Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 58. Ayet

    وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُس۪ٓيءُۜ قَل۪يلاً مَا تَـتَذَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîru velleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti velâ-lmusî-/(u)(c) kalîlen mâ teteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Görenle görmeyen bir olmaz, iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar kıt düşünüyorsunuz!"

      Görenle görmeyen bir olmaz. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın birliği ve O'nun nimetlerine şükretmek konusunda gözleri kör olanla Allah'ın birliğini gören ve O'nun nimetlerine şükreden kişi aynı değildir. Nitekim başkasının hakkını tanımayan, onun nimetlerine ve iyiliklerine nankörlük eden kişi ile onun hakkını tanıyan, iyiliklerini kabul eden ve ona teşekkür eden kişi sizin nazarınızda da aynı değildir. Bu ikisinin aynı olmadığını siz de bildiğinize göre, Allah'ın birliğine ve verdiği nimetlere karşı kör olan ile O'nun birliğini gören ve nimetlerine şükreden de aynı değildir. Aynı şekilde Allah şöyle buyurmaktadır: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir. Cenab-ı Hak şunu söylemektedir: Başkasının söylediklerini tasdik eden ve ona karşı iyi davranan ile onu yalanlayan ve ona kötülük yapan kişinin aynı olmadığını bildiğinize göre, Allah'a iman eden, O'nu tasdik eden ve O'nun lütfuna şükürle karşılık veren biri ile Allah'ı yalanlayan ve O'nun verdiği nimetlere ve lütfuna karşı nankörlük eden kişi de aynı değildir.

      Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak, Görenle görmeyen bir olmaz meâlindeki âyetle, gerçekten gözleri kör olanlarla görenleri kastetmekte ve dünyada gözleri kör olanla gören kişinin aynı olmadığını siz de bilirsiniz demektedir. Buna göre Allah'ın dinine karşı kör olanla gören kişi âhirette aynı değildir. Siz onların bu dünyada aynı olduğunu, yani iyilik yapanla kötülük yapanın, düzeltenle bozanın, itaat edenle isyan edenin aynı olduğunu görüyorsunuz, oysa hikmet açısından bunlar aynı değil, farklıdırlar. Bu âyet, bu dünyadan başka bir âlemin var olduğuna ve bu iki tip insanın orada ayırtedileceğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ne kadar kıt düşünüyorsunuz! Yani sözü edilen iyi ile kötünün, ıslah edenle ifsat edenin, itaat edenle isyan edenin aynı olmadığına dair ne kadar az düşünüyorsunuz!​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile cümleye olumsuzluk katan "mâ" (değildir) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Eşitliğin veya denkliğin kategorik olarak reddedildiğini (olamayacağını) bildiren sarsılmaz bir giriş ifadesidir.

        Yestevî (يَسْتَوِي)

        İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine denk olması, hizalanmak, eğriliğin zıddı olarak düz/seviyeli olmak ve mutlak eşitlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki muzari fiil olan "yestevî" (eşit olur / denk sayılır) kelimesinin, hacim, kıymet veya mahiyet açısından iki zıt kutbun aynı kefeye konulmasını (ve bu ayette bu denkleştirmenin reddedilmesini) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istiva" (eşit olma) eyleminin sadece maddi bir denklik olmadığını; ontolojik, ahlaki ve teolojik anlamda kıymet ve akıbet açısından mutlak bir farksızlık (değer eşitliği) olduğunu söyler. "Asla eşit olmaz" (ve mâ yestevî) formülünün, evrenin rasyonel ve adil bir temele (hakka) dayandığını, zıtların (iyi ile kötünün) aynı ilahi muameleyi göremeyeceğini ilan ettiğini vurgular.

        el-A'mâ (الْأَعْمَىٰ)

        İbn Fâris, "a-m-y" kökünün sözlükte "gözün görme yetisini tamamen kaybetmesi, körlük, ışıktan mahrumiyet ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. A'mâ kelimesinin, önünü, hedefini ve gerçekleri algılayamayan bedensel veya zihinsel engelli faili nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, a'mâ (kör) kavramının Kur'an'da çoğunlukla fizyolojik bir göz kusurundan ziyade; kibre ve inada kapılarak evrendeki ilahi ayetleri, hakikatin o apaçık kanıtlarını (beyyinâtı) okuyamayan, fıtratı körleşmiş (basireti kapanmış) kalbin ontolojik karanlığı ve körlüğü olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında a'mâ (kör) kavramını inceler. İnkarcı (müşrik) aklın epistemolojik karşılığının "körlük" olduğunu; gözleri ne kadar keskin olursa olsun, varlığın arkasındaki o devasa tevhidi nizamı ve ahiret gerçeğini okuyamayan Firavunî aklın, ontolojik olarak mutlak bir "A'mâ" (karanlıkta el yordamıyla ilerleyen bir cahil) seviyesinde değerlendirildiğini tespit eder.

        Ve'l Basîru (وَالْبَصِيرُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "b-s-r" kökünün birleşimidir. B-s-r kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bir şeyin içyüzünü, gerçeğini bilmek ve derinlemesine idrak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Basîr kelimesinin, a'mânın (körün) mutlak zıddı olarak, perdeleri aşan, eşyanın ardındaki sırrı kuşatan ve aydınlıkta yürüyen (gören) faili nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, basar/basîr kavramının sıradan bir göz eylemi değil, eşyanın hakikatine nüfuz eden aydınlanmış aklın ve inancın (basiretin) eylemi olduğunu söyler. "Kör ile gören" (el-a'mâ ve'l-basîru) mukayesesinin; kibre gömülerek bocalayan inkarcı zihin ile, vahyin aydınlığıyla evrenin matematiğini okuyan mümin aklın varoluşsal karşılaştırması olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ikili kıyası felsefi bir hakikat okuması olarak değerlendirir. "Gören ile körün" asla eşit olamayacağı beyanının, salt bir doğa kanunu hatırlatması değil; aklını vahiy ile aydınlatan (basîr) bir şuurun, sadece nefsinin karanlıklarında (kibirle) yuvarlanan (a'mâ) tiranlara karşı taşıdığı o devasa ahlaki ve ontolojik üstünlüğün ilanı olduğunu ifade eder.

        Vellezîne (وَالَّذِينَ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile eril çoğul varlıkları niteleyen ve eylemi failler grubuna bağlayan ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatının birleşimidir. Karşılaştırmanın "görenler" (basîr) tarafını temsil eden o aktif zümreyi işaret eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul formundaki "âmenû" (iman ettiler) fiilinin, kalbin hakikati şüphesiz bir şekilde onaylamasını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'daki epistemolojik boyutunu bu bağlamda okur. "Gören" (basîr) kelimesinin hemen ardından "iman edenler" (âmenû) ifadesinin gelmesinin; Kur'an felsefesinde imanın sadece dogmatik bir inanış (körlük) değil, aksine en yüksek "görme" (idrak/basar) biçimi olduğunu; hakikate güvenmenin, insanın gözündeki o kalın inkar perdesini yırtıp atan en asil zihinsel eylem olduğunu tespit eder.

        Ve Amilû (وَعَمِلُوا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "a-m-l" kökünden türeyen mazi çoğul fiilin birleşimidir. A-m-l kökünün sözlükte "bir işi kasten, bilinçli ve belirli bir amaca yönelik olarak yapmak, çaba sarf etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İradenin devreye girdiği şuurlu bir üretimi nitelediğini kaydeder.

        es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün sözlükte "bozukluğun (fesad) ve çirkinliğin zıddı olarak; iyi olmak, düzelmek, onarmak, faydalı olmak ve işe yaramak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul dişil formdaki (es-sâlihât) kelimesinin, fıtrata uygun olan, yapıcı, tedavi edici ve ahlaki değer üreten eylemler bütününü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, salih amel kavramının dünyadaki her türlü bozulmayı (fesadı) tamir eden eylem olduğunu söyler. "İman edip salih amel işleyenlerin" (âmenû ve amilû's-sâlihâti) peş peşe zikredilmesinin; görmenin (basiretin) ve imanın teorik bir hapsolmadan ibaret kalmadığını, doğrudan doğruya toplumsal ahlakı, adaleti ve barışı inşa eden o aktif "iyileştirme/onarma" pratiğine (salihata) dönüşmek zorunda olduğunu vurgular.

        Ve Lâ (وَلَا)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı olan "lâ" (ne de, hayır) kelimesinin birleşimi olduğunu; zıtlıklar arasındaki o derin eşitsizliğin ikinci kısmına geçiş yaparak hükmü (eşit olmazlar gerçeğini) perçinlediğini belirtir.

        el-Musîu (الْمُسِيءُ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen şey ve hüsnün mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil formunda olan "el-musîu" kelimesinin, bilerek ve isteyerek (kasten) kötülük üreten, fıtratı tahrip eden ve adaleti bozan faili nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, musî' kavramının; imanın ve salih amelin tam zıddı olarak, çevresine, nefsine ve evrensel dengeye zarar veren (seyyie işleyen), ahlaki varoluşunu kirleten ve bu yüzden de zihnen "kör" (a'mâ) kategorisine dâhil olan karanlık aktör olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu karşılaştırmayı (iyilik yapanlar ile kötülük üretenin kıyası) ontolojik bir adalet ilanı olarak değerlendirir. "İman edip iyi işler yapanlar ile kötülük eden (musî') asla eşit olmaz" beyanının; kâinatın başıboş bırakılmadığının, evrenin ahlaki bir temele (mizana) dayandığının ve hiçbir adaletsizliğin, cinayetin veya kibrin (Firavunluğun) ilahi mahkemede iyilikle "aynı kefeye" konulmayacağının felsefi ilanı olduğunu ifade eder. Eşitsizlik (mâ yestevî), adaletin bizzat kendisidir.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte "çokluğun (kesretin) zıddı olarak azlık, miktar, hacim veya sayıca yetersizlik, noksanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kalîlen zarfının, muhatabın eyleminin son derece düşük, yetersiz ve cılız bir seviyede kaldığını nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "Ne kadar da az" (kalîlen) vurgusunu insanın hakikat karşısındaki ontolojik umursamazlığı (gafleti) olarak okur. Evrenin yaratılışındaki ihtişam (ekber), kör ile gören arasındaki o devasa uçurum apaçık ortadayken; insanın hala bu gerçeklere karşı zihinsel bir atalet (uyuşukluk) içinde olmasını yüzüne vuran varoluşsal ve acı bir "teessüf/sitem" ifadesi olduğunu belirtir.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, cümleye pekiştirme ve şaşkınlık (taaccüb) katan "zâit" (fazlalık) edatı veya miktar bildiren (ne kadar da) zarf/bağlaç olduğunu kaydeder. Kalîlen (azlık) kavramını vurgulayarak, eylemin (öğüt almanın) cılızlığını katmerleştirir.

        Tetezekkerûne (تَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "bir şeyi hatırda tutmak, anmak, unutmanın (nisyan) zıddı olarak zihinde muhafaza etmek ve dile getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki ikinci çoğul şahıs muzari fiil olan "tetezekkerûne" (düşünüyorsunuz / ibret ve öğüt alıyorsunuz) kelimesinin, kişinin pasif bir hatırlamadan çıkarak iradesiyle, derinlemesine ve analitik bir şekilde gerçeği idrak etme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tezekkür kavramının, sadece basit bir anımsama olmadığını; fıtrata kodlanmış (veya gözlemlenmiş) bir hakikatin üzerinde ısrarla düşünerek, gaflet örtüsünü yırtıp aklı ve vicdanı uyandırmak (öğüt almak) olduğunu söyler. "Ne kadar da az ibret alıyor / düşünüyorsunuz" (kalîlen mâ tetezekkerûne) siteminin; körlük ile görmenin, kötülük ile iyiliğin arasındaki o sarsılmaz ve açık (beyyin) farka rağmen kitlelerin (çoğunluğun) bu dengeyi okuyamamasına, düşünmekten inatla kaçmalarına yönelik bir kınama (tevbih) olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu vurucu sitemi (az düşünme eleştirisini) insan aklının işlevsizleştirilmesi problemi olarak değerlendirir. Göz önündeki makro ve mikro hakikatlere (göklerin yaratılışına ve adaletin terazisine) rağmen insanların hala tefekkür etmekten (tezekkür) kaçınmaları, gerçeğe sağır kalmaları ve kibre boyun eğmelerinin; inkârın salt bir inançsızlık değil, felsefi ve sosyolojik bir "düşünmeme / idrak tembelliği" hastalığına (dalalete) dönüştüğünü gösterdiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X