Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 47. Ayet

    فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekâlû enu/minu libeşerayni miślinâ vekavmuhumâ lenâ ‘âbidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      47. "Nitekim şöyle dediler: 'Soydaşları bize kölelik ederlerken bizden farklı olmayan bu iki adama mı inanacağız!"

      48. "Böylece onları yalancılıkla itham ettiler, sonuçta helâk edilenler arasına onlar da katıldı."

      Nitekim şöyle dediler: "Soydaşları bize kölelik ederlerken bizden farklı olmayan bu iki adama mı inanacağız! Bazıları şöyle demişlerdir: Biz gidelim de, galip halde iken onları yüceltelim ve onları bize galip hale mi getirelim? Oysa onlar bize kulluk etmektedirler. Yani onları üzerimize çıkaralım ve biz onların altına mı düşelim. Oysa bugün itibariyle biz onlardan üstünüz, onlar bizden daha aşağı konumda bulunmaktadırlar. Bunu nasıl yapabiliriz? En doğrusunu Allah bilir ya, bu, risâlet göreviyle onlara geldikleri anda olmaktadır. Böylece onları yalancılıkla itham ettiler, sonuçta helâk edilenler arasına onlar da katıldı. Yalanlamaları yüzünden helâk edilenlerden oldular.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün asli manasının "söz söylemek, ağızdan sesler çıkarmak, bir düşünceyi veya hükmü dil ile beyan etmek" olduğunu saptar. Ayetin başındaki bu fiilin, Firavun ve etrafındaki aristokrat sınıfın (mele'), Musa ve Harun'un getirdiği ilahi mesaja karşı verdikleri o kolektif, kibirli ve peşin hükümlü reddiyenin sözlü başlangıcını nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavl" kavramını sadece fiziksel bir telaffuz olarak değil, zihindeki inatçı bir inancın ve kibrin dışa vurumu olarak tanımlar. Ayette çoğul kalıpta gelen bu fiilin, Mısır elitlerinin tevhid çağrısı karşısında bireysel değil, organize bir statüko refleksiyle hareket ederek elçileri itibarsızlaştırma kararı aldıklarını anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin "söylediler, iddia ettiler, karşı çıktılar" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir ilminde bu fiilin, inkârcı kitlelerin ve yöneticilerin, peygamberlerin getirdiği apaçık mucizeler karşısında akıl yürütmek veya delil aramak yerine, kaba bir ön yargıyla ve sloganik ifadelerle hakikati bastırma çabalarını ifade ettiği şeklinde değerlendirildiğini açıklar.

        Enu'minu (أَنُؤْمِنُ)

        İbn Fâris: Kelimenin e-m-n kökünün temelinde "kalbin sükûnet bulması, korku ve endişenin gitmesi, birine güvenmek ve tasdik etmek" anlamlarının yattığını saptar. Ayette fiilin başına gelen soru edatıyla (e nu'minu / biz mi inanacağız?) kullanılmasının, Firavun meclisinin elçilere duydukları o derin güvensizliği, tahammülsüzlüğü ve bu ihtimali tamamen akıl dışı gören kibirlerini ifade eden bir kök işleve sahip olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "İman" kavramını, kişinin karşısındakini şeksiz şüphesiz onaylaması ve onun otoritesine kalben teslim olması olarak tanımlar. Mısır elitlerinin bu eylemi bir istifham-ı inkârî (reddetme kastı taşıyan soru) formunda kullanmalarının, onların asıl korkularının teolojik bir ikna olmama durumu değil; köleleştirdikleri bir halkın içinden çıkan kişilere siyasi ve ontolojik bir "teslimiyet/güven" gösterme aşağılanması olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'daki "iman" kavramının sosyal ve psikolojik arka planını analiz eder. Firavun ve aristokrasisinin zihninde, kendilerini ilahi bir otorite olarak konumlandıran hiyerarşik bir sistem bulunduğunu belirtir. "Biz mi inanacağız?" sorusunun, yeryüzünün mutlak hakimi olduklarına inanan bir zihniyetin, kendilerinden tamamen bağımsız, dikey ve aşkın bir otoriteyi (Allah'ı ve elçilerini) tanımaya davet edilmesinin yarattığı varoluşsal şoku ve isyanı tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "inanmak, güvenmek, tasdik etmek" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin sözdiziminde bu kelimenin, müşrik aklın ilahi çağrıya karşı ördüğü en kalın duvarı temsil ettiğini; hakikati araştırmaya dahi gerek duymadan, sırf statü ve sınıf farkından dolayı elçileri peşinen reddetme refleksini dilbilimsel bir meydan okumayla özetlediğini açıklar.

        Beşereyni (لِبَشَرَيْنِ)

        İbn Fâris: Kelimenin b-ş-r kökünden türediğini ve asli manasının "insan derisinin dış yüzeyi, tüysüz ve çıplak ten" olduğunu saptar. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak derisinin bütünüyle açıkta olmasından dolayı bu ismi aldığını belirtir. Ayette ikil (tesniye) formda gelen "beşereyn" (iki beşer) kelimesinin, Musa ve Harun'u nitelemek için kullanıldığında, onların hiçbir ilahi veya melekûtî vasfı olmayan, sıradan, hastalanan ve fani iki biyolojik bedenden ibaret oldukları iddiasını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Beşer" kavramının, insanın yiyen, içen ve maddiyatla sınırlı olan fizyolojik yapısına işaret ettiğini açıklar. Firavun'un seçkinlerinin "iki beşere mi inanacağız?" derken, peygamberlik kurumunu tamamen doğaüstü, göz kamaştırıcı ve insanüstü bir formda bekleyen sakat teolojilerini dışa vurduklarını; elçilerin biyolojik sıradanlığını (beşeriyetini) onların ilahi mesajını çürütmek için yegâne argüman olarak kullandıklarını vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'da "insan" ve "beşer" kelimeleri arasındaki kavramsal hassasiyeti inceler. İnkârcıların ağzından dökülen bu kelimenin, daima peygamberi itibarsızlaştırma ve onu yatay (dünyevi) boyuta hapsetme gayesi güttüğünü belirtir. Mısır oligarşisinin, kendi sahte tanrılıklarını (Firavun'un uluhiyet iddialarını) koruyabilmek adına, Musa ve Harun'un sadece etten ve kemikten oluşan "iki fani yaratık" (beşereyn) olduğu yönündeki o kibirli ve indirgemeci dil stratejisini anlambilimsel olarak deşifre eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "insan, insanoğlu, ölümlü varlık" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde bu kelimenin, müşriklerin vahyin aşkınlığı ile elçinin sıradanlığı arasındaki ilahi sentezi idrak edememelerinin bir sonucu olarak; peygamberlerin sadece biyolojik zaaflarına odaklanıp manevi liyakatlerini inkar etmelerinin en karakteristik retorik aracı olduğunu açıklar.

        Mislinâ (مِثْلِنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin m-s-l kökünün temelinde "iki şeyin birbirine denk olması, benzerlik, şekil, sınıf ve nitelik bakımından aynılık" anlamlarının yattığını saptar. "Bizim gibi, bizim benzerimiz" manasına gelen bu ismin, Firavun ve adamları tarafından kullanıldığında, Musa ve Harun ile kendi aralarında ontolojik bir eşitlik (fani olma) durumu yaratarak, onların peygamberlik üstünlüğünü reddetme aracı olarak işlev gördüğünü belirtir.

        Dücane Cündioğlu: Misliyet (benzerlik/eşitlik) kavramının bu bağlamdaki psikolojik krizini tahlil eder. İnkârcı elitlerin, yeme, içme ve fizyolojik ihtiyaçlar bakımından bütünüyle kendileriyle aynı (misl) olan iki insanın, nasıl olup da ilahi bir vahye muhatap kılındığını hazmedemediklerini belirtir. Bu kelimenin, "Bizimle aynı biyolojik şartları taşıyan birine neden boyun eğelim?" şeklindeki kibrin, hasedin ve kendini merkeze alma yanılgısının felsefi bir dışa vurumu olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "benzer, denk, aynı" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu ifadenin, statükocu otoritelerin, elçilerin manevi ve ahlaki üstünlüğünü tamamen görmezden gelerek konuyu sadece "biyolojik eşitlik" zeminine çekip kitleleri peygamberden soğutma taktiğini yansıttığını açıklar.

        Kavmuhumâ (وَقَوْمُهُمَا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-m kökünün asli manasının "birlikte ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada bulunmak ve soysal dayanışma" olduğunu saptar. İkil aidiyet zamiriyle "o ikisinin kavmi" (Musa ve Harun'un kavmi) şeklinde gelmesinin, İsrailoğullarını Mısırlılardan (Kıptilerden) net bir şekilde ayıran ırksal, sınıfsal ve sosyolojik bir ötekileştirme çizgisi çektiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavm" kavramını, aralarında belirli bir nizam, kan bağı ve yaşama biçimi bulunan insan topluluğu olarak tanımlar. Ayette Mısırlı elitlerin "o ikisinin kavmi" derken, İsrailoğullarına yönelik derin bir ırkçı küçümsemeyi (asabiyye) dile getirdiklerini; peygamberlerin değerini onların getirdiği mesajla değil, mensup oldukları ezilmiş ve parya haline getirilmiş o alt sınıfın kimliğiyle ölçtüklerini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi "kavmiyet" algısının Mısır versiyonunu analiz eder. Firavun'un adamlarının zihnindeki sosyal hiyerarşide İsrailoğullarının hiçbir hukuki ve insani değer taşımadığını belirtir. Ayetteki "kavmuhumâ" ifadesinin, Musa ve Harun'un ilahi otoritesini salt onların ırksal kökenine (Kıpti olmamalarına) indirgeyerek geçersiz kılmaya çalışan o katı, sınıfçı ve putperest sosyolojiyi dilbilimsel olarak çerçevelediğini tahlil eder.

        Âbidûn (عَابِدُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin a-b-d kökünün temelinde "boyun eğmek, uysal olmak, köleleşmek ve itaat etmek" anlamlarının bulunduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul kalıbındaki bu kelimenin, dini bir ibadetten ziyade, İsrailoğullarının Mısır'daki siyasi, ekonomik ve fiziksel durumunu nitelediğini; onların Firavun'un sistemi içinde iradeleri ellerinden alınmış, aşağılanmış "köleler/hizmetkârlar" olduklarını belirttiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "İbadet" ve "ubudiyet" kavramlarının, itaatin ve zelil olmanın (kendi küçüklüğünü zorla veya rızayla kabul etmenin) zirvesi olduğunu açıklar. Mısır aristokrasisinin İsrailoğulları için "onlar bize kuldur/köledir" demelerinin; kendi mülklerinde köle olarak çalıştırdıkları bir toplumun içinden çıkan iki kişiye tabi olmanın, efendinin köleye itaat etmesi anlamına geleceğini ve bunun tahammül edilemez bir güç kaybı olduğunu dile getiren ontolojik bir kibri yansıttığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin barındırdığı politik ve sosyo-ekonomik tahakküme dikkat çeker. "Âbidûn" kelimesinin burada sadece tapınma değil, doğrudan "köleleştirme ve sömürü" anlamına geldiğini belirtir. Firavun oligarşisinin, Musa'nın mesajını teolojik bir tartışma olarak değil, doğrudan kendi bedava işgücü kaynaklarını (İsrailoğullarını) ellerinden alacak ve sosyal sınıfları altüst edecek siyasi ve ekonomik bir başkaldırı olarak algıladıklarını bu kelime üzerinden tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "kulluk edenler, tapanlar, köleler, hizmetçiler" olduğunu belirtir. Tefsir ilminde bu kelimenin, Firavun rejiminin İsrailoğulları üzerinde kurduğu mutlak diktatörlüğü, angaryayı ve zalimane sömürü düzenini özetleyen; inkârcıların peygamberleri reddetmek için arkasına sığındıkları o acımasız ırkçı argümanı ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X