رَبَّنَا وَاَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: salihler, mümin 8, mümin suresi, mümin suresi 8. ayet, adn cenneti, aile, adn, aden, rab, aziz, cennet, salih, iman, güven
-
"Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vadettiğin adn cennetlerine kabul buyur. Kuşkusuz sen sınırsız izzet ve hikmet sahibisin."
Rabb'imiz! Onları vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur. Bu ilâhî beyanın da farklı mânalarda yorumlanması mümkündür. Birincisi, buradaki våd bütün müminler içindir; onlar bu vådde hususiyet ihtimali bulunduğundan dolayı bir kavmi işaret yoluyla ve bizzat tayin ederek bu vâdin içine dâhil etmesini Allah'tan istediler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlara, bu vâdi hak edecek vesileler ve amellerle hayatlarını tamamlamalarını nasip etmesini Allah'tan istediler. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah bu vadi onların istemeleri şartıyla kendilerine vermiş olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle bu şartın, yani onların istemelerinin vuku bulacağını biliyordu, bundan dolayı onlara bunu vådetmişti. Bu gibi haller caizdir. Nitekim Cenab-ı Hak meålen şöyle buyurmuştur: "Bu, Rabb'inin, gerçekleşmesi istenen bir vådidir". Allah ancak onların isteği üzerine bunu vådetmektedir. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın takdiri ve uygulaması, insanlar Allah'tan istedikleri zaman onlara azap etmeyeceğine ve insanların da isteyeceklerini bildiğine dayanmaktadır. Bu mânaya işaret eden bir hadiste Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadaka ömrü uzatır". Aslında Allah'ın ezeldeki takdiri, sadakanın verileceği, ancak sadaka vermeyeceği bilinse dahi ömrünün uzun olacağı idi. Fakat şarta bağlanan bir hükmün, şart yerine getirildiği takdirde gerçekleşeceğine, şart yerine getirilmezse gerçekleşmeyeceğine dair kullar hakkında söz konusu olan hükmün Allah hakkında düşünülmesi caiz değildir. İnsanların o şeyin neticesini önceden bilmeleri söz konusu değildir, fakat Allah bütün sonuçları bilmektedir. Dolayısıyla o şart olmasa dahi onun nasıl sonuçlanacağını Cenab- Hak bilmesine rağmen, sözü edilen o şartın yerine getirileceği bilindiği için Allah'ın ezelde şarta bağladığı bir hükmün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ayetin zahiri ise Allah onları cennete sokacağını vâdettiği zaman, bunun mutlaka gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Bu gibi durumlarda vådi tasdik etmek ve caymaktan kaçınmakla ilgili bir talep mânası akla gelmekte ise de bu ilâhî beyan hakkında böyle bir talep mânası anlamsızdır. Ayet, bizim söylediğimiz mânaya gelmektedir.
Atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanlar... Söylediğimiz gibi melekler, o vâde bunların da dâhil edilmelerini istemişlerdi.
Yorumu Yorumla
-
Rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden ve bir şeyi kademe kademe olgunluğa eriştiren" anlamlarına geldiğini belirtir. Rab isminin, varlığı her an gözetip yöneten makamı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabbimiz" (Rabbenâ) nidasının, meleklerin Allah'ın mutlak otoritesini ve şefkatini itiraf ettikleri edepli bir yakarış olduğunu söyler. Meleklerin, müminler için yaptıkları şefaat duasına (7. ayetten devamla) yine bu aidiyet ve terbiye edici merhamet vasfını çağırarak devam ettiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Rab kelimesini Allah-kök ilişkisindeki en temel dinamik bağ olarak inceler. Meleklerin bu kelimeyle duaya başlamasının, yeryüzündeki müminler ile gökyüzündeki melekler arasında "aynı Rabbin kulları olma" ekseninde kurulan muazzam bir ontolojik ve teolojik dayanışmayı ifade ettiğini tespit eder.
Ve Edhılhum (وَأَدْخِلْهُمْ)
İbn Fâris, "d-h-l" kökünün sözlükte "bir yere girmek, nüfuz etmek, dışarıda olmanın (huruç) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "idhâl" eyleminin, bir kimseyi dışarıdan alıp içerideki bir mekana, korunaklı bir alana veya yeni bir duruma yerleştirmek (girdirmek) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Onları girdir/yerleştir" (edhılhum) fiilinin, salt mekansal bir yer değiştirme olmadığını söyler. Ahiret bağlamında bu eylemin, kişiyi azap korkusundan ve mahşer dehşetinden çekip çıkararak, doğrudan ilahi lütfun ve güvenliğin merkezine (cennete) "kabul etme" işlemi olduğunu vurgular.
Cennâti (جَنَّاتِ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cennet kelimesinin, ağaçlarının sıklığı ve dallarının gürlüğü sebebiyle toprağı görünmeyecek şekilde örten, gölgelik ve gizli bahçeleri nitelediğini belirtir. Çoğul formdaki (cennât) kullanımının, bu bahçelerin tek tip değil, çeşitli derecelere ve sınırsız genişliğe sahip olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, cennet kavramının dünyevi algılardan gizlenmiş (c-n-n) eskatolojik (ahirete dair) mutlak mükafat yurdunu temsil ettiğini söyler. İçindeki nimetlerin dünyadayken gözle görülememesi ve aklın sınırlarını aşan bir örtülülük (gayb) barındırması sebebiyle bu ismin verildiğini vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Kuzeybatı Sami dillerindeki dini literatürle akraba olduğunu tartışır. Süryanice ve Aramicedeki "ganta/gannatha" (kutsal bahçe/cennet) kelimesiyle aynı kökten gelen bu sözcüğün, İslam öncesi monoteistik gelenekteki ahiret ve ödül tasavvurunu Kur'an'ın kendi eskatolojik sistemine taşıdığını iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, gizlemek" anlamındaki kökten geldiğini; İslami akaidde iman edip salih amel işleyenlerin ahirette sonsuz bir mutluluk içinde yaşayacakları, ağaçlarla ve nehirlerle süslenmiş ebedi lütuf yurdunu ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.
Adnin (عَدْنٍ)
İbn Fâris, "a-d-n" kökünün sözlükte "bir yerde temelli kalmak, yerleşmek, maden ve bir yerden ayrılmamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Adn kelimesinin, geçici bir konaklama değil, kalıcılığın ve ebedi ikametin (sabitliğin) mutlak sembolü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Adn cennetleri" tamlamasındaki "adn" (ikamet/süreklilik) vasfının, oradaki nimetlerin asla tükenmeyeceğini ve o yurda girenlerin oradan asla çıkarılmayacaklarını ontolojik olarak garantileyen bir ebediyet mührü olduğunu söyler.
Theodor Nöldeke, Adn kelimesinin kökenini araştırırken İbranicedeki "Eden" (zevk, haz, kutsal bahçe) kavramıyla olan açık tarihsel ve teolojik bağına dikkat çeker. Kur'an'ın bu köklü kelimeyi alarak, Arapça "ikamet/sabitlik" köküyle (a-d-n) harmanladığını ve onu ebedi mükafatın en üst derecesini niteleyen esrarengiz ve güçlü bir isme dönüştürdüğünü iddia eder.
Elletî (الَّتِي)
İbn Fâris, müennes (dişil) tekil varlıkları nitelemek ve cümleyi kendisinden sonrakine bağlamak için kullanılan ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Cennât (cennetler) kelimesinin akılsız çoğul olması sebebiyle gramer olarak müennes tekil (elletî) hükmünde bağlandığını kaydeder.
Vaadtehum (وَعَدْتَهُمْ)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünün sözlükte "söz vermek, geleceğe dair bir teminatta bulunmak ve vaat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, va'd kelimesinin Kur'an'da genellikle iyilik ve mükafat sözü vermek için (şerr için ise va'îd) kullanıldığını söyler. "Onlara vaat ettiğin" (vaadtehum) fiilinin, meleklerin duasında hukuki bir zemin oluşturduğunu; müminlerin cennete girişinin tesadüfi bir lütuf değil, bizzat Allah'ın kendi zatı üzerine aldığı değişmez, kesin ve hak edilmiş (iman karşılığı) bir ilahi taahhüt (sözleşme) olduğunu vurgular.
Ve Men (وَمَنْ)
İbn Fâris, akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, atıf (ve) harfiyle cümleyi genişleten "kimseler/kişiler" anlamındaki ism-i mevsul olduğunu belirtir.
Salaha (صَلَحَ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "faydalı olmak, iyi ve düzgün bir duruma gelmek, bozukluğun/yozlaşmanın (fesadın) zıddı olarak sağlam ve dürüst olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Salâh eyleminin, kişinin inancında, niyetinde ve davranışlarında kusursuz bir uyum (doğruluk) sergilemesini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "salih oldu/iyilik yaptı" (salaha) fiilinin, insanın sadece kendine değil, çevresine ve evrensel ilahi yasaya uygun hareket etmesi olduğunu söyler. Meleklerin, müminlerin aile fertleri için şefaat ederken "onlardan salih olanları da (kat)" şartını koşmalarının, ilahi adalette körü körüne bir soy/kan bağının (asabiyetin) geçerli olmadığını, kurtuluşun ancak ahlaki ve teolojik bir liyakatle (salâh) mümkün olacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "salih" kavramını "fâsit" (bozguncu) kavramının mutlak zıddı olarak değerlendirir. Soy bağının ahirette işe yaraması için, o soydan gelenlerin de yeryüzünde yapıcı, onarıcı ve ilahi iradeye boyun eğen "salih" (uyumlu/doğru) ontolojik aktörler olma şartının metin tarafından kırmızı çizgi olarak çekildiğini tespit eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, Arapçada bir şeyin başlangıcını, aidiyetini veya bir bütünden parçayı (teb'îz) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir.
Âbâihim (آبَائِهِمْ)
İbn Fâris, "e-b-v" kökünden türeyen "eb" (baba) kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Çocuğun varoluş sebebi, atası, koruyucusu ve eğiticisi anlamlarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, âbâ (babalar) kelimesinin sadece öz babaları değil, dedeleri ve tüm geçmiş ataları (kökleri) kapsadığını söyler.
Ve Ezvâcihim (وَأَزْوَاجِهِمْ)
İbn Fâris, "z-v-c" kökünün sözlükte "eş, çift, birleştiğinde bir bütünü oluşturan iki şeyden her biri" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zevc kelimesinin (çoğulu ezvâc), erkek veya kadın fark etmeksizin hayat arkadaşını, nikahlı eşi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "eşleri" (ezvâcihim) ifadesinin, dünyadaki ruhsal ve bedensel tamamlanmanın (ünsiyetin) ahirete taşınmasını ifade ettiğini söyler.
Ve Zurriyyâtihim (وَذُرِّيَّاتِهِمْ)
İbn Fâris, "z-r-r" kökünün sözlükte "tohum saçmak, yaymak, dağıtmak ve küçük karınca" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zürriyet kelimesinin, insandan çoğalarak yeryüzüne yayılan nesli, çocukları ve torunları ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zürriyet kelimesinin geleceğe uzanan soy ağacını nitelediğini söyler. Meleklerin duasında babalar (kökler), eşler (gövde) ve zürriyetlerin (dallar) birlikte zikredilmesinin; Allah'ın rahmetinin ve cennet mükafatının, dünyadaki en güçlü psikolojik ve sosyolojik bağ olan "aile bütünlüğünü" ahirette ebedi olarak yeniden inşa edeceğini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramların (aile bağlarının) ahiret tasvirindeki yerini psikolojik bir tamamlanma olarak değerlendirir. İnsanın mutlak saadetinin (cennetin), sevdiklerinden yalıtılmış bireysel bir zevk alanı olmadığını; "salih olmak" şartıyla ailenin bütün kuşaklarının (geçmiş ve gelecek) bir araya getirildiği muazzam bir ontolojik kavuşma ve sosyal huzur mekanı olduğunu ifade eder.
İnneke (إِنَّكَ)
İbn Fâris, cümleye "şüphesiz ki, muhakkak" anlamı katan tekit edatı "inne" ile, muhatabı (Allah'ı) işaret eden ikinci tekil şahıs "ke" (sen) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Duayı kesin bir övgüye ve teolojik tasdike bağlar.
Ente (أَنْتَ)
İbn Fâris, "Sen" anlamına gelen munfasıl (ayrı) zamir olduğunu, cümlede (fasıl zamiri olarak) hasr (vurgu ve tekel) bildirdiğini kaydeder. "Ancak ve sadece Sen" anlamını pekiştirir.
el-Azîzu (الْعَزِيزُ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün sözlükte "güç, kuvvet, sağlamlık, yenilmezlik, üstün gelmek, mağlup edilememek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Azîz kelimesinin, mutlak kudret sahibi olan ve iradesine karşı konulamayan yüce makamı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramını "hiçbir şekilde acziyete düşürülemeyen sarsılmaz hal" olarak tanımlar. Allah'ın "El-Azîz" olmasının, O'nun meleklerin bu duasını kabul etmeye ve dünyada birbirinden ayrılmış ölü bedenleri ahirette yeniden diriltip (cennette) bir araya getirmeye "mutlak gücünün yettiğini", bu eylemi engelleyebilecek hiçbir kuvvetin bulunmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Azîz ismini ilahi kudretin erişilmezliği bağlamında inceler. Cennete koyma eyleminin (ödülün) sıradan bir vaat olmadığını, arkasında evreni sarsan, ölüm kanunlarını iptal edip yeniden yaratan o devasa ve mutlak "izzetin" (kudretin) durduğunu tespit eder.
el-Hakîmu (الْحَكِيمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "engellemek, dizginlemek, bir şeyi düzeltmek, bozlukluğu gidermek ve isabetli karar vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hakîm isminin, her işi yerli yerinde yapan, fiillerinde ve kararlarında hiçbir abes (anlamsızlık) bulunmayan mutlak hikmet sahibini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hikmet kavramını "eşyanın hakikatini bilmek ve o bilgiye uygun, en kusursuz eylemi gerçekleştirmek" olarak tanımlar. Meleklerin duasının sonunda Azîz (mutlak güç) ile Hakîm (mutlak bilgelik/adalet) isimlerinin yan yana gelmesinin; Allah'ın aileyi cennette birleştirirken sadece duygusal bir merhametle (güç kullanarak) değil, "salih olma" şartını (hükmünü) koyarak mutlak bir adalet ve liyakat sistemini (hikmeti) işlettiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki ilahi isimlerin birlikteliğini (esmâ-i hüsnâ estetiğini) ontolojik bir nizam olarak değerlendirir. Gücün (Azîz) hikmetten yoksun olduğunda keyfi bir zorbalığa, hikmetin (Hakîm) de güçten yoksun olduğunda eylemsiz bir fikre dönüşeceğini belirtir. Ayetin sonundaki "el-Azîzu'l-Hakîm" tamlamasının; ilahi vaadin hem asla engellenemez bir kudretle hem de milimetrik bir adaletle (hikmetle) evreni yönettiğini gösteren kusursuz bir teolojik eksen olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla