Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müddessir Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müddessir Sûresi, 31. Ayet

    وَمَا جَعَلْنَٓا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَـفَرُواۙ لِيَسْتَيْقِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ا۪يمَاناً وَلَا يَرْتَابَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ وَلِيَقُولَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْـكَافِرُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَـهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ce’alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketen(ﻻ) vemâ ce’alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânen(ﻻ) velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûne(ﻻ) veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelâ(n)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(u)(c) vemâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hu(ve)(c) vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşer(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, inananların imanı artsın; kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar da, ‘Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?' desinler. İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez. İşte bu, insanlık için sadece bir öğüttür."

      Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir. Burada şöyle bir soru akla takılabilir: Cenab-ı Hak, cehenneme meleklerden başkasını koymadıysa orada ne insan ve ne de cin vardır. O zaman yüce Allah nasıl oluyor da “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” buyuruyor. Bu sorunun cevabı şudur: “Biz, cehenneme meleklerden başkasını koymadık” ifadesinin mânası, “Cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri göndermişizdir, cehennemlikler bu meleklerle azap göreceklerdir” demektir, yoksa “Cehennem ateşi meleklere dokunacak ve bununla azap göreceklerdir” demek değildir. Bu durum bize bir kimse namazda “ulâike ashâbu’l-cenneh” (أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ), yani Onlar da cennetliklerdir”, şeklinde okuyacak yerde “ulâike ashâbu’n-nâr” (أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ) yani Onlar cehennemliklerdir” şeklinde okusa namazının bozulmayacağını gösterir. Çünkü “cennetliklere “cehennemlikler” denilmesi, onlara azap edilmesini gerektirmez. Tıpkı “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir” meâlindeki beyanın meleklere azap verilmesini gerektirmediği ve onların azabı hak ettikleri anlamına gelmediği gibi. En doğrusunu Allah bilir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyette özellikle cehennemin işlerine bakmakla görevlendirilen meleklerin belirtilmesinin sebepleri şöyledir: Onlar Allah için kızar ve gazap ederler, kendilerine buyurduklarına karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yerine getirirler, kimseye meyletmezler ve -Allaha karşı mâsiyet işlediği ve emrine karşı geldiği için azap görenin azabına şahit oldukları halde- merhamet etmezler. Onlar insan ve cin karakterinde değillerdir. Kalpleri rahmeti hak etmemiş olan birisine eğilim duyup da merhamet etmezler.

      Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık. Yüce Allah, söz konusu sayıyı imtihan vesilesi kılmıştır ki inkâr edenler inkâr etsinler ve “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir” desinler. Böylece küfürlerine küfür katsınlar. Bu, “O gün onlar ateşle sınanacaklar!” meâlindeki âyete benzer. Bu âyetin mânası, “O gün onlar ateşle azap edilecekler!” demektir. İmtihanın mânası, Allah Teâlâ’nın o sayı vesilesiyle kullarının kalplerinde olanı ortaya çıkarmasıdır. Çünkü inkâr edenler, cehennemin bekçilerinin sayısının on dokuz olduğunu duyunca hafife alarak şöyle demişlerdir: “Sizler bir topluluk olarak nasıl oluyor da on dokuz kişiden kaçamıyorsunuz!”. Bu, Hz. Peygamber’in (a.s.) risâletine dair alay ve hafife alma sözlerindendir. Yoksa kalplerinde Allah’ın azameti ve kudreti yer etmiş olsaydı bir tek melek bile olsa onun, bütün yeryüzü halkını helâk etmeye kâdir olduğunu bilirlerdi. Çünkü onun bu gücü Allah’ın kendisine verdiği bir kuvvettir. Böylece ortaya çıkmış oldu ki onların inkârları hafife alma ve alay etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu da onların kalplerinde bulunan küfürlerinin daha da artmasına sebep olur. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın hiçbir fiilini inkâr etmezler. Aksine hafife alarak ve alay ederek O’nun âyetlerine karşı çıkarlar. Çünkü akıllarıyla kavrayamadıkları ve düşünceleriyle ulaşamadıkları için haklarında delil bulamadıkları şeyleri inkâr etmezler. Sadece Allah Teâlâ’nın, meleklerinin sayısının on dokuz olduğunu haber vermesini, -akılla bilinecek bir husus olmadığı için- on sekiz kabul edilmesinden daha evlâ olmadığını söyleyip bunu inkâr ederler. Bu durumda âyet, Hz. Musa'nın şu beyanına benzer: “Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırırsın”. Örnek âyette geçen “saptırma” da (daha önce) Sâmirî tarafından yapılmayan bir “saptırma" anlamınadır, yoksa daha önceden saptırma mevcuttu mânasında değildir. Bunların fitnelerinin, söz konusu sayıyı belirtmekle inkârlarını daha da arttırması anlamında olması da mümkündür. Çünkü onlar, hafife alma ve alay etme nazarıyla bu sayıya bakmışlar, yüceltmek ve önemsemek için bakmamışlardır. Böylece küfür ve inkârları daha da artmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler. “İstikan” yani kesin bilgi edinme ile “artma” aynı şeydir. Çünkü “kesin bilgi” edinmede imanın artması vardır. İmanın artmasında da “kesin bilgi edinme” mevcuttur. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Kendilerine kitap verilenler, kesin bilgi edinsinler ve inananların imanları artsın. Onların kesin bilgi edinmeleri, on dokuz sayısıyla kitaplarında belirtilen sayının aynı olduğunu görmeleri ve bunun kendilerini Kur anın Allah katından geldiğine dair kesin bilgiye ulaştırması açısındandır. “Kendilerine kitap verilenler” cümlesiyle iman etmeyen Ehl-i Kitab’ın kastedilmiş olması da mümkündür. Ehl-i Kitap, on dokuz sayısını kitaplarında belirtilen rakama uygun bulunca onun, bunu yüce Allah’tan haber verdiğine dair kesin bilgi sahibi olurlar. Maksat şüphelerinin ortadan kalkmasıdır. Bu, Allah Teâlâ’nın iman etmelerini dilemiş olduğu kimseleri iman etme ve dilememiş olduklarına da delilin kendilerini bağlamasına daha çok sevk etmesi hikmetine bağlıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      İmanın Artması

      İnananların imanı ve daha önce yaptıkları toptan tasdikleri üzerine tasdikleri artsın. “Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir” meâlindeki âyeti tefsir ederken ve imanın artmasından söz edilen her yerde Ebû Hanîfe’den şöyle bir açıklama rivayet edilmiştir. Burada “artma’nın mânası şöyledir: “Onların tasdikleri yapılan tefsir sayesinde toptan yaptıkları tasdik üzerine artmıştır”. Çünkü onlar, Allah Teâlâ’nın birliğini tasdik edip O’na iman edince yaratma ve emir vermenin tamamen O’na ait olduğunu ikrar etmiş oldular. Âyette sözü edilen “yaratma”nın Allah Teâlâ’ya ait olduğunu ikrar etmekte, peygamberlere iman etmek ve Allah tarafından kendilerine indirilen bütün kitapları tasdik etmek anlamı mevcuttur. Netice olarak o kişinin imanı, işaret yoluyla bütün peygamberleri tasdik ettiği için inanarak imana dönüşür. Fakat daha sonra Allah Teâlâ bu konuları tek tek açıklayınca onun da tasdiki tek tek olur. Bu tek tek yapılan tasdikler, toptan yapılan tasdikler üzerine ilâve olur. Böylece imanları artar. Bundan dolayı “imanın artması” tasdik edilenin artması demektir. Yoksa bu, kalpte bulunan tasdikin artması anlamına gelmez. Çünkü tasdik artma ve eksilmeyi kabul etmez. İmanın artması ile ilgili olarak bu sûrede ve başka sûrelerde geçen bütün âyetler, bu söylediğimiz doğrultuda yorumlanır.

      İman ve Amellerde Artma Fazilet ve Kemal Açısındandır

      İmanın artmasının fazilet ve kemal açısından olması da muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ’nın imana “amel-i salih” yani dünya ve âhiret için yararlı iş adını verdiği görülmektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin”. Bu âyette Allah Teâlâ, iman edenleri iman etmeye davet etmektedir. Dolayısıyla onların imanları, salih amelleriyle artar. Bu durumda imanın artması, salih amellerin artması demektir. Salih amellerin artması, fazilet ve kemal açısından olur, sayı açısından değil. Hz. Peygamber’in (a.s.) şu beyanında olduğu gibi: “Namaz cemaatle kılındığı zaman tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir”. Burada da Hz. Peygamber fazlalığı sayı bakımından değil, sadece fazilet ve kemal bakımından kastetmiştir. Salih amel kapsamında bulunan imandaki “artmada aynı şekilde fazilet ve şeref açısındandır. Çünkü ameller, iman cinsinden değildir. Zira iman tasdik demektir. Tasdik de fiillerde mevcut değildir. Bundan da imandaki artmanın başka açıdan değil, belirttiğimiz şeref ve fazilet açısından olduğu anlaşılmaktadır.

      Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar da, “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler. Bu beyanla ilgili olarak Mûtezile mezhebiyle aramızda ihtilaf vardır. Onlar, on dokuz sayısının meleklerin adedini belirttiğini, müslümanlar, Ehl-i Kitap, kâfirler ve kalplerinde hastalık bulunanların buna inanıp teslim olmaları için söz konusu sayının imtihan vesilesi yapıldığını iddia etmişlerdir. Mûtezile’ye göre bunlar, inkâr edenlerin inkâr etmeleri ve “Allah bu misaliyle ne demek istemiş olabilir” demeleri için belirtilmemiştir. Fakat inkârcılar, bu sözü söylemek için yaratıldıklarından dolayı değil böyle söyledikleri için söz konusu sayma fiili, yüce Allah’a nispet edilmiştir. Bu durum şu İlâhî beyanda ifade edilen husus gibidir: “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı”. Firavun ailesinin bebek Mûsâ’yı “bulup alma” fiilleri, her ne kadar “düşman ve tasa sebebi” olması için değilse de düşman olması için onu almak Firavun ve karısına nispet edilmiştir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “înkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sabn onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor”. Verilen fırsatın günahı arttırmak amacına yönelik olmadığı mâlumdur. Fakat onlar günahları arttırınca fırsat verme her ne kadar o amaca mâtuf olmasa da bu fiil O’na nispet edilmiştir. Dillerde dolaşan şu cümlede de aynı ifade tarzı geçer.

      Meleği vardır O’nun, seslenir her gün!

      Doğun bakalım ölesiniz diye, dikin binaları yıkılsın diye!

      Bina yapanlar, binaları yıkılsın diye yapmazlar. Aksine onlar kalıcı olsun diye yaparlar. Âyetin metni bu mânaya göre yorumlanır. Bize göre Hz. Mûsâ’yı “bulup almaları”, onlara düşman ve tasa sebebi olacağı için gerçekleşmiştir. Çünkü Allah Teâlâ onları yaratmadan önce akıbetlerinin ne olacağını biliyordu. Âkıbetleri O’na gizli kalmadığına göre onların Hz. Mûsâ’yı bulup almaları, düşman ve tasa sebebi olmaları için gerçekleşmiş olur. Şöyle ki: Allah Teâlâ onlara Hz. Mûsâ’yı almaları konusunda bir irade vermiş, bu iradeyi de Firavun ve karısı düşmanlık yapmak üzere kullanmışlardır. Ancak akıbetlerinin yüce Allah’a gizli kalınası mümkün değildir ki O’nun fiili ilk başta bu akıbetten başka amaç taşısın.

      Mûtezile’nin “Öleceksiniz diye doğun. Yıkılacaklar diye bina yapın” dizelerinden oluşan örneğe gelecek olursak; bu cümle, kişinin sıra sıra bina dikmeye aşırı hırs göstermemesi, aksine böyle bir hareketten kaçınması için öğüt ve davet amacıyla söylenir. Herhangi bir hususun Allah Teâlâ'ya gizli kalması mümkün değildir. O zaman olay, hatırlatma kabilinden belirtilmiş olur. Netice olarak Hz. Musa'nın Firavun ailesine düşman ve tasa sebebi olacağı gerçek mânada olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar da, Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?’ desinler. Ayetin metninde geçen ve “misal” anlamına gelen “mesel” (مَثَلًا) beyan mânasında kullanılır. “Ümessilü leke sürate kezâ” (أُمَثِّلُ لَكَ صُورَةَ كَذَا) denilir ki bu cümle “şunun şeklini sana beyan ederim” mânasma gelir.

      İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir. Bu İlâhî beyan, Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık cümlesinin tefsiridir. Yani Allah Teâlâ ilminde sapkınlığı seçecek olanı sapkınlıkta bırakır. O kişinin sapkınlığı seçmesi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerine alay etme ve hafife alma nazarıyla bakması demektir. Allah Teâlâ’nın âyetlerine bakışı sözünü ettiğimiz gibi olan kimseyi yüce Allah sapkınlıkta bırakır ve bu yönde eğilimini arttırır. Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerine hidâyete erme ve doğru yola girme nazarıyla bakıp, onları tâzim ederek ve yücelterek kabul eden kimseyi de muvaffak kılar, hidâyetini lütfeder. Bu beyan, şu âyette belirtilen husus gibidir: “De ki: ‘O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’ân onlara kapalıdır’”. Bu konuda başka âyetler de vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Allah Teâlâ’nın Dilediğini Sapkınlıkta Bırakması

      Mûtezile, İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır meâlindeki âyeti şöyle yorumlar: “Kul sapkınlığı tercih edince Allah ona sapkın ismini verir veya hakkında sapkınlıkla hüküm verir, yoksa Allah onu saptırmaz ve sapkın olmasını dilemez”. Onlara şöyle denilir: Allah Teâlâ, kulun kendisine iman etmesini isteyince -size göre O’nun herkes hakkındaki iradesi zaten budur- o kişi hidâyet yolunu tutmak isterken kendisini “sapkın” diye isimlendirmesi ve hakkında sapkınlık hükmünü vermesi o kula zulüm etmesi ve yalan söylediğinin gerçekleşmesi demek olur. Allah Teâlâ, fiilleri itibariyle kendisine zalimlik isnat edilmesi ve yalancılık nispet edilmesinden münezzehtir ve yücedir.

      Allah Teâlâ’nın Orduları

      Rabb’inin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu âyetin mânası, meleklerin sayısını Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediği olabilir. Bu durumda Orada on dokuz görevli vardır beyanı, cehennem bekçilerinin reisleri hakkındadır. Ya da yüce Allah’ın bildirdiği bu sayının dışında meleklerin sayısını O’ndan başkası bilmez. Âyetin bir diğer mânası da şöyledir: Allah Teâlâ, düşmanlarına karşı intikam almak istediği zaman onlardan ordularıyla intikam almaz. Aksine onlardan intikam almak için yarattığı askerlerini gönderir. Bu durumda “askerler”den maksat, azap vesileleri olur. Ya da “askerler”, cehennemin işlerini yürütmekle görevlendirilmiş melekler olabilir. Melekler arasında cehennemin bekçiliği ile görevlendirilenler olduğu gibi bazıları cennetin bekçiliği, bazıları dünyada ruhları çekip almakla ve başka bazıları yağmur yağdırmakla ve başka işlerle görevlendirilmişlerdir. Bu meleklerin cehennemlikler üzerinde görevlendirilmeleri onlara sevap ve ceza verme açısından da olabilir. Çünkü bu melekler, cehennemliklere azap vermekten ve Allah düşmanlarından intikam alma görevini yapmaktan mutlu olurlar. Kişi dünyada düşmanından intikam alınca bundan hoşlanıp mutlu olmaz mı? Rabb’inin ordularını kendisinden başkası bilmez meâlindeki beyanın “Rabb’inin ordularının ne kadar çok olduğunu kendisinden başkası bilmez” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu beyanın “Ne için ordu hazırladığını ve ne sebeple intikam almaya hazır hale getirdiğini ondan başkası bilmez” mânasında olması da muhtemeldir. Çünkü yarattığı varlıkların arasından en zayıf bir varlığı düşmanlarından intikam almaya elverişli hale getirmeye kadir olan O’dur. Nemrut zamanında sivrisineğin hikâyesi ve bunun dışında (ebâbil) kuşlarını fil ashâbına gönderme, Lût kavminin başına taş yağdırma vb. olaylar buna örnektir. Rabb’inin ordularını kelimesinin bu türden azaplar mânasına gelmesi de muhtemeldir.

      İşte bu, insanlık için sadece bir öğüttür. Yani sekar (cehennem ateşi) veya Allah’ın ordularının anlatılması, insanlar için öğüttür ki Allah’ın azabından sakınsınlar ve O’nun gazabından çekinsinler. Ya da bu sûrenin tümü öğüttür. Bu âyetin tefsirini daha önce yapmıştık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cealnâ (جَعَلْنَا)

        Kökü c-e-l harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyi bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek, inşa etmek veya bir görev için birini yetkilendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceal" eyleminin bu ayette ilahi bir "tayin" ve "kanun koyma" anlamı taşıdığını; ateşin yönetimini meleklerin otoritesine vermenin, rastgele bir seçim değil, belirli bir hikmet ve nizam doğrultusunda gerçekleşen bir eylem olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının "atadık, kıldık" manasına geldiğini ve cehennem bekçilerinin mahiyetini belirleyen mutlak iradeyi temsil ettiğini ifade eder.

        Ashâbe (أَصْحَابَ)

        Kökü s-h-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir şeye eşlik etmek, onunla sürekli beraber olmak ve ona sahip çıkmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ashâb" kelimesinin burada cehennemin sakinlerini değil, o mekanı yöneten, oranın işleyişinden sorumlu olan "görevlileri" ifade ettiğini vurgular; bu bağlamda kelimenin mülkiyet ve otorite içeren bir beraberliği nitelediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Arap toplumsal yapısındaki "sadakat ve ayrılmazlık" bağını temsil ettiğini, burada ise meleklerin ateş üzerindeki mutlak hakimiyetini ve görevlerindeki sürekliliği simgelediğini savunur.

        en-Nâr (النَّارِ)

        Kökü n-v-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün aydınlık, hararet ve hareket anlamına geldiğini, ateşin hem yakıcı hem de aydınlatıcı özelliği sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nâr" kelimesinin bu ayette "Sakar" ile özdeşleşen metafizik cezalandırma mekanını temsil ettiğini, hararetinin şiddeti ve yakıcılığının boyutuyla maddi ateşten ayrılan bir "ilahi gazap" formu olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin buradaki vurgusunun arındırıcı değil, tamamen yok edici ve aşağılayıcı bir unsur olarak sunulduğunu ifade eder.

        Melâiketen (مَلَائِكَةً)

        Kökü l-e-k veya m-l-k harfleridir. İbn Fâris, bu kökün "haber ulaştırmak" (eluk) veya "güçlü olmak, sahip olmak" (melk) manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin insan dışı, nurani ve ilahi emirlere mutlak itaat eden varlıklar olduğunu, ayette cehennem görevlilerinin insanlardan değil de meleklerden seçilmesinin, azabın duygusallıktan uzak, kesin ve sarsılmaz bir disiplinle uygulanacağını gösterdiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde "elçi" (messenger) manasının baskın olduğunu, Kur'an'da ise bu varlıkların ilahi iradeyi hem vahiy hem de ceza alanında uygulayan "güçler" olarak resmedildiğini belirtir.

        İddetehum (عِدَّتَهُمْ)

        Kökü a-d-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi tek tek saymak, miktarını belirlemek ve hazırlamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idde" kelimesinin burada "sayı" (on dokuz) manasında kullanıldığını, ancak bu sayının sadece niceliksel bir değer değil, aynı zamanda ilahi bir hikmete binaen "belirlenmiş bir süre veya miktar" anlamı taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada doğrudan "meleklerin sayısı"na işaret ettiğini ve bu sayının bir tartışma ve imtihan konusu haline getirildiğini ifade eder.

        Fitneten (فِتْنَةً)

        Kökü f-t-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "altını saflığını kontrol etmek için ateşe atmak" olduğunu belirtir; "fitne"nin ise insanı denemek, sınamak ve içindeki hakikati ortaya çıkarmak için maruz bırakılan durum olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "on dokuz" sayısının bir fitne kılınmasının, insanların bu sayı üzerinden gayba imanlarını veya kibirlerini test etmek amacı taşıdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin burada "kaos yaratan bir şüphe" değil, "hidayet ile dalalet arasındaki ayrımı netleştiren bir sınama aracı" olduğunu savunur.

        Keferû (كَفَرُوا)

        Kökü k-f-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada kelimenin "hakikati bilerek reddeden ve ilahi ayetleri inatla perdeleyen" kimseleri nitelediğini ifade eder; on dokuz sayısıyla alay edenlerin bu eylemlerinin, onların zaten var olan küfürlerini ve nankörlüklerini açığa çıkaran bir eylem olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "inkârcı bir tavır takınanlar" manasında kullanıldığını, bu kişilerin sayıyı bahane ederek vahyi itibarsızlaştırmaya çalıştıklarını belirtir.

        Li-yesteykıne (يَسْتَيْقِنَ)

        Kökü y-k-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün şüphenin tamamen zıddı olan kesin bilgi, sükûnet ve sarsılmaz inanç anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isteykane" formunun, mevcut bir bilgiyi derinlemesine kavrayarak ve delilleriyle doğrulayarak "kesin kanaate ulaşma" çabasını ifade ettiğini vurgular. Ayette bu amacın, Ehl-i Kitab'ın kendi kaynaklarındaki bilgilerle Kur'an'ın verdiği sayının uyuşması sonucu "mutlak eminlik" yaşamaları olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yakîn"in burada zihinsel bir tasdikten öte, kalbi bir mutmainlik ve şüphenin tamamen tasfiyesi anlamına geldiğini ifade eder.

        Ûtü’l-Kitâbe (أُوتُوا الْكِتَابَ)

        Ûtü kelimesi e-t-y kökünden gelir; İbn Fâris bunun "gelmek veya birine bir şeyi getirmek/vermek" olduğunu belirtir. el-Kitâbe ise k-t-b kökündendir; Râgıb el-İsfahânî bunun "parçaları bir araya getirip dikmek/yazmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu tamlamanın Tevrat ve İncil gibi vahiylere muhatap olan toplulukları nitelediğini, onlara verilen bu bilginin Kur'an ile örtüşmesinin bir tasdik vesilesi kılındığını vurgular. Gabriel Said Reynolds, "Ehl-i Kitap" vurgusunun, Kur'an'ın kendisini önceki ilahi geleneklerin bir devamı ve doğrulayıcısı olarak konumlandırma stratejisinin bir parçası olduğunu belirtir.

        Yezdâde (يَزْدَادَ)

        Kökü z-y-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir şeyin üzerine ekleme yapmak ve miktarını artırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ziyade"nin burada nicelikten ziyade "niteliksel bir kuvvetlenme" olduğunu; müminlerin Kur'an'ın haberleri ile Ehl-i Kitab'ın tepkileri arasındaki uyumu gördükçe imanlarındaki sarsılmazlığın pekiştiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "imanın güçlenmesi, kalpteki yerinin sağlamlaşması" manasına geldiğini ifade eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        Kökü e-m-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün güven duymak, korkudan emin olmak ve bir şeyi tasdik etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman"ın burada Allah'ın vahyini gönülden kabul edenlerin "teslimiyet ve emniyet" durumunu nitelediğini vurgular; ayetteki bağlamda ise müminlerin, on dokuz sayısı gibi rasyonel olarak sorgulanan konularda dahi vahye güven duyarak "eminliklerini" koruduklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, imanın Kur'an'daki en temel "varoluşsal tercih" olduğunu ve burada "iman edenlerin" bu tercihlerinde daha kararlı hale gelmelerinin kastedildiğini savunur.

        İmânen (إِيمَانًا)

        Kökü e-m-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu masdarın kalbi bir güven ve dışsal bir tasdik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "iman üzerine iman" vurgusunun, imanın sabit bir nokta olmadığını, yeni deliller ve ilahi sırlar deşifre edildikçe kalbin bu nuru daha fazla soğurduğunu ve niteliksel bir artış yaşadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "imânen" kelimesinin bir önceki fiili pekiştirdiğini ve müminlerin gayba duydukları güvenin yeni vahiylerle katmerleştiğini vurgular.

        Yertâbe (يَرْتَابَ)

        Kökü r-y-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "şüphe, kuşku, tedirginlik ve bir şeyden emin olamama hali" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rayb" kavramının sadece zihni bir belirsizlik değil, kalbe huzursuzluk veren ve kişiyi kararsız bırakan bir şüphe türü olduğunu vurgular; ayetteki olumsuzlamanın, Ehl-i Kitap ve müminlerin bu haberden sonra hiçbir kuşkuya kapılmayacak bir berraklığa ulaştırıldığını temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin "yakîn" kavramının tam zıddı olarak "istikrarsızlık" ve "güvensizlik" ifade ettiğini belirtir.

        el-Mü’minûn (الْمُؤْمِنُونَ)

        Kökü e-m-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, kökün güven ve tasdik anlamını vurgulayarak, müminlerin hem Allah'a güvenen hem de kendilerine güvenilen kişiler olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu terimin Kur'an'da özel bir grup ismi haline geldiğini ve vahyin getirdiği her şeyi, aklın sınırlarını zorlasa dahi "ilahi bir hakikat" olarak peşinen kabul eden sadık kitlesini nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "Hz. Peygamber'e tabi olan ve vahyin her bir cüzüne tereddütsüz inanan çekirdek topluluk" manasında kullanıldığını ifade eder.

        Kulûb (قُلُوبِ)

        Kökü k-l-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi ters yüz etmek, bir halden diğerine çevirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin değişken yapısı nedeniyle bu ismi aldığını, Kur'an semantiğinde ise idrakin, duygunun ve iradenin merkezi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kalp" kavramının burada manevi bir "algı merkezi" olduğunu ve her türlü inanç veya inançsızlık tohumunun bu merkezde şekillendiğini belirtir.

        Meradun (مَرَضٌ)

        Kökü m-r-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "itidalden (denge) sapma, zayıflık ve bozulma" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel hastalıkların yanı sıra kalpteki "nifak, şüphe, haset ve kibir" gibi ahlaki bozukluklara da "merad" dendiğini ifade eder; ayetteki "kalplerinde hastalık olanlar" nitelemesinin, iman ile küfür arasında bocalayan, samimiyetten yoksun münafık veya tereddüt içindeki kimseleri temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin "sağlıklı bir inanç yapısından yoksunluğu" simgelediğini belirtir.

        el-Kâfirûn (الْكَافِرُونَ)

        Kökü k-f-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, temel mananın "örtmek" olduğunu hatırlatarak, kâfirin Allah'ın nimetlerini ve ayetlerini kasten gizleyen kişi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin burada "on dokuz" sayısıyla alay eden müşrikleri nitelediğini, onların hakikati anlamak yerine onu küçümseyerek "küfürlerinde derinleştiklerini" vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "reddediciler korosu" olarak sunulduğunu ve onların tek amacının vahyi rasyonel bir süzgeçten geçirip reddetmek olduğunu ifade eder.

        Erâda (أَرَادَ)

        Kökü r-v-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi aramak, istemek ve bir yöne yönelmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irade"nin bir şeyi elde etme yönündeki içsel eğilim olduğunu; ayette "Allah bununla neyi murad etti?" diyenlerin, aslında öğrenmek için değil, bu haberin anlamsız olduğunu ima etmek için "ilahi kastı" sorguladıklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "Allah'ın amacı nedir?" şeklindeki istihzalı bir soruyu temsil ettiğini belirtir.

        Meselen (مَثَلًا)

        Kökü m-s-l harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "benzerlik, örnek, durum ve niteleme" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel"in bir hakikati zihne yaklaştırmak için kullanılan bir temsil veya şaşırtıcı bir durum olduğunu ifade eder; inkârcıların on dokuz sayısını "bir mesel/garabet" olarak görmelerinin, onların ilahi hikmeti kavrayamamalarından kaynaklandığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın "temsili anlatım" metoduna işaret ettiğini ve kâfirlerin bu metodu küçümsediklerini savunur.

        Yudıllu (يُضِلُّ)

        Kökü d-l-l harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "doğru yoldan sapmak, bir şeyi kaybetmek ve şaşırmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idlal" (saptırma) eyleminin Allah'a nispet edilmesinin, kişinin kendi iradesiyle sapmayı seçmesinden sonra Allah'ın onu o yolda bırakması ve hidayet kapılarını kapaması olduğunu vurgular; buradaki "on dokuz" haberinin, zaten sapanların sapıklığını pekiştiren bir vesile kılındığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "yolunu şaşırtmak, hidayetten mahrum etmek" manasına geldiğini kaydeder.

        Yehdî (يَهْدِي)

        Kökü h-d-y harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "yol göstermek, öne geçmek ve birine bir şeyi lütfetmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin Allah'ın kuluna doğru yolu göstermesi ve ona o yolda yürüme azmi vermesi olduğunu vurgular; ayetteki "dilediğini hidayete erdirir" beyanının, kalbini vahye açan müminlerin bu sırlar (on dokuz sayısı vb.) vasıtasıyla imanlarının daha da parlaması anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hidayetin insanın cüz-i iradesiyle attığı adımın ilahi iradeyle buluşması olduğunu belirtir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        Kökü ş-y-e harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi dilemek, bir şeyi varlık alanına çıkarmayı istemek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramının her türlü oluşun temelinde yatan ilahi irade olduğunu vurgular; ayetteki saptırma ve hidayet eylemlerinin rastgele değil, Allah'ın mutlak ve hikmetli iradesi çerçevesinde gerçekleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Allah'ın mutlak egemenliğini (sovereignty) temsil ettiğini savunur.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        Kökü e-l-m harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini ve işaretini bilmek, onu diğerlerinden ayırt etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" sıfatının burada Allah'ın varlığı ve onun ordularını (meleklerini) kuşatan sonsuz bilgisini ifade ettiğini vurgular; insanların "on dokuz" sayısını tartışırken, aslında ilahi orduların mahiyetini kavrayacak bir ilme sahip olmadıklarını hatırlattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "ihata etmek, muttali olmak" manasına geldiğini ifade eder.

        Cunûde (جُنُودَ)

        Kökü c-n-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "farklı unsurlardan oluşan topluluk ve sert zemin" olduğunu, askeri birliklere "cünd" denilmesinin sebebinin bu toplu güç olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cünûd" kelimesinin burada Allah'ın emrindeki melekleri, tabiat kuvvetlerini ve bilinen-bilinmeyen tüm vasıtaları temsil ettiğini vurgular; cehennemdeki "on dokuz" görevlinin sadece buzdağının görünen ucu olduğunu, ilahi orduların sayısını ve niteliğini kimsenin kuşatamayacağını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin "ilahî otoritenin icra vasıtaları" manasına geldiğini savunur.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        Kökü r-b-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi mülkiyetine almak, onu ıslah etmek ve geliştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin "terbiye" ile olan bağına dikkat çekerek, burada peygamberin üzerindeki ilahi himayeyi ve otoriteyi vurguladığını ifade eder; "Senin Rabbin" denilerek peygambere verilen orduların ve desteğin muazzamlığına işaret edildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yegâne sahip ve yönetici" manasına geldiğini belirtir.

        Zikra (ذِكْرَىٰ)

        Kökü z-k-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi akılda tutmak, unutmamak ve dile getirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikrâ"nın hem "öğüt" hem de "hatırlatma" manası taşıdığını; ayette geçen tüm bu dehşetli tasvirlerin ve sayısal haberlerin aslında insanları gafletten uyandırmak için sunulmuş birer "uyarı levhası" olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın temel fonksiyonu olan "hakikati hatırlatma" görevini temsil ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "bilinç tazeleyen bir öğüt" manasına geldiğini ifade eder.

        el-Beşer (الْبَشَرِ)

        Kökü b-ş-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "deri, ten ve açıkta olan şey" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beşer" kelimesinin insanı biyolojik ve fiziksel yönüyle, yani "ölümlü ve aciz varlık" yönüyle nitelediğini ifade eder; buradaki "insanlık için bir öğüt" vurgusunun, bu ilahi uyarının tüm insan soyuna, onların bu fiziksel zayıflıklarını ve ebedi sorumluluklarını hatırlatmak için verildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "bütün bir insanlık ailesi" manasında kullanıldığını, mesajın evrenselliğine işaret edildiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X