وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلاً اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
"Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: Adamı, 'Rabb'im Allah'tır' dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz."
Firavun ailesinden bir kişi şöyle dedi. Bu cümlenin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, adam görünüşte Firavun'un ailesinden idi, çünkü imanını gizliyordu, onlara göre zâhirde onun ailesindendi. Ancak o adam hakikatte Firavun'un ailesinden değildi, ancak Mûsa'nın ailesindendi ve ona tâbi idi, çünkü Mûsa'ya tabi olmuş ve Firavun'a tâbi olmaktan vazgeçmişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, adam Firavun'un ailesinden idi, yani nesep itibariyle onun soyundandı, çünkü onun Firavun'un amcasının oğlu olduğuna dair bir rivayet vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Can Korkusuyla İmanını Gizlemek
İmanını gizliyordu; çünkü canından korkuyordu. Buna göre kendi milletinin yaptıklarına muhalif olduğu için öldürülmekten endişe eden biri, canından korktuğu için bu düşüncesini gizleyebilir. Onların yaptıklarını uygun gördüğünü açıklamadan durumunu gizlemeye gücü yeterse, yaptıklarını uygun gördüğünü de açıklamaz. Küfrünü açıklamaya zorlanan insanın durumu da böyledir, kendisinden istenen inkâr sözünü (küfür kelimesini) telaffuz etmemeye gücü yeter ve bunu yapmadığı takdirde öldürülmez ise küfür sözünü telaffuz etmesi caiz değildir. Eğer buna gücü yetmezse, o zaman küfür sözünü telaffuz edebilir. Açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerîme de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'im Allah'tır dediği için onu öldürecek misiniz? Bu ilâhî kelâm, o kişinin canından korktuğu için imanını gizlediğini haber vermektedir. Allah'ın elçisi Mûsâ aleyhisselâmın öldürülmesinden korktuğu zaman, içinde gizlediği endişeyi açıklamıştı. Her ne kadar içindekini açıklamakta kendi hayatının tehlikeye girme riski bulunsa da, peygamberlerden biri kurtuluş ümidinden hareketle bunu açıklamıştı. Aynı şekilde içindekini açıklamakta can tehlikesi bulunsa dahi, onu açıkladığı takdirde Allah'ın elçilerinden birinin hayatını kurtarma ümidi, birtakım delillerle bu cinayeti önleme ve o peygamberi ölümden kurtarma ihtimali varsa, gizlediği endişeyi gizlemeye devam etmesi caiz değildir. Bundan dolayıdır ki Mekkeliler Resûlullah'ı öldürmek istediklerinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) kendini ortaya attı ve daha önce imanını gizleyen adamın söylediği Rabb'im Allah'tır dediği için onu öldürecek misiniz? sözünü söyledi. İşte bu âyet-i kerîme Resûlullah'a o zaman indi, daha önce değil. En doğrusunu Allah bilir.
Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir. Yani size onu, Mûsâ aleyhisselâmın kendisinin uydurmadığını, aksine Allah'tan gelen âyetler olduğunu gösteren birtakım açıklamalar getirmiştir. Bu âyetler, onun söylediklerinin ve davasının doğru olduğunu göstermektedir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Yani, eğer o sizi inanmaya davet ettiği peygamberlik davasında yalan söylüyorsa, yalanı kendi aleyhinedir, yalanının günahını siz değil kendisi yüklenecektir. Fakat söyledikleri ve iddiası doğru ise o zaman sizi uyardığı tehditlerin bir kısmı mutlaka başınıza gelir. Hiç şüphesiz o mümin adam, Hz. Músa'nın söylediklerinin doğru ve hak olduğunu biliyordu, ancak o milletin içinde bulunduğundan dolayı, Hz. Mûsa'nın öldürülmesine engel olmak için onların iddialarını da dikkate alarak böyle söylemişti.
Burada problem, adamın Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir sözündedir. Rivayet edildiğine göre Hz. Müsa'nın kavmini uyardığı şeylerden bir kısmı başlarına gelmişti. Ancak bir peygamber kavmini bir konuda uyarmışsa, onun tamamı başlarına gelir. Dolayısıyla peygamberlerin haber verdiklerinin aksine bir durumun meydana gelmesi veya söylediklerinden daha az bir musibetin gelmesi caiz değildir. Fakat bu ilahi beyanda, Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir denilmektedir. Bu durumda, farklı ihtimalleri dikkate alarak yorumlamak gerekir. Birincisi, Hz. Músa'nın onları uyarması, dünyada ve âhirette başlarına gelecek olan azaba karşı idi. Adamın, Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir sözü ise bu uyarıdan maksadın dünyada başlarına gelecek olan musibet anlamındadır. Ahirette başlarına gelecek olan musibet konusundaki uyarısını ise başka bir zamanda, ahiret gününde göreceklerdir. Dünyada onların başına gelenler, o uyarının sadece bir kısmıdır. Yapılan uyarı ise, dünyada ve ahirette başlarına gelecek olan musibetlerle ilgili idi. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, muhtemeldir ki Hz. Mûså onları farklı musibetlerle uyarmıştı, bunlardan bazılarının da başlarına gelmişti; mesela tufan, çekirge istilası, haşarat, kurbağalar, kan ve benzer ifadeler gönderilmişti. Yaptığı uyarının bir kısmı da onların helåk edilmeleriydi. Bu durumda onlara sanki şunu söylemektedir: O uyarıların pek çoğu başınıza geldi, size yaptığı uyarıların diğer kısmı olan helâk edilmeniz de gelecektir. Bunu da sakındırmakta mübalağa mânasına gelmek üzere söylemiştir. Yapılan uyarılardaki azaplardan bir kısmı başlarına geldiğine göre onun uyarısı yalan değildir. Öyleyse Hz. Mūsa'nın uyarısının diğer kısmı olan helåk edilmeniz nasıl yalan olur? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncüsü, buradaki bir kısmı sözcüğü ile tamanı murat edilmiş olabilir. Çünkü bir kısmı ifadesiyle helâki murat etmiştir, helåk olmak uyarının en son kısmıdır, dolayısıyla üstteki de bu hükme girer. Çünkü çeşitli azaplarla uyardığında helâk etmek de o azap çeşitlerine girer. Helâk, uyarının en son noktasıdır. Çünkü dünyada helâk olmaktan büyük bir azap yoktur. Dünyadaki diğer azap çeşitleri ise helâk olmadan önce görülür. Eğer âyet-i kerîmede helåk edilmek murat edilmiş ise ondan önceki azap çeşitleri de bu ifadeye dâhil kabul edilir. Bu durumda bir kısmı ifadesiyle tamamı kastedilmiş demektir. Çünkü diğerleri olmadan helâk da olmaz. İşte bundan dolayı Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir demişti. Yani sizi uyardığı şeylerin hepsi başınıza gelecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb- Hak aşırılığı ve yalancılığı tercih edeceğini bildiği kimseleri doğru yola ulaştırmaz. İkincisi, iradesini kullanacağı zaman aşırılık ve yalancılık istikametinde kullanan kimseyi doğru yola ulaştırmaz.
Yorumu Yorumla
-
Ve Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek, söz söylemek ve beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dedi ki" (kâle) fiilinin burada sıradan bir konuşma eylemi olmadığını, Firavun'un o korkunç ölüm tehdidi ve devlet terörü karşısında, hakkı haykırmak üzere ortaya çıkan "cesur ve rasyonel bir savunu" (müdafaa) beyanı olduğunu söyler.
Raculun (رَجُلٌ)
İbn Fâris, "r-c-l" kökünün sözlükte "yaya yürümek, ayak, sağlamlık ve bir işte sebat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Racul kelimesinin, biyolojik bir erkeklikten ziyade, "kendi ayakları üzerinde durabilen, irade sahibi, cesur ve olgun şahsiyet" anlamını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "racul" kavramının rüculiyet (adamlık/mertlik) vasfını nitelediğini söyler. Kur'an'ın bu şahsın ismini veya makamını değil de doğrudan "bir adam" (racul) olmasını öne çıkarmasının; onun zorbalık karşısında sergilediği şahsiyetli duruşa, ahlaki olgunluğa ve korkusuzluğa (mertliğe) yönelik muazzam bir ontolojik vurgu olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı varoluşsal bir direniş öznesi olarak değerlendirir. Bütün bir devlet aygıtının (oligarşinin) dilsiz şeytanlar gibi Firavun'un cinayet kararına boyun eğdiği bir mecliste; içlerinden "bir adamın" (raculun) ayağa kalkarak aklı ve vicdanı temsil etmesinin, bireyin (şahsiyetin) yığınlara karşı ontolojik zaferini resmettiğini belirtir.
Mu'minun (مُؤْمِنٌ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, sükunet bulmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i fâil formundaki "mu'min" kelimesinin, kalbindeki şüpheleri atıp mutlak hakikate güvenen ve onu onaylayan kişiyi nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, iman eyleminin fıtratın gerçeği onaylaması olduğunu söyler. "Mümin bir adam" (raculun mu'minun) tamlamasının, o şahsın cesaretinin kaynağını (epistemolojik zeminini) deşifre ettiğini; bu kişinin Firavun'dan korkmamasının sebebinin, kalbini Firavun'dan çok daha büyük ve mutlak bir otoriteye (Allah'a) güvenerek (iman) sabitlemiş olmasından kaynaklandığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde iman kavramını inceler. İmanın sadece pasif bir zihinsel kabul olmadığını, Firavun gibi "müstekbir" (kibirli) bir rejimin tam kalbinde yeşerdiğinde, bunun doğrudan doğruya statükoyu reddeden, son derece aktif, dönüştürücü ve ontolojik bir "güvenlik/başkaldırı" (security in truth) hali olduğunu tespit eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, aidiyet, içinden olma veya bir parçası (teb'îz) olma durumu bildiren harf-i cer olduğunu belirtir.
Âli (آلِ)
İbn Fâris, "e-v-l" kökünün sözlükte "bir şeyin aslına dönmesi, varıp dayanacağı yer, idare etmek, başa geçmek ve soyluluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âl kelimesinin, sıradan bir kalabalığı değil; bir lidere veya merkeze kan bağıyla, inançla veya siyasi bir ittifakla sıkı sıkıya bağlı olan, kader birliği yapmış "seçkin maiyeti, hanedanı ve takipçileri" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, âl kavramının kelime olarak "ehl" (aile/halk) sözcüğünden dönüştüğünü, ancak dilde sadece çok önemli, şerefli veya nüfuzlu şahsiyetlerin etrafındaki zümreler için (Âl-i İbrahim, Âl-i Firavun gibi) kullanıldığını söyler.
Fir'avne (فِرْعَوْنَ)
İbn Fâris, bu ismin dildeki kalıplara uymayan yabancı (a'cemî) bir kraliyet unvanı olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Eski Mısırca "Pr-Aa" (Büyük Saray) tabirine dayandığını tartışır. Ayette "Firavun'un âlinden/hanedanından" (min âli Fir'avne) ifadesinin kullanılmasının; mümin adamın dışarıdan gelen bir köle (İsrailoğlu) olmadığını, bizzat sarayın içinden, devletin en üst düzey bürokrasisinden ve Firavun'un kendi aristokratik/akraba çevresinden biri olduğunu gösterdiğini iddia eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu durumu Mekke'nin siyasi sosyolojisi üzerinden okur. Firavun'un en yakın çevresinden birinin (âl-i Firavun) muhalif olarak ayağa kalkmasının; Hz. Muhammed'in tebliğine karşı Kureyş'in en elit tabakasından, Ebu Talib gibi himaye edenlerin veya doğrudan o soylu kabilelerin (Haşimoğulları/Mahzumoğulları) içinden çıkıp imanı savunan şahsiyetlerin tarihsel bir yansıması (tipolojisi) olduğunu ifade eder.
Yektumu (يَكْتُمُ)
İbn Fâris, "k-t-m" kökünün sözlükte "bir şeyi örtmek, gizlemek, saklamak ve sır tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) formundaki "yektumu" (gizliyor/saklıyor) eyleminin, kişinin sahip olduğu bir gerçeği, dış dünyanın tehditlerinden korumak amacıyla kendi içinde bilinçli bir şekilde örtülü tutması eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ketm eyleminin, gerçeği inkar etmek (küfür) olmadığını; aksine gerçeği korumak için uygulanan bir muhafaza yöntemi olduğunu söyler. "İmanını gizleyen" (yektumu îmânehu) tanımının, o şahsın iki yüzlü (münafık) değil, zalim bir rejimin içinde stratejik olarak tevhidi kalbinde saklayan son derece zeki ve tedbirli bir mümin olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi "takiye" ve güvenlik stratejisi bağlamında inceler. Firavun gibi kan dökücü bir istihbarat ve terör devletinde; saray bürokrasisi içindeki bir müminin imanını o güne kadar "gizlemiş olmasının" (yektumu), inancın yaşatılması için ontolojik bir zorunluluk olduğunu; ancak masum bir elçinin (Mûsâ'nın) öldürülmesi söz konusu olduğunda, bu gizliliğin (ketm) kırılarak aktif bir müdafaaya dönüştüğünü ifade eder.
Îmânehu (إِيمَانَهُ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünden türeyen "iman" eylemi ile "hu" (onun) zamirinden oluştuğunu; inancın doğrudan kişinin kalbine ait o mahrem alanı işaret ettiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, insanın iç dünyasındaki bu durumu ontolojik bir gerilim olarak okur. "İmanını gizleyen adam" tasvirinin, Kur'an'ın insan psikolojisine dair sunduğu muazzam bir sahne olduğunu; dışarıda putperest (veya seküler) bir devlet aygıtının çarkları dönerken, o çarkların içindeki bir adamın kalbinde (içselliğinde) evrenin mutlak yaratıcısına yönelik kopmaz bir "iman/güven" taşımasının, yeryüzündeki en sarsıcı varoluşsal paradokslardan (ve zaferlerden) biri olduğunu tespit eder.
E Taktulûne (أَتَقْتُلُونَ)
İbn Fâris, soru edatı "e" (mı/mi) ile "k-t-l" (öldürmek, şiddet, can almak) kökünün çoğul muzari yapısından oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Siz öldürecek misiniz?" (E taktulûne) sorusunun, bilgi almak için sorulan bir soru değil, "inkârî ve kınayıcı" bir istifham (istifham-ı tevbihî) olduğunu söyler. Mümin adamın bu sorusuyla; devletin şiddet kararının ne kadar mantıksız, vahşi ve hukuki dayanaktan yoksun bir zorbalık olduğunu Firavun meclisinin yüzüne doğrudan çarptığını vurgular.
Raculen (رَجُلًا)
İbn Fâris, "r-c-l" kökünden türeyen "adam/kişi" anlamına gelen kelimedir.
Râgıb el-İsfahânî, "Bir adamı mı öldürüyorsunuz?" cümlesindeki nekra (belirsiz) formun, Mûsâ'nın şahsiyetindeki masumiyete dikkat çektiğini söyler. Sadece kendi inancını dile getiren tek bir adama karşı, koskoca bir devlet aygıtının ölüm emri çıkartmasındaki o devasa orantısızlığı ve korkaklığı gözler önüne serdiğini belirtir.
En Yekûle (أَنْ يَقُولَ)
İbn Fâris, sebep/gerekçe bildiren "en" (diye, -mesinden dolayı) edatı ile "k-v-l" (söylemek) eyleminin birleşiminden oluştuğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Sadece 'diyor' diye" (en yekûle) formülünün muazzam bir mantıki savunma olduğunu söyler. Ortada devlete yönelik silahlı bir isyan, hırsızlık veya fesat yokken; sadece düşüncesini ve inancını (sözünü) ifade eden birinin katline ferman çıkarılmasının, tiranlığın düşünce ve ifade (kavl) karşısındaki ontolojik tahammülsüzlüğünü ifşa ettiğini vurgular.
Rabbiye (رَبِّيَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden ve yöneten" anlamlarına geldiğini, "î/ye" (benim) zamiriyle mutlak itaatin nereye yapıldığını işaret ettiğini belirtir.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan ve kâinatı yaratan mutlak otoritenin has ismidir.
Arthur Jeffery, bu söylemin Ortadoğu teolojisindeki yerine dikkat çeker. "Benim Rabbim Allah'tır" (Rabbiyellâh) cümlesinin, Firavun'un "Enâ rabbukumu'l-a'lâ" (Sizin en yüce Rabbiniz benim) şeklindeki pagan ve politik tanrılık iddiasını temelinden yıkan, mülkü sadece ve sadece göklerin Rabbine hasreden devrimci bir tevhidi manifesto olduğunu iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin uluhiyet ve rububiyeti kendisinde toplayan en yüce makam olduğunu; Mûsâ'nın bu sözünün (Rabbim Allah'tır), İslam akaidinde şirke karşı tevhidin en yalın, en cesur ve en temel özeti olduğunu aktarır.
Ve Kad (وَقَدْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile eylemin kesinliğini, gerçekleşmiş olduğunu ve mazeretleri ortadan kaldırdığını bildiren "kad" (muhakkak ki, oysa) edatının birleşimidir.
Câekum (جَاءَكُمْ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak" anlamlarına geldiğini; failin doğrudan muhataplara (kum/size) doğru yaptığı yönelişi bildirdiğini kaydeder.
Bi'l Beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık, iki şeyin arasının açılması ve gerçeğin berraklığa kavuşması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Beyyine kelimesinin (çoğulu beyyinât), hakkı yalandan ayıran kesin kanıtı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mümin adamın savunusundaki "Size apaçık delillerle (beyyinât) geldiği halde" cümlesinin, argümanın ikinci ayağı olduğunu söyler. Bir adamı sadece inancı yüzünden öldürmenin zulüm olduğunu belirttikten sonra; üstelik o inancın boş bir iddia olmadığını, akla ve gözlere hitap eden inkarı imkansız ilahi kanıtlarla (mucizelerle) desteklendiğini hatırlatarak Firavun meclisini rasyonel bir köşeye sıkıştırdığını vurgular.
Min Rabbikum (مِنْ رَبِّكُمْ)
İbn Fâris, "den/dan" edatı ile "sizin Rabbiniz" tamlamasından oluştuğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, mümin adamın tıpkı Mûsâ gibi, "Sizin Rabbinizden" (min Rabbikum) diyerek Firavun'un ve meclisinin sahte tanrılık illüzyonlarını paramparça ettiğini; o delillerin (beyyinâtın), kendi uydurdukları Mısır panteonundan değil, evrenin ve bizzat o meclistekilerin (kum/sizin) asıl yaratıcısından ve efendisinden geldiğini yüzlerine sarsıcı bir dille çarptığını ifade eder.
Ve İn (وَإِنْ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile, bir ihtimali, varsayımı veya mantıksal bir şartı başlatan "in" (eğer, şayet) edatının birleşimi olduğunu belirtir.
Yeku (يَكُ)
İbn Fâris, "k-v-n" (var olmak, olmak) kökünden muzari şart fiili olan "yekûn" kelimesinin sonundaki "nûn" harfinin düşmüş hali (yeku) olduğunu belirtir.
Kâziben (كَاذِبًا)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğrunun zıddı olarak yalan söylemek, asılsız beyanda bulunmak" anlamına geldiğini tespit eder. Kâzib kelimesinin (yalan söyleyen) eylemin faili olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Eğer o bir yalancıysa" (ve in yeku kâziben) formülünün, mümin adamın kimliğini hala gizlemeye devam ederek (tarafsız görünerek) kurduğu muazzam bir mantık ve diyalektik sanatı olduğunu söyler. Karşısındaki kudurmuş tiranlığı sakinleştirmek için, farazî (varsayımsal) olarak onların "yalancı" iddiasını kabul edip argümanı oradan kurmaya başladığını vurgular.
Fe Aleyhi (فَعَلَيْهِ)
İbn Fâris, nedensellik/sonuç bildiren "fa" (öyleyse/o halde) bağlacı ile "aleyh" (onun aleyhine, onun üzerine) edatının birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Kezibuhu (كَذِبُهُ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünden türeyen yalan eylemi ile "hu" (onun) zamirinin birleşimidir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu rasyonel savunmayı ontolojik bir mantık (kıyas) olarak okur. "Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir" (fa aleyhi kezibuhu) cümlesinin; yalanın er ya da geç evrensel yasalara çarpıp kendi sahibini imha edeceği ilkesini (hakikatin determinizmini) barındırdığını ifade eder. Mümin adamın meclise: "Onu öldürerek kahraman yapmanıza gerek yok, yalan zaten doğası gereği fiyaskoyla sonuçlanır, kendi yalanında boğulur" şeklinde bir devlet aklı ve pragmatizm dersi verdiğini belirtir.
Ve İn (وَإِنْ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile şart edatı "in" (eğer, şayet) birleşerek argümanın ikinci ve asıl tehlikeli ihtimalini (şıkkını) başlattığını kaydeder.
Yeku (يَكُ)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak) kökünden kısaltılmış muzari şart fiili olduğunu belirtir.
Sâdikan (صَادِقًا)
İbn Fâris, "s-d-k" kökünün sözlükte "yalanın (kizb) zıddı olarak doğru söylemek, hakikate uygun konuşmak, söz ile özün bir olması ve sağlamlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sâdık kelimesinin, sözünde ve davasında haklı olan kişiyi nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, sıdk kavramının sadece bir cümle kurmak değil, ontolojik bir tutarlılık olduğunu söyler. "Ya eğer doğru sözlüyse?" (ve in yeku sâdikan) sorusunun, mümin adamın argümanındaki asıl vurucu darbe olduğunu; bu ihtimalin, Firavun ve meclisinin içine reddedemeyecekleri devasa bir eskatolojik ve siyasi şüphe tohumu (korku) ektiğini vurgular.
Yusıbkum (يُصِبْكُمْ)
İbn Fâris, "s-v-b" kökünün sözlükte "hedefi vurmak, bir şeye isabet etmek, yağmurun inmesi ve doğru/yerinde olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "isâbet" (yusıbkum / size isabet eder/vurur) fiilinin, failin (azabın) muhatabı kaçılması imkansız bir şekilde tam merkezinden vurmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Size isabet eder" eyleminin, ilahi tehdidin sıradan bir sözleşme ihlali değil, hedefini şaşırmayan kozmik bir ok (azap/yıkım) gibi doğrudan Firavun'un saltanatını paramparça edeceğini anlattığını söyler.
Ba'du (بَعْضُ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün sözlükte "bir bütünün parçası, cüzü, bir kısmı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bütünün (küll) zıddı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mümin adamın belagat sanatını över. "Eğer doğru sözlüyse, size vaat ettiklerinin (azabın) hepsi değil de, sadece 'bir kısmı/bazısı' (ba'du) bile isabet etse helak olursunuz" şeklindeki yumuşatılmış ama son derece ezici bir tehdit kalıbı kullandığını; bu "bir kısmı" ifadesinin bile o ilahi tehdidin ne kadar korkunç olduğunu kanıtladığını vurgular.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris, eril tekil ilgi zamiri (ism-i mevsul) olduğunu ve isabet edecek olan nesneyi/durumu nitelediğini belirtir.
Yeıdukum (يَعِدُكُمْ)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünün sözlükte "söz vermek, geleceğe dair bir teminatta bulunmak, iyilik (va'd) veya kötülük (va'îd) vadetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Size tehdit ettiği/vadettiği" (yeıdukum) fiilinin, Mûsâ'nın Firavun rejimine yönelik o keskin ilahi uyarılarını ve helak fermanını nitelediğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "va'd" ve "va'îd" eylemlerini eskatolojik bir gerçeklik olarak inceler. Elçinin "söz vermesinin/tehdit etmesinin", siyasi bir şantaj olmadığını, kâinatın ahlaki yasalarının (sünnetullahın) o kibirli rejim üzerinde adım adım nasıl işleyeceğini gösteren sarsılmaz bir "ilahi determinizm" okuması olduğunu tespit eder.
İnnallâhe (إِنَّ اللَّهَ)
İbn Fâris, tekit edatı "inne" ve mutlak otoritenin ismi "Allah" lafzının birleşimiyle, söylenenlerin boş bir tartışma olmadığını, evrenin asıl sahibinin (kanun koyucunun) koyduğu değişmez kuralı ilan ettiğini belirtir.
Lâ Yehdî (لَا يَهْدِي)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "rehberlik etmek, yol göstermek, hedefe ulaştırmak ve önden gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Olumsuzluk edatı (lâ) ile "hidayet etmez, doğru yola iletmez, başarılı kılmaz" anlamını taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının Allah'ın lütfuyla insanı gerçeğe (Hakka) bağlaması olduğunu söyler. "Allah hidayet etmez" (lâ yehdî) fiilinin; Allah'ın zalimce bir kader yazması değil, bizzat kulun kendi iradesiyle hidayet yollarını tıkaması sebebiyle (israf ve yalan) ilahi rehberliğin ve yardımın (tevfik) o kuldan tamamen kesilmesi (ontolojik mahrumiyet) olduğunu vurgular.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, burada "o kimseler ki" anlamını taşıyan ilgi edatı (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (o) zamiri olduğunu ve asıl nitelenecek özneleri işaret ettiğini kaydeder.
Musrifun (مُسْرِفٌ)
İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte "bir işte haddi aşmak, sınırı geçmek, ölçüyü kaçırmak, cahillik etmek ve israf etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "musrif" kelimesinin, ahlaki, yasal veya inançsal sınırları pervasızca ihlal eden, fıtratındaki potansiyeli (ömrü/aklı) heder eden taşkın kişiyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "israf" kavramının sadece para harcamak (ekonomi) olmadığını; inançta israfın küfür/şirk, ahlakta israfın zulüm/katliam olduğunu söyler. Firavun'un "müsrif" (haddi aşan) bir rejim olduğunu; masum bebekleri öldürmenin, ilahlık iddia etmenin ve mucizeleri reddetmenin, ontolojik sınırları (haddi) yıkan en büyük "israf" durumu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde israf kavramını inceler. Müsrif aklın, evrendeki ilahi ölçüyü (kader/mizan) tanımayan, kendi hevâsına göre kural koyan ve bu sebeple varoluşsal rotasından (hidayetten) mecburen sapan (lâ yehdî) karanlık ve taşkın bir psikolojik profil olduğunu tespit eder.
Kezzâb (كَذَّابٌ)
İbn Fâris, "k-z-b" (yalan söylemek) kökünden mübalağa (aşırılık) vezninde türetildiğini; "sürekli yalan söyleyen, hakikati arsızca çarpıtan ve yalanı karakter edinen sahtekar" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mümin adamın konuşmasının sonundaki bu muazzam kelime oyununa dikkat çeker. Firavun oligarşisi 24. ayette Mûsâ'ya "kezzâb" (yalancı) iftirasını atmışken; mümin adam ustaca bir manevrayla bu kelimeyi alıp evrensel bir ilkeye ("Allah haddi aşan hiçbir 'kezzâbı' hidayete erdirmez") dönüştürerek, asıl "aşırı yalancıların" ve hidayetten mahrum olanların Mûsâ değil, doğrudan doğruya Firavun ve onun sahte mülkü olduğunu (üstu kapalı ama çok sert bir şekilde) o meclisin suratına çarptığını vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla