مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ ف۪يهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: misliyle ceza, mümin suresi, mümin suresi 40. ayet, mümin 40, cennet, kötülük, salih amel, hesapsız rızık, hesap, amel, salih, rızık, iman, mümin, güven
-
"Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir; kim de -erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve âhirete yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler, orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir."
Mûtezile ve Büyük Günah Meselesi
Sonra Cenâb- Hak, düşmanlarına karşı âdil, dostlarına karşı da lütufkâr davranacağını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir. Yani Allah ona sadece suçu kadar ceza verecek, işlediği suçtan daha fazla bir ceza asla vermeyecektir. Çünkü her konuda eşitlik, adaletin gereğidir. Allah da, kimseye işlediği suçtan fazla bir ceza vermeyeceğini, herkese sadece suçu oranında ceza vereceğini haber vermektedir. İyiliğin karşılığı olan mükâfata gelince, hak ettiği lütuf ve ihsan oranında onun mükafatını arttıracaktır. Sonra bu beyanda, Mútezile'nin, büyük günah işleyen ebedi cehennemde olacağına dair iddiasıyla çelişen bilgiler vardır. Eğer bu mesele Mûtezile'nin ileri sürdüğü gibi olsaydı, büyük günah işleyenlerle müşriklerin aynı konumda olmaları gerekirdi. İster şirk koşanın cezası hak ettiği miktardan az, ister büyük günah işleyenin cezası hak ettiğinden fazla verilsin, neticede ikisinin de aynı yerde olması icap ederdi. Halbuki Cenâb-ı Hak, herkese ancak işlediği suç oranında ceza vereceğini haber vermektedir. Dolayısıyla Mûtezile'nin iddiası, âyetin açık anlamına aykırıdır.
Kim de -erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve âhirete yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler. Bu ilähi kelâm, iman olmadan sadece yararlı amelin kimseye fayda getirmeyeceğine ve kimseye mükafat kazandırmayacağına işaret etmektedir. Orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir cümlesi, çalışıp yorulmalarına gerek kalmadan onlara nimetler verilecek anlamına gelebileceği gibi, sayıya ve miktara gelmeyecek derecede sayısız nimetler verilecektir anlamına da gelebilir. Bu konuyu biz çeşitli yerlerde açıkladık. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, burada eylemi gerçekleştirecek olan faili genelleyen ve şart (kim/her kim) bildiren bir ilgi edatı (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.
Amile (عَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "bir işi kasten, bilinçli ve belirli bir amaca yönelik olarak yapmak, çaba sarf etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) formundaki bu fiilin, sıradan veya refleksif bir hareketi (fiil) değil, iradenin devreye girdiği şuurlu bir üretimi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, amel kavramını "canlı bir varlığın kastı ve iradesiyle ortaya çıkan her türlü eylem" olarak tanımlar. Burada "kim bir amel işlerse" denilmesinin, kötülüğün veya iyiliğin insanın edilgen bir kaderi olmadığını, bizzat hür iradesiyle (kasten) inşa ettiği ontolojik bir tercih olduğunu vurgular.
Seyyieten (سَيِّئَةً)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen şey ve hüsnün (güzelliğin) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Seyyie kelimesinin, fıtratı bozan, insana fiziki veya ahlaki olarak zarar veren, vicdanı rahatsız eden (kötü) eylemleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, seyyie kavramının, insanın hem bu dünyada hem de ahirette durumunu "kötüleştiren", varoluşsal estetiği tahrip eden her türlü günah ve haksızlık (zulüm) olduğunu söyler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, seyyie kelimesini ontolojik bir çirkinlik ve bozulma olarak değerlendirir. Evrenin yaratılış kodlarındaki o kusursuz "güzellik ve denge" (hüsün) yasasına karşı; insanın kasten (amile) işlediği günahın, evrensel harmoniye fırlatılmış ahlaki bir çamur (seyyie) olduğunu ifade eder.
Fe Lâ (فَلَا)
İbn Fâris, nedensellik ve mutlak bir sonuç bildiren "fa" (öyleyse/bunun üzerine) bağlacı ile, eylemin gerçekleşmeyeceğini bildiren mutlak olumsuzluk edatı "lâ" (hayır/yoktur) kelimesinin birleşimi olduğunu kaydeder.
Yuczâ (يُجْزَىٰ)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte "bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek, yeterli olmak ve borcu kapatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) formdaki "yuczâ" (karşılığı verilir / cezalandırılır) fiilinin, failin eylemine denk düşen bir faturanın kesilmesi eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ceza (yuczâ) kavramının ilahi bağlamda salt bir intikam olmadığını; failin ürettiği kötülüğün "tam, adil ve eşdeğer" bir şekilde bizzat kendi varlığına iade edilmesi (ilahi adaletin tecellisi) olduğunu söyler.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna bildiren bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, baştaki "lâ" (olumsuzluk) edatıyla birlikte kullanılan bu "illâ" (ancak/sadece) edatının; verilecek cezanın sınırını mutlak ve matematiksel bir kesinlikle (hasr) tek bir ihtimale sabitlediğini söyler.
Mislehâ (مِثْلَهَا)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün sözlükte "benzemek, denk olmak, bir şeyin kopyası, eşdeğeri ve orantısal aynılığı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Hâ" (onun) zamiriyle "sadece onun misli/dengi kadar" anlamını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, misl (denk/benzer) kavramının Kur'an'daki ilahi adalet sisteminin (kısas ve mizan) temelini oluşturduğunu söyler. "Ancak onun misliyle cezalandırılır" (lâ yuczâ illâ mislehâ) vurgusunun; Allah'ın kullarına asla zulmetmeyeceğini, işlenen bir kötülüğe karşılık verilirken zerre kadar aşırıya kaçılmayacağını ve cezanın suçla milimetrik bir "denklik" (misl) içinde tartılacağını (adaleti) vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi hukuki ve teolojik bir güvence olarak okur. Tiranların (Firavun gibi) işlenen en ufak bir suça karşı orantısız güç kullanarak bütün bir aileyi veya nesli yok etme (katliam) vahşetine karşılık; ilahi mahkemenin "suçun şahsiliği ve cezanın orantısallığı" (mislehâ) ilkesini evrensel bir hukuk ve merhamet yasası olarak ilan ettiğini ifade eder.
Ve Men (وَمَنْ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile, cümlenin ikinci ve zıt yönlü şıkkını başlatan genelleyici şart/ilgi edatı "men" (her kim ki) kelimesinin birleşimidir.
Amile (عَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" (kastlı, bilinçli çaba ve üretim) kökünden gelen mazi fiildir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde amel fiilini inceler. Önceki cümlenin "kötü eyleme" (seyyie) odaklanmasının ardından, metnin anında "iyi eyleme" geçiş yapmasının; insanlık durumunun (ve iradesinin) bu iki ontolojik kutup arasında sürekli bir seçim yapma zorunluluğunda olduğunu gösterdiğini tespit eder.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün sözlükte "bozukluğun (fesad) ve çirkinliğin zıddı olarak; iyi olmak, düzelmek, onarmak, faydalı olmak ve işe yaramak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sâlih kelimesinin, fıtrata uygun olan, yapıcı, tedavi edici ve ahlaki bir değer üreten eylemi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, salih kavramının dünyadaki her türlü bozulmayı (fesadı) tamir eden eylem olduğunu söyler. "Salih amel" (amile sâlihan) tamlamasının, sadece bireysel bir ibadet değil, toplumsal barışı, adaleti ve ahlakı inşa eden aktif bir "iyileştirme" pratiği olduğunu vurgular.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, cinsi veya türü açıklamak (beyan) için kullanılan harf-i cer olduğunu kaydeder.
Zekerin (ذَكَرٍ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "hatırlamak, anmak, sertlik ve erkeklik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zeker kelimesinin biyolojik cinsiyet olarak erkeği nitelediğini belirtir.
Ev (أَوْ)
İbn Fâris, "veya, yahut" anlamlarına gelen, seçenekleri ve eşitlik durumunu belirten atıf (bağlaç) edatıdır.
Unsâ (أُنْثَىٰ)
İbn Fâris, "e-n-s" kökünün sözlükte "yumuşaklık, zayıflık ve dişilik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ünsâ kelimesinin biyolojik cinsiyet olarak kadını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Erkek veya kadın" (zekerin ev unsâ) formülünün; salih eylemin değerini belirlemede cinsiyetin, bedensel gücün veya dünyevi statünün zerre kadar önemi olmadığını, ilahi terazideki yegane geçerli ölçütün "kalite/salihlik" olduğunu ilan ettiğini söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi Cahiliye dönemi sosyolojisi üzerinden (tarihsel bağlamda) okur. Arap ataerkil sisteminde (ve antik çağların genelinde) kadının hukuki, ahlaki ve teolojik bir fail (özne) olarak neredeyse yok sayıldığı bir dönemde; Kur'an'ın "Erkek olsun, kadın olsun" (min zekerin ev unsâ) şeklindeki bu mutlak eşitlik beyanının, sarsılmaz ve devrimci bir ontolojik eşitleme olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'daki cinsiyet vurgusunu metinsel bir estetikle inceler. Vahyin, manevi sorumluluk ve ahiret mükafatı söz konusu olduğunda ısrarla kadını erkeğin yanına (aynı cümleye) yerleştirmesinin; ahlaki yetkinlikte (salih amel) cinsiyet ayrımcılığını tamamen silen, ruhun ve eylemin evrenselliğine vurgu yapan muazzam bir edebi ve felsefi duruş olduğunu belirtir.
Ve Huve (وَهُوَ)
İbn Fâris, hal/durum bildiren "ve" (vav-ı hâliye) bağlacı ile, eylemi gerçekleştiren öznenin iç dünyasını ve itikadını işaret eden üçüncü tekil şahıs "o" (huve) zamirinin birleşimi olduğunu kaydeder. "O şu durumdayken..." anlamını taşır.
Mu'minun (مُؤْمِنٌ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, emin olmak ve kalbin tasdik etmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "mu'min" kelimesinin, Allah'ın mutlak otoritesine ve varlığına güvenen kişiyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "O mümin olduğu halde" (ve huve mu'minun) zarfının (hâl cümlesinin), salih amelin kabul görmesi için gereken en temel epistemolojik ve psikolojik şartı oluşturduğunu söyler. İçinde iman (tevhid ve ahiret bilinci) barındırmayan bir iyiliğin, felsefi olarak köksüz olduğunu ve ilahi mahkemede ebedi bir karşılık bulamayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu, iman ve salih amel arasındaki bu organik bağı inceler. Kur'an'ın semantik yapısında eylemin (amelin) dışsal bir form, imanın ise o forma hayat veren "içsel dinamik/ruh" olduğunu; "mümin olma durumunun" (ve huve mu'minun), eylemi sıradan bir hümanist iyilikten çıkarıp onu doğrudan ilahi rızaya bağlayan kozmik bir kilit (şart) olduğunu tespit eder.
Fe Ulâike (فَأُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, nedensellik/sonuç bildiren "fa" (işte böylece, bunun üzerine) bağlacı ile, çoğul varlıkları yücelterek işaret eden "ulâike" (işte onlar) zamirinin birleşiminden oluştuğunu; eylemin karşılığını alacak olan o seçkin zümreyi (müminleri) nitelediğini belirtir.
Yedhulûne (يَدْخُلُونَ)
İbn Fâris, "d-h-l" kökünün sözlükte "bir şeyin içine girmek, dahil olmak, katılmak ve dışarının (haric) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formundaki "yedhulûne" (girerler / dahil olurlar) fiilinin, mutlak bir varış ve yerleşme eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "girmek" (duhûl) fiilinin ahiret bağlamında kullanıldığında, geçici bir ziyareti değil, ebedi bir aidiyeti ve sarsılmaz bir ikameti ifade ettiğini söyler.
el-Cennete (الْجَنَّةَ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün sözlükte "bir şeyi örtmek, gizlemek, saklamak ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cennet kelimesinin, ağaçlarının ve bitki örtüsünün sıklığından dolayı toprağı tamamen "örten/gizleyen" tarifsiz güzellikteki ve bereketli bahçeleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, cennet kavramının dünyadaki sıradan bir yeşillik alanı değil; gözlerin görmediği, aklın tahayyül edemeyeceği ve müminlerin salih amelleri karşılığında sonsuza dek kalacakları o mutlak eskatolojik "mükafat yurdunu" temsil ettiğini söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine filolojik analizler yapar. Arapça örtmek (c-n-n) kökünden gelse de; eskatolojik ve teolojik bir terim olarak Cennet kavramının (Cennetü'l-Adn gibi), Aramice ve Süryanicedeki "Ganta/Ginta" (Tanrı'nın korunaklı bahçesi/yurdu) kelimeleriyle çok derin monoteistik Ortadoğu bağları taşıdığını tartışır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, gizlemek" anlamındaki kökten ism-i merre/isim olduğunu; İslami eskatolojide (ahiret inancında) iman edip salih amel işleyenlerin ebedi olarak kalacakları, içinde sayısız nimetlerin ve ilahi rızanın bulunduğu mutlak saadet ve ödül yurdunu ifade ettiğini aktarır.
Yurzekûne (يُرْزَقُونَ)
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün sözlükte "nasip, pay, ihsan, süreli veya süresiz olarak verilen nimet ve rızık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul muzari formdaki "yurzekûne" (rızıklandırılırlar) fiilinin; rızkın insanın kendi çabasıyla kopardığı bir şey olmadığını, doğrudan mutlak cömertlik makamından (Allah'tan) onlara sürekli olarak "ikram edildiğini/verildiğini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramının cennette sadece yiyecek veya içecek (maddi) anlamına gelmediğini; insanın varoluşunu hazza boğan her türlü maddi, manevi, estetik ve entelektüel ilahi ihsanın tamamını kapsadığını söyler.
Fîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris, "içinde, zarfında" anlamına gelen "fî" edatı ile cenneti işaret eden "hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. Rızkın (nimetlerin) mekanını belirtir.
Bi Ğayri (بِغَيْرِ)
İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün "farklı olmak, olmadan, istisna" anlamlarına geldiğini; "bi ğayri" zarfının, eylemin bilinen tüm sınırların ve ölçülerin "dışında / olmaksızın" gerçekleştiğini bildirdiğini kaydeder.
Hısâb (حِسَابٍ)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, hesaplamak, miktarını ve sınırını belirlemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hisâb kelimesinin, rasyonel matematiği, muhasebeyi ve bir şeyin ölçülebilir sınırlarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hesapsızca/Sınırsızca" (bi ğayri hısâb) tamlamasının, cennetteki ilahi lütfun doğasını anlattığını söyler. Kötülüğe verilecek cezanın sadece "misliyle" (milimetrik bir hesapla/denklikle) olacağı ayetin başında belirtilmişken; iyiliğe verilecek olan ödülün tüm beşeri, mantıksal ve matematiksel sınırları (hesabı) yıkarak, tamamen Allah'ın mutlak ve sonsuz keremine/cömertliğine bağlandığını vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "hesapsızlık" (bi ğayri hısâb) kavramını ontolojik bir felsefeyle değerlendirir. Dünyanın dar, ölçülebilir ve rakamlara hapsedilmiş o sefil matematiğine (kapitalizmine/hesabına) karşılık; ahiretteki ilahi lütfun, hiçbir insan aklının kavrayamayacağı, tartıların ve sayıların iflas ettiği o devasa ve aşkın bir varoluşsal "sınırsızlık/sonsuzluk" (hesapsızlık) olduğunu ifade eder. Ebediyet, hesabın (saymanın) bittiği yerde başlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla