Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 30. Ayet

    وَقَالَ الَّـذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâle-lleżî âmene yâ kavmi innî eḣâfu ‘aleykum miśle yevmi-l-ahzâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      30. "İnanan kişi de şöyle dedi: Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felaketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum."

      31. "Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez."

      Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu ilâhî beyanda sanki gizli bir cümle var gibidir, o şunu söylüyordu: Gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâket gününün benzerinin, yani Nuh kavminin, Ad ve Semûd kavminin felâket günleri gibi bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, daha önce geçen şu ilâhî beyanın bağlantısı (sılası) gibidir: "Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?" Bu sözü söyleyen mümin kişi, Hz. Mûsa'nın getirdiği açık seçik delillerle onlara nasihat etmektedir. Şunu da söylemişti: "Adamı, 'Rabb'im Allah'tır' dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabbinizden âyetler getirmiştir". Buna rağmen siz ona uymaktan yüz çeviriyor ve size âyetler getirmeyene tâbi oluyorsunuz. Buradaki, "size Rabb'inizden açık seçik deliller getirdiği halde kendisine uymaktan yüz çeviriyor ve adamı öldürmek istiyorsunuz, sonra da hiçbir delili ve kanıtı olmayanın peşinden gidiyorsunuz" cümlesi onlara karşı getirilen bir delil idi ve yapmak istedikleri eylemde ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini gösteriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Adam yumuşak ve ince bir ifade ile onlara şöyle nasihat ediyordu: "Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allahın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?" En doğrusunu Allah bilir ya, o mümin adam şunu demek istiyordu: Size açık seçik deliller getirdiği halde Mûsaya uymaktan yüz çevirir ve onu öldürürseniz, mutlaka başınıza Allahın azabı ve cezası gelecektir. Allah'ın elçisini haksız yere öldürdüğünüz için o zaman sizi o azaptan kim koruyacak ve size kim yardım edecek?

      Sonra o mümin adam, önceki ümmetlerden peygamberini inkâr edenlerin başlarına gelen felâketleri hatırlatarak onlara nasihat etmeye devam ediyor: Vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Adam diyor ki: Mûsâ aleyhisselâm Allah'ın elçisi olduğuna dair size açık seçik deliller getirdiği ve onun sözlerinde ve davasında doğru söylediği ortaya çıktığı halde ona uymaktan yüz çevirir ve Allah'ın elçisi Mûsâ aleyhisselâmı yalanlarsanız ilâhî cezanın başınıza gelmesinden korkarım. Nitekim Hz. Mûsanın getirdiği açık seçik delillerle doğru söylediğini bildiğiniz halde sizin ona karşı davranışınızda olduğu gibi, sizden önceki gruplar da peygamberlerinin doğru söylediğini açıkça gördükleri halde onları yalancılıkla itham edenlerin ve onlara sizin gibi aynı şekilde karşılık verenlerin başlarına Allah'ın cezası yağmış. En doğrusunu Allah bilir. Sonra burada gruplar anlamına gelen "ahzab" (الْأَحْزَاب) kelimesinden kastedilen kişiler, muhtemelen åyetin devamında açıklandığı gibi Nuh, Åd ve Semûd kavmidir. Onlardan başkalarının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Nuh kavminin, Ad, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Bundan maksat şudur: Nuh kavminin ve ismi geçen diğer kavimlerin yaptıkları gibi yapmayın. Bazıları ise şöyle söyledi: Nuh kavminin ve adı geçen diğer kavimlerin başlarına gelen azabın benzerine uğramayın. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah asla kulları için zulmü istemez. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle en aşağı düzeyde bir ilişki vardır. Onlar şöyle diyorlar: Siz Sünniler diyorsunuz ki: Allah kulların fiillerinden zulüm ve haksızlık türünden olanları yapmalarını dilemiştir. Oysa Allah kulları için zulmü dilemez buyurmaktadır. Ancak incelendiği takdirde bu beyan Mûtezile'nin aleyhinedir. Zira başka bir ayette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor". Cenâb- Hak burada, onların âhirette hiçbir nasiplerinin olmamasını istediğini haber vermektedir. Mütezile'nin iddiasına göre şayet Allah onlardan azabı gerektirecek zulüm fiilini yapmalarını istemese ve buna rağmen onlara azap etseydi, bu azap insanlara zulüm olurdu. Bu da göstermektedir ki Allah onların azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını istemiştir ki, o da zulümdür. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ilahi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, irade, isteyerek fiil yapan her failin sıfatıdır. Cenâb- Hak sanki şunu söylemektedir: Allah kullarına zulmetmez. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez". İkincisi, Cenâb- Hak burada başkasının günahından dolayı kimseyi cezalandırmayacağını, başkasının işlediği suçtan dolayı kimseyi sorgulamayacağını, kimseye hak ettiğinden daha fazla azap etmeyeceğini ve kimsenin yaptığı iyiliğe vereceği sevabı azaltmayacağını haber vermektedir. Nitekim âyette meâlen şöyle buyurur: "Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez". Bu mesele onların zannettiği gibi değildir; Cenâb-ı Hakk'ın kimseye hak ettiğinden fazla ceza vermeyeceğini haber veren buna benzer âyetler oldukça fazladır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâle (وَقَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dedi ki" (kâle) fiilinin bu ayette sıradan bir diyalog olmadığını; Firavun'un tehditkar ve demagojik nutkuna karşı, hakikati savunan mümin adamın argümanını yeni bir tarihsel boyuta taşıyarak söylemini (kavlini) kesintisiz bir direnişle sürdürdüğünü ifade ettiğini söyler.

        Ellezî (الَّذِي)

        İbn Fâris, eril tekil varlıkları nitelemek ve eylemi failine bağlamak için kullanılan ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.

        Âmene (آمَنَ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini tespit eder. İman eyleminin, kalbin hakikati şüphesiz bir şekilde onaylaması olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, iman eyleminin fıtratın gerçeği onaylaması olduğunu söyler. Firavun meclisindeki bu şahıstan "iman eden kişi" (ellezî âmene) olarak bahsedilmesinin; onun artık inancını gizleme (takiye) aşamasını geçip, kimliğini tamamen açık ettiği ve zalim otoriteye karşı ontolojik duruşunu netleştirdiği o cesur kırılma anını temsil ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde iman kavramını inceler. İmanın sadece pasif bir zihinsel kabul olmadığını, Firavun gibi "müstekbir" (kibirli) bir rejimin karşısında açıkça "iman etmenin", otonomi ve sahte tanrılık iddialarını reddeden son derece aktif, dönüştürücü ve ontolojik bir "ilahi güvene sığınma" (security in truth) hali olduğunu tespit eder.

        Yâ (يَا)

        İbn Fâris, Arapçada uzakta olan birine, bir topluluğa veya şiddetle dikkat kesilmesi istenen kişiye seslenmek için kullanılan nida (çağrı/seslenme) edatı olduğunu belirtir.

        Kavmi (قَوْمِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat etmek ve bir gaye etrafında toplanan zümre" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kavim kelimesinin, birbirine asabiyet (kan veya inanç bağı) ile kenetlenmiş topluluğu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavim kavramının toplumun yönetici ve ayakta duran dinamik gücünü anlattığını söyler. Mümin adamın "Ey kavmim" (yâ kavmi) diyerek onlara seslenmesinin; onları ötekileştirmeden, aralarındaki aidiyet bağlarını (soy/ırkdaşlık) kullanarak kalplerini yumuşatmaya çalışan son derece şefkatli ve akılcı bir belagat stratejisi olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabı sosyolojik bir bağlamda değerlendirir. "Ey kavmim" seslenişinin, Firavun'un şahsından ziyade o sistemi ayakta tutan Mısır oligarşisine yönelik olduğunu; mümin adamın, kendi halkının (kavminin) peşinden sürüklendiği o yıkıcı siyasi uçurumu görerek derin bir aidiyet acısıyla (ve kardeşane bir üslupla) o kitleyi rasyonel bir uyanışa davet ettiğini ifade eder.

        İnnî (إِنِّي)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ortadan kaldıran "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile birinci tekil şahıs "ben" (î) zamirinin birleşimidir. Konuşanın, içindeki duyguyu ve tehlikenin ciddiyetini muhatabına mutlak bir kesinlikle bildirme amacı taşıdığını kaydeder.

        Ehâfu (أَخَافُ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün sözlükte "korkmak, endişe etmek, bir zararın veya tehlikenin geleceğinden çekinmek, emniyetin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari formundaki "korkuyorum" (ehâfu) fiilinin, kalpte beliren ve giderek büyüyen o sarsıcı beklentiyi/endişeyi beyan ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, mümin adamın "korkuyorum" demesinin, 26. ayette Firavun'un Mûsâ için söylediği "korkuyorum" (ehâfu) kelimesiyle muazzam bir zıtlık (mukabele) oluşturduğunu söyler. Firavun kendi dünyevi otoritesinin sarsılmasından korkarken; mümin adamın korkusunun şahsi bir menfaat kaybı olmadığını, aksine tamamen fedakarca, kavminin başına gelecek olan o kaçınılmaz ilahi yıkıma (helaka) dair duyduğu derin, şefkatli ve ahlaki bir endişe olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir ıstırap olarak okur. Mümin adamın "korkusunun", kâinattaki şaşmaz adalet yasalarının (sünnetullahın) kibirli toplumları nasıl ezdiğini idrak etmiş bilge bir aklın taşıdığı varoluşsal bir yük olduğunu; hakikate uyanmış bir zihnin, gaflet içindeki toplumuna bakarken yaşadığı o trajik ve acı verici "geleceği görme" hüznünü yansıttığını ifade eder.

        Aleykum (عَلَيْكُمْ)

        İbn Fâris, "üzerine, hakkında, aleyhinde" anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "kum" (sizin) muhatap zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Korkunun (ehâfu) kime yöneldiğini, yani doğrudan "sizin üzerinize / sizin adınıza" endişe edildiğini gösterir.

        Misle (مِثْلَ)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün sözlükte "benzemek, denk olmak, bir şeyin eşdeğeri, emsali ve kopyası" anlamlarına geldiğini tespit eder. Misl kelimesinin, iki durum arasındaki orantısal ve nedensel aynılığı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "benzeri/gibi" (misle) kavramının rastgele bir biçimsel benzerlik olmadığını söyler. "Onların gününün (azabının) bir benzeri" ifadesinin, ilahi adaletteki kusursuz dengeyi işaret ettiğini; geçmiş kavimlerin işlediği inkar suçu ile Mısır oligarşisinin işlediği suç birebir "aynı" (misl) olduğu için, başlarına gelecek olan tarihsel ve eskatolojik helakın da (faturanın da) şaşmaz bir şekilde "aynı/emsal" olacağını vurgular.

        Yevmi (يَوْمِ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "zaman dilimi, gün" anlamlarına geldiğini, burada "o dehşetli gün, azabın ve helakın tahakkuk ettiği vakit" anlamında tarihsel bir kırılma anını işaret ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yevm kavramının sadece 24 saatlik bir döngü değil, geçmiş kavimlerin varlık sahnesinden tamamen silindikleri o büyük "kozmik felaket çağını/vaktini" nitelediğini söyler.

        el-Ahzâbi (الْأَحْزَابِ)

        İbn Fâris, "h-z-b" kökünün sözlükte "bir araya toplanmak, belirli bir inanç, dava veya amaç etrafında sıkıca kenetlenen zümre, fırka, grup ve parti" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ahzâb kelimesinin (hizb kelimesinin çoğulu), genellikle peygamberlere ve ilahi hakikate karşı organize olmuş, düşmanlıkta birleşmiş muhalif koalisyonları ve örgütlü kitleleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ahzâb kavramının, hakkı bastırmak için güç birliği yapan ideolojik ve siyasi cepheleri ifade ettiğini söyler. "Grupların/Toplulukların günü" (yevme'l-ahzâb) tamlamasının; tarihte kendi siyasi asabiyetlerine, kalabalıklarına ve "partilerine" (hizblerine) güvenerek peygamberlerle savaşan ve nihayetinde Allah'ın kahredici gücü (be's) karşısında darmadağın olan o eski "kibirli ittifakları" anlattığını vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Etiyopyaca (Habeşçe) veya Süryanicedeki "askeri birlikler, ordular, siyasi fraksiyonlar" anlamındaki askeri/dini terminolojiyle akraba olabileceğini tartışır. Kur'an'ın "Ahzâb" kelimesini kullanarak, onu Ortadoğu'nun monoteistik geleneğinde vahye karşı savaş açan tarihsel ve eskatolojik (yıkılmış) "karanlık koalisyonlar" (confederates) için özel bir teolojik terime (terminusa) dönüştürdüğünü iddia eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi Mısır aristokrasisine yönelik tarihsel bir ayna olarak okur. Mümin adamın "Ahzâbın (o eski koalisyonların) gününün/felaketinin" bir benzerinden korkuyorum demesinin; Firavun'un etrafında kenetlenen Hâmân, Kârûn ve sihirbazlardan oluşan Mısır'ın o devasa "hizbine/koalisyonuna" karşı yapılmış muazzam bir tarihsel tehdit olduğunu; "Sizin bu ittifakınız da tarihteki o zalim ittifaklar gibi tuzla buz olacaktır" şeklindeki o şaşmaz determinizmi (sünnetullahı) ifade ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "grup, fırka" anlamındaki h-z-b kökünden çoğul olduğunu; Kur'an kelâmında hakikate karşı düşmanlıkta birleşen, peygamberleri yalanlamak için aralarında askeri, siyasi veya ideolojik ittifak kuran (ve helak edilen) geçmiş toplumları ifade eden temel bir isimlendirme olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X