine uyuşmazlığı ve "veli" (dost) kavramının tam zıttı olarak tanımlar; ayet bağlamında inanç temelindeki ayrışmanın getirdiği husumete vurgu yapar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "benim düşmanım ve sizin düşmanınız" vurgusunun, inananların Allah ile olan bağını bozacak her türlü aidiyetten arınması gerektiğine işaret eden güçlü bir psikolojik ve retorik kopuş çağrısı olduğunu analiz eder.

        Evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        İbn Fâris'e göre "v-l-y" kökü, iki şey arasında hiçbir engel bulunmaksızın yan yana ve bitişik olma, yakınlık duyma durumunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin mekân, nesep, din ve dostluk açısından bir yakınlığı anlattığını, "veli"nin de işleri üstlenen ve destek olan müttefik anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye Arap toplumunda kabile içi yardımlaşma ve kan bağına dayalı sosyo-kültürel bir ittifak olan velayet kavramının, İslam ile birlikte yalnızca inanç kardeşliğine ve Allah'a sadakate dayalı yepyeni bir dini-politik bağa dönüştüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müminlerin ontolojik olarak yalnızca Allah'a yönelmesi gerekirken, inkar edenleri kendilerine "evliya" edinmelerinin tevhid ilkesiyle çeliştiğini ifade eder.

        Meveddet (بِالْمَوَدَّةِ)

        İbn Fâris, "v-d-d" kökünün sevgi, muhabbet ve bir şeyi şiddetle arzulama anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meveddeti bir şeyi temenni etmek ve onu sevmek olarak açıklar; ayetteki kullanımını düşmanlara karşı içsel bir sevgi beslemek ve bunu dışa dönük bir dostluk göstergesine dönüştürmek olarak yorumlar. Angelika Neuwirth, ayetin edebi ve yapısal analizinde, "meveddet" kelimesinin Medine döneminin geçişken siyasi atmosferinde müminlerin eski aidiyetleri ile yeni dini kimlikleri arasındaki duygusal gerilimi yansıtan kilit bir kavram olduğunu belirtir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu; toprağı tohumla örttüğü için çiftçiye "kâfir" dendiğini hatırlatır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi hakikatin veya nimetlerin üstünün örtülmesi olarak tanımlar; Allah'ın varlığını inkar etmenin de en büyük örtbas etme eylemi olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, "küfr" kavramının basit bir nankörlükten, Allah'ın işaretlerini mutlak bir reddedişe doğru nasıl evrildiğini kapsamlı bir şekilde inceler. Arthur Jeffery, kelimenin dini ve teolojik bir inkar anlamında kullanılmasının Süryanice "kfar" veya Aramice kökenli eşasıllı kelimelerle etkileşim içinde geliştiğini ifade eder.

        Hakk (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sağlamlık, gereklilik ve sarsılmaz bir şekilde yerleşik olma anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkı bir söz veya inancın gerçeklikle örtüşmesi; zorunlu ve gerçek olan şey şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında hakkın, batıl (sahte ve geçici olan) karşısında duran mutlak ve nihai gerçeklik olarak konumlandığını; ayette bahsi geçen hakkın da ilahi vahyin bizzat kendisi olduğunu analiz eder.

        Yuhricûne (يُخْرِجُونَ)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünü, bir şeyin bulunduğu yerden ayrılması ve dışarı çıkması olarak nitelendirir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili kişinin yerleşik olduğu, aidiyet hissettiği bir mekandan zorla koparılması ve sürülmesi olarak ele alır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu ayetteki kullanımının sadece fiziksel bir mekân değişikliğini değil, aynı zamanda müslümanların temel yaşama haklarının ellerinden alınarak din ve vicdan özgürlüklerine yönelik sistematik bir baskıyı ifade ettiğini belirtir.

        Rasûl (الرَّسُولَ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün bir şeyi yumuşaklık, sükûnet veya bir akış içinde ileriye göndermek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi belirli bir mesajla ve görevle donatılarak gönderilen elçi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, dini bir misyonla gönderilen elçi anlamını kazanmasında Süryanice ve Aramice'deki "shliha" veya "rasula" gibi dini terminolojilerin anlamsal etkileşimi olabileceğine işaret eder. Gabriel Said Reynolds, bu kavramın Geç Antik Çağ dini geleneği ve Süryani Hıristiyan literatürüyle diyalojik bir bağlamda okunabileceğini, tarihi bir teolojik süreklilik taşıdığını ileri sürer.

        Cihâd (جِهَادًا)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün meşakkat, zorluk, aşırı çaba harcama ve insanın gücünün son sınırına ulaşması anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kişinin düşmana karşı savunmada tüm enerjisini ve kapasitesini ortaya koyması olarak detaylandırır. Toshihiko Izutsu, salt fiziksel bir çaba anlamına gelen bu kelimenin, Kur'an vahiyleriyle kurumsallaşarak "Allah yolunda" yapılan kutsal bir mücadeleye nasıl dönüştüğünü tahlil eder.

        Sebîl (سَبِيلِي / السَّبِيلِ)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünü bir şeyin uzaması, geçiş kolaylığı ve uzanıp giden yol olarak tanımlar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi açık ve kolayca geçilebilen yol olarak açıklar; mecazi kullanımının ilahi din yolu olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin manevi ve dini bir "yol" anlamında kullanılmasının, muhtemelen Aramicedeki "shbila" kelimesinin Arapçaya geçmesiyle şekillendiğini belirtir. Christoph Luxenberg, Syro-Aramice okuma yöntemine paralel olarak bu tür terimlerin kökeninde Geç Antik Çağ'ın hâkim dini dili olan Süryanicenin yattığını savunur.

        Allâh (اللَّهِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini ibadet etmek ve sığınmak anlamlarındaki "e-l-h" köküne bağlar. Râgıb el-İsfahânî, ismin "ilâh" kelimesinden türeyip türemediğini dilbilimsel olarak tartışır. Celaleddin el-Suyuti, bazı erken dönem dilbilimcilerin bu ismin kökeninin Süryaniceye (Alaha) dayandığına dair görüşlerini nakleder. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Arap Yarımadası'na Aramice veya Süryanicenin etkisiyle girdiğini destekleyen kanıtlar sunar. Gabriel Said Reynolds, ismin Kur'an'daki kullanım biçiminin dönemin Süryani Hıristiyan ve Yahudi topluluklarıyla teolojik bir etkileşim içinde şekillendiğini vurgular.

        Dalle (ضَلَّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temel anlamının bir şeyi kaybetmek ve doğru istikametten sapmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi kasten veya hata sonucu doğru yoldan ayrılmak olarak tanımlar; gerçeği reddederek yönü şaşırmak anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "dalalet" kavramının "hidayet" kavramının tam zıttı olduğunu, salt yönünü kaybetmekten ziyade manevi bir körlük ve karanlık içinde amaçsızca sürüklenmek gibi derin bir teolojik anlama sahip olduğunu inceler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X