Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 29. Ayet

    قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul huve-rrahmânu âmennâ bihi ve ’aleyhi tevekkelnâ(s) feseta’lemûne men huve fî dalâlin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: O, rahmândır; biz O’na iman etmiş ve O’na güvenip dayanmışızdır. Kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız!

      De ki: O, Rahmân’dır, biz O’na iman etmişizdir. Bu İlâhî beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir: Ölümü ve hayatı yaratan, birbiriyle ahenkli yedi göğü var eden, yeryüzünü size boyun eğdiren, gizliyi ve aşikâreyi bilen, o çok esirgeyici Allah’tır. Dolayısıyla burada gökleri ve yeri, ölümü ve hayatı, kulların ve kuşların fiillerini yaratan şanı yüce ve çok esirgeyici olan Allah’tır. Aziz ve Celîl olan Allah’ın biz O’na iman ettik mealindeki beyanı, sözünü ettiğimiz şeyleri yaratana iman ettik; O’nun benzeri ve denginin bulunmasından yüce olduğuna, her türlü ayıp ve kusurdan beri olduğuna inandık, anlamına gelir. Bu âyetteki “O” anlamına gelen “huve” (هُوَ) kelimesi, İhlâs sûresinde bahsedeceğimiz üzere Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri olabilir. Bu durumda buradaki huve (O) ve Rahmân esmâ-i hüsnâdan iki isim olur.

      Biz, O’na güvenip dayanmışızdır. Muhtemeldir ki müşrikler çeşitli yollarla Resûlullah’ı (s.a.) korkutuyorlardı. Bunun üzerine, kendisine biz O’na güvenip dayandık, demesi emredilmiştir. Yani O’na güvendik, bizi sizin şerrinizden koruyacak ve size karşı bize yardımcı olacak olan O ’dur.

      Kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız! Muhtemeldir ki müşrikler Hz. Peygamberi (s.a.) dalâlete nispet etmiş, kendilerinin ise doğru yolda olduklarını ileri sürmüşlerdir. Kimin doğru yolda, kimin dalâlette olduğunu anlamak için Allah’ın âyetlerine bakmamışlardır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız!, buyurmuştur; yani Cenâb-ı Hakk'ın azabı geldiğinde, bu da ölüm sırasında veya âhirette gerçekleşecektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının bir şeyi söylemek, telaffuz etmek ve ses çıkarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü telaffuz edilen sözü kapsadığını, ancak burada ilahi emrin elçiye bir tebliğ görevi olarak iletilmesini ve bu mesajın beşeri bir kaynaktan değil, doğrudan yaratıcıdan geldiğini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Kul" (De ki) komutunun Kur'an'ın haber verici yapısında peygamberin şahsi iradesini devre dışı bırakarak, mesajın mutlak otorite olan Allah'a ait olduğunu semantik olarak perçinlediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipinin peygamberi sadece bir mesaj taşıyıcısı konumuna yerleştirdiğini ve muhataplara verilen cevabın ilahi bir kaynağa dayandığını vurguladığını kaydeder.

        Ar-Rahmân (الرَّحْمَنُ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün incelik, şefkat ve merhamet anlamına geldiğini, Rahman isminin ise bu merhametin en geniş ve kuşatıcı halini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin sadece Allah'a has olduğunu ve O'nun varlığın tamamını kuşatan, karşılıksız ve genel olan rahmetine delalet ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Güney Arabistan yazıtlarında en yüce Tanrı ismi olarak geçtiğini, Kur'an'ın bu ismi evrensel merhamet ve yaratıcı irade ile özdeşleştirerek kullandığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Rahman isminin burada "rızık veren" ve "hayatı idame ettiren" yönüyle öne çıktığını, evrensel nizamın bu isim altında birleştiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkarcıların inkar ettiği o mutlak şefkat otoritesini temsil ettiğini belirtir.

        Âmennâ (آَمَنَّا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün asıl anlamının nefsin huzur bulması, korkunun ortadan kalkması ve güven içinde olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece dil ile ikrar değil, kalbin güvenle dolması ve bu güvenin eyleme dönüşmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda "birine güvenmek" anlamındayken, Kur'an'da Tanrı'nın mutlak otoritesine kayıtsız şartsız teslimiyet ve sadakat anlamına evrildiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "âmennâ" (inandık) ifadesinin burada bir aidiyet ilanı olduğunu, müminlerin sarsılmaz bir güven limanına sığındıklarını nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın ontolojik bir emniyet arayışının nihai sonucu olduğunu ifade eder.

        Tevekkelnâ (تَوَكَّلْنَا)

        İbn Fâris, v-k-l kökünün asıl anlamının bir işi başkasına bırakmak, birine güvenip dayanmak ve onu vekil kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tevekkülün bir kimsenin kendi gücünün yetmediği yerde, mutlak güç sahibine dayanması ve O'nu kendine dayanak kılması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, tevekkül kavramının Kur'an'ın ahlak sisteminde "insan-Tanrı" ilişkisindeki mutlak güveni temsil ettiğini, kişinin tüm iradesini Rahman'a devretmesini nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müminlerin psikolojik dayanıklılığını ve ilahi korumaya olan sarsılmaz itimatlarını sembolize ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, tevekkülün pasif bir bekleyiş değil, gereğini yaptıktan sonra kalbi Allah'a bağlama hali olduğunu belirtir.

        Se-ta'lemûne (سَتَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi diğerinden ayıran iz ve alamet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin burada bizzat yaşayarak ve müşahede ederek kazanılacak sarsıcı bir tecrübe anlamına geldiğini, "se-" ekinin ise bu gerçeğin çok yakında kesinleşeceğini bildirdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin inkarcıların dünyadaki "bilmeme" inadının, azap anında kaçınılmaz bir "bilgiye" (yakîn) dönüşeceğini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin bir tehdit ve uyarı tonu taşıdığını, hakikatin inkar edilemez bir açıklıkla ortaya çıkacağı zamanı nitelediğini kaydeder.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve bir şeyin içinde yitip gitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin hidayetin tam zıttı olduğunu, istikametten ayrılmayı ve varoluşsal bir savrulmayı ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dalâl kavramının Kur'an'da sadece bir yol hatası değil, insanın Allah ile olan bağını koparması sonucu düştüğü ontolojik karanlık olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin inkarcıların içinde bulunduğu derin körlüğü ve haktan uzaklaşma halini betimlediğini belirtir.

        Mubîn (مُّبِينٍ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün bir şeyin diğerinden ayrılması ve açıklık kazanması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mubînin hem kendi içinde açık olan hem de hak ile batılı birbirinden ayıran netlikte olan şey olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "dalâlin mubîn" tamlamasının, sapkınlığın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar belirgin ve apaçık olduğunu nitelediğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın hakikatin zıttı olan durumun ne kadar vahim ve görünür olduğunu semantik olarak pekiştirdiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X