اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌۨ افْـتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yalan, müminun suresi, müminun suresi 38. ayet, iftira, peygamber, müminun 38, allah, iman, güven
-
Raculun (رَجُلٌ)
İbn Fâris: Kelimenin r-c-l kökünün temelinde "yaya olmak, ayak üzerinde durmak, yürümek ve fiziksel dirayet" anlamlarının bulunduğunu saptar. Erkeğe bu ismin verilmesini, fiziki gücü ve ayakları üzerinde sağlam duruşuyla açıklar. Ayette inkârcıların peygamberi nitelemek için bu kelimeyi kullanmalarının, onu tüm manevi ve ilahi vasıflarından soyutlayarak, sıradan, kendi hallerindeki herhangi bir "erkek/insan" derecesine indirme gayretini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Racul" kelimesinin, genellikle gücü, aklı ve karakteristik özellikleriyle ön plana çıkan erkek insanı ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayetin bağlamında müşrik aristokrasinin (mele') elçiyi "O sadece bir adamdır" (in huve illâ raculun) şeklinde tanımlamalarının; vahyin aşkınlığını ve peygamberlik (nübüvvet) makamını reddederek, karşısındakini sadece biyolojik bir eşitlik düzleminde (sıradan bir fert olarak) değersizleştirme amacı taşıdığını vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Müşriklerin tebliğ karşısındaki psikolojik savunma mekanizmalarını tahlil ederken, "racul" kelimesinin burada bir tahfif (hafifseme/küçümseme) aracı olarak kullanıldığını belirtir. Statükocu elitlerin, kendilerini uyaran ilahi sesi susturabilmek için ilk hedeflerinin o sesi taşıyanı "sıradanlaştırmak" olduğunu; bu kelimenin de peygamberin otoritesini halkın gözünde kırma stratejisinin ilk dilbilimsel adımı olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "erkek kişi, adam, yaya" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, inkârcıların peygamberi mucizevi bir güce veya ilahi bir yetkiye sahip görmediklerini; sadece kendi hevasından konuşan, içlerinden herhangi biri gibi algıladıklarını anlambilimsel olarak belgelediğini açıklar.
İfterâ (افْتَرَى)
İbn Fâris: Kelimenin f-r-y kökünün asli manasının "bir deriyi veya kumaşı ölçüp biçerek kesmek, yontmak, yeni bir şekil vermek ve uydurmak" olduğunu saptar. Fiilin İftial babında gelmesinin, önceden var olmayan, asılsız bir sözü veya iddiayı kasıtlı, planlı ve yorucu bir zihinsel çabayla (tıpkı bir deriyi yontup diker gibi) kurgulayarak "uydurma" eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Fery" kavramını bir şeyi bozmak maksadıyla kesmek veya yarmak, "iftira"yı ise bir kimseye kasıtlı olarak asılsız bir suç veya yalan isnat etmek olarak tanımlar. Ayette aristokratların peygamberi "Allah'a karşı iftira atmakla" suçlamalarının, kendi asılsız inançlarını (şirki) savunmak ve kitleleri kendi yanlarında tutmak için, asıl hakikati (vahyi) ustaca kurgulanmış bir yalana indirgeme stratejisi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın anlambilimsel ağında "iftira" kavramını, Allah'a karşı işlenebilecek en büyük ontolojik ve teolojik cüret olarak analiz eder. İnkârcıların, kendilerini uyaran elçiyi Allah adına yalan uydurmakla (iftira) suçlamalarının, aslında kendi işledikleri o büyük şirki (Allah'a ortak uydurma eylemini) peygambere yansıtarak (psikolojik projeksiyon yoluyla) kendi vicdanlarında ve toplumda bir meşruiyet sağlama çabası olduğunu tahlil eder.
Dücane Cündioğlu: İftira kavramının barındırdığı felsefi ironiye dikkat çeker. En büyük yalanın (şirkin) içinde yaşayan bir toplumun, kendilerine mutlak doğruyu getiren kişiyi "uydurmacı/iftiracı" ilan etmesinin, hakikat ile kurulan ilişkinin ne denli tersyüz edildiğini gösterdiğini belirtir. Bu kelime, müşrik aklın kendi körlüğünü peygambere fatura etme (iftira etme) kurnazlığının dilbilimsel bir vesikasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "yalan uydurmak, asılsız bir iddia ortaya atmak, birine yapmadığı bir şeyi isnat etmek" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm terminolojisinde bu kavramın, vahiy almadığı halde peygamberlik iddia etmeyi veya Allah'ın buyurmadığı bir hükmü O'na nispet etmeyi ifade ettiğini; ayette müşriklerin Nuh sonrası gelen elçiyi tam da bu büyük dini sahtekârlıkla itham ettiklerini açıklar.
Keziben (كَذِبًا)
İbn Fâris: Kelimenin k-z-b kökünün temelinde "doğrunun (sıdk) zıddı olmak, asılsız söz söylemek, hakikati çarpıtmak ve vaadinden dönmek" anlamlarının yattığını saptar. Ayette "ifterâ" (uydurdu) fiilini pekiştiren bir nesne (meful) olarak gelmesinin, peygambere yöneltilen yalanlama suçlamasının sıradan bir hata veya yanılgı değil, başından sonuna kadar tasarlanmış, mutlak ve saf bir "yalan" olduğu yönündeki müşrik iddiasını şiddetlendirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Kizb" kavramını, bir şeyin gerçekte olduğundan farklı bir şekilde, kasıtlı veya kasıtsız olarak dile getirilmesi şeklinde açıklar. Ayette seçkin sınıfın, ahiret ve tevhid haberini apaçık bir "kizb" (yalan) olarak etiketlemelerinin, toplumun vahye ve o vahyi getiren elçiye olan güvenini kökünden sarsmayı hedefleyen bilinçli bir psikolojik savaş argümanı olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "gerçeğe aykırı söz, yalan, asılsız haber" olduğunu belirtir. Kur'an'da peygamberlerin tebliğ ettiği vahyin, statükocu otoriteler tarafından kitlelerin gözünde itibarsızlaştırılmak için en sık maruz kaldığı dilbilimsel ve teolojik ithamın (tekzib) kök kavramı olduğunu açıklar.
Bimu'minîn (بِمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris: Kelimenin e-m-n kökünün asli manasının "kalbin sükûnet bulması, korku ve endişenin yok olması, birine güvenmek ve emniyette hissetmek" olduğunu saptar. İsm-i fâil (etken özne) çoğul kalıbında ve olumsuzluk bildiren bir yapıda (mâ nahnu... bimu'minîn) gelmesinin, elitlerin peygambere karşı sadece zihinsel bir reddediş içinde olmadıklarını; ona asla "güvenmeyeceklerini" ve kalplerini ona açmayacaklarını kesinkes ilan ettiklerini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "İman" kavramını, kişinin bir başkasının sözünü tasdik etmesi ve onun doğruluğundan şeksiz şüphesiz emin olması olarak tanımlar. Ayetteki cümlenin isim cümlesi ve "bâ" edatıyla (pekiştirilmiş olarak) kurulmasının, "Biz ona inanmayız" şeklindeki geçici bir fiil durumundan ziyade, "Biz asla ve kata ona güvenecek/inanacak karakterde kimseler değiliz" şeklinde kalıcı, kesin ve kibirli bir ontolojik kimlik itirafına dönüştüğünü vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın kavramsal sisteminde imanın salt bir zihinsel tasdik değil, varoluşsal bir "güven ve teslimiyet" (emn) eylemi olduğunu analiz eder. İnkârcıların "müminler" (inananlar) olmayı şiddetle ve pekiştirerek reddetmelerinin, onların kendi kabilevi otoritelerinden, atalarının töresinden ve maddi zenginliklerinden başka hiçbir dışsal güce (peygambere veya ilahi mesaja) varoluşsal bir güven (emanet) duymama inatlarını dilbilimsel olarak çerçevelediğini tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Cümlenin dizilişindeki teolojik ve sınıfsal kibre dikkat çeker. Doğrudan "Ona inanmayız" şeklinde bir red yerine, "Biz ona inananlar değiliz" (mâ nahnu lehu bi mu'minîn) formunun seçilmesinin; aristokrat sınıfın kendilerini "inanan o sıradan kalabalıktan (avamdan)" kibirle ayırmalarını ve inançsızlığı, boyun eğmezliği bir sınıfsal üstünlük, bir ayrıcalık nişanesi gibi kitlelere sunmalarını resmettiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "inananlar, güvenenler, tasdik edenler" olduğunu aktarır. Tefsir ilminde bu ifadenin, peygamberin getirdiği tevhid ve ahiret mesajına karşı şirkin gösterdiği en son, en katı ve müzakereye tamamen kapalı kesin ret formülü olduğunu; kalplerin ilahi hakikate bütünüyle mühürlenişini ve hakikat arayışının son bulmasını anlambilimsel olarak ifade ettiğini açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla