Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 106. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 106. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ح۪ينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَر۪ي بِه۪ ثَمَناً وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذاً لَمِنَ الْاٰثِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû şehâdetu beynikum iżâ hadara ehadekumu-lmevtu hîne-lvasiyyeti-śnâni żevâ ‘adlin minkum ev âḣarâni min ġayrikum in entum darabtum fî-l-ardi feesâbetkum musîbetu-lmevti tahbisûnehumâ min ba’di-ssalâti feyuksimâni bi(A)llâhi ini-rtebtum lâ neşterî bihi śemenen velev kâne żâ kurbâ(ﻻ) velâ nektumu şehâdeta(A)llâhi innâ iżen lemine-l-âśimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adil kişi, şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz; "Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah'ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkarlardan olacağımızda kuşku yoktur" diye Allah'ın adına yemin ederler.

      Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adil kişi veya başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Bu iki ayetin tefsiri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Katade şöyle demiştir: Bir adam, köyün birinde ölür ve geride miras bırakırsa vasiyet eder ve bu vasiyetine iki kişiyi şahit tutar. Şayet onların yaptığı şahitlikten şüphe edilirse, kendilerine ikindi namazından sonra yemin verilir. Arap dilinde şöyle denilirdi: "Yeminlerin yapılması için sahipleri hapsedilmeye varıncaya kadar zorlanır (يحبس أصحاب الأيمان). Şayet muttali olunursa. Yani iki şahidin hiyanetinden, bazı şeyleri gizliyor, yalan söylüyorlar diye şüphe edilirse, bunun yanında onlardan daha dürüst iki kişi, söylediklerinde daha isabetli şahitlikte bulunursa onların tanıklığı benimsenir ve önceki ikisinin şahitliği iptal edilir. İçinizden iki adil kişi, yani müslümanlardan, Veya sizden olmayan başka iki kişi. Yani o beldede sadece Ehl-i Kitap varsa onlardan iki kişi şahitlik eder. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İçinizden iki adil kişi, yani sizin aşiretinizden, Veya sizden olmayan başka iki kişi, yani sizin aşiretinizden olmayan. O şöyle demektedir: Vasiyette bulunmak isteyen müslümanın yapması gereken şey vasiyetini kendi kabilesinden birine teslim etmesidir. Kendi kabile mensupları da bu konuda onun için şahitlik eder, çünkü kişinin kendi kabilesinin mensupları, vasiyeti daha iyi korurlar, daha büyük bir dikkat ve itina gösterir ve şahitliği daha dürüstçe yaparlar. Yabancılar ise böyle değildirler.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Cenab-ı Hak burada Ey iman edenler! ... aranızda şahitlik etsin buyurmak suretiyle bütün müminlere hitap etmiştir. Bu durumda Veya sizden olmayan başka iki kişi beyanı, sizin aşiretinizden olmayan anlamına nasıl gelebilir de aynı ifade "sizin dininizden olmayan" manasına gelmez?

      Buna şu cevap verilir: Sübhanellah! Bu, sınırları ne kadar da aşan bir söz! Tevhid inancını benimseyen ve dinini ihlasla Allah'a bağlayan bir müminin şahitliğini, işlediği bir günahtan dolayı reddediyor, buna mukabil Allah'ın çocuğu ve ortağı olduğunu iddia eden yalancı bir kafirin şahitliğini kabul ediyor! Bu, ihtimal dahilinde bulunmayan bir iddiadır. Allah ayrıca şöyle buyurmaktadır: Bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz. Halbuki kafirler namaz için ezan okunduğunda alaya başlıyorlar, şu ilahi beyanda zikredildiği gibi: "Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar". Bu ayet, onların söylediklerinin ihtimal dahilinde bulunmadığını göstermektedir.

      Veya sizden olmayan başka iki kişi. Beyanı hakkında Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Seyahat sırasında müslüman kimseye ölüm gelir de vasiyette bulunacağı iki müslüman bulamazsa Ehl-i Kitap olanlara vasiyet eder. Onlar adamın mirasını getirdiklerinde kendilerinden şüphe edilirse, onun malının şundan şundan ibaret olduğuna yemin ederler, varisler de onu alırlar. Bazı alimler bu ayetin zahirine bakarak seyahat sırasında yapılan vasiyete Yahudi ve hıristiyanların şahitliğini caiz görürler. Mücahid, Veya sizden olmayan başka iki kişi mealindeki cümleye sizin dininizden olmayan anlamını vermiştir. Amir eş-Şa'bi şöyle demiştir: İki hıristiyan kendi yanlarında ölen bir müslüman için şahitlik yapmışlardı, vasiyet ehli olan kişiler onlardan kuşkuya düştü ve ikisini alıp Ebu Musa el-Eş'ari'ye götürdüler. O da namazından sonra onlara Allah adına yemin verdirdi: "Biz Allah adına şahitliği az bir para ile satın almadık ve şahitliği gizlemedik, şayet böyle yapsaydık günahkarlardan olurduk:' Sonra Ebu Musa el-Eş'ari şöyle demiş: Vallahi, Resulullah'ın (s.a.) vefatından bu güne kadar böyle bir mesele hakkında hüküm verilmemiştir. Şahi, ölünün terikesi konusunda o iki hıristiyandan şüphe ettikleri için Ebu Musa el-Eş'ari'nin onlara yemin verdiğini beyan etmektedir. Bu yemin bütün müslümanlar nazarında gerekli olan bir yemindir. Bazı kişilerin, onların şahitliği ancak yemin ettikleri durumda sahih olur diye iddia edilmesine rağmen Ebu Musa sözkonusu hıristiyan şahitlerine yaptıkları yeminin söyledikleri gibi olduğu hususunda yemin ettirmemiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        şehâdetu (شَهَادَةُ)

        Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Temel anlamı; hazır bulunmak, gözüyle görmek, kesin bilgi sahibi olmak, tanıklık etmek ve bildiğini açıkça beyan etmektir. Mâide Sûresi 106. ayette "şehâdetu beynikum" (aranızdaki şahitlik/tanıklık) tamlaması içerisinde geçerek, ölüm anında vasiyetin hukuki olarak kayıt altına alınmasını sağlayan o temel ispat mekanizmasını tanımlar.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl anlamının "bir olayın meydana geldiği yerde bizzat hazır bulunmak ve o gerçeği hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta dile getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "şehâdet" kavramının bilgi teorisindeki yerini açıklar. Râgıb'a göre şehadet, zan veya tahmine dayalı bir söz değildir. Gözle veya kalp gözüyle (kesin bir idrakle) görülen ve bilinen bir gerçeğin, adaleti sağlamak amacıyla mahkemede veya toplum önünde ifşa edilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın hukuk ve ahlak sisteminde bu kavramı tahlil eder. Izutsu'ya göre "şehadet", İslam hukukunun en temel direğidir. Ölüm döşeğindeki bir insanın son arzularının (vasiyetinin) karanlıkta kalmaması veya mirasçılar tarafından gasp edilmemesi için, o özel anın şahitler aracılığıyla kamusallaştırılması ve yasal bir güvenceye (şehadete) dönüştürülmesi emredilir.

        hadara (حَضَرَ)

        Sözcüğün kökü "h-d-r" (ح ض ر) harfleridir. Temel anlamı; mevcut olmak, gelip çatmak, göz önünde bulunmak ve yokluğun (gayb) zıttı olmaktır. Ayette "izâ hadara ehadekumul mevtu" (içinizden birine ölüm gelip çattığında) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, o kaçınılmaz ontolojik sonun fiziksel olarak belirdiği anı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir kimsenin veya bir durumun, bulunduğu yerden ayrılarak bizzat şahsın yakınına/gözünün önüne gelip yerleşmesi" anlamının bulunduğunu söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "ölümün gelip çatması" (hudûr-u mevt) eylemini tahlil eder. Aydar'a göre ölümün "hadara" fiiliyle ifade edilmesi, onun soyut bir gelecek algısından çıkıp, hastalık veya kriz belirtileriyle kişinin bizzat yakasına yapıştığı, inkar edilemez bir şekilde "huzura/şimdiye" dahil olduğu o somut sekerat (can çekişme öncesi) anını bildirir.

        el-mevtu (الْمَوْتُ)

        Sözcüğün kökü "m-v-t" (م و ت) harfleridir. Temel anlamı; hayatın sona ermesi, canlılığın yitirilmesi, hareketsizlik ve sükûnettir. Ayette, gelip çatan (hadara) o mutlak sonun faili olarak zikredilir.

        İbn Fâris, kök anlamını "gücün, iradenin, hareketin ve sıcaklığın tamamen ortadan kalkarak mutlak bir durgunluğa (ve soğukluğa) geçiş yapması" olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu ayetindeki ölüm tasvirinin hukuki pratikliğini inceler. Neuwirth'e göre ölüm, burada mitolojik veya felsefi bir korku figürü olarak değil, doğrudan doğruya "hukuki bir eşik" olarak ele alınır. Ölüm kapıya dayandığında insanın dünyevi mülkiyeti sona erer; bu yüzden Kur'an, o telaşlı anı (mevt) soğukkanlı bir yasal prosedürle (şahitlik ve vasiyetle) düzenleyerek, ölümün geride bırakacağı kaosu önler.

        el-vasıyyeti (الْوَصِيَّةِ)

        Sözcüğün kökü "v-s-y" (و ص ي) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi başka bir şeye bitiştirmek, ulaştırmak, emretmek ve ölümden sonrası için talimat vermektir. Ayette "hînel vasıyyeti" (vasiyet anında) tamlaması içerisinde geçerek, şahitliğin konusunu oluşturan o son irade beyanını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "iki nesneyi veya durumu birbirine ekleyip bağlamak" olduğunu belirtir. Kişinin ölmeden önce vasiyet etmesi; kendi sağlığındaki iradesini ve mülkiyet tasarrufunu, ölümünden sonraki zamana "bitiştirmesi/bağlaması" işlemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vasiyet" kelimesini sıradan bir sözden ayırır. Râgıb'a göre vasiyet, sadece mal bırakmak değil, içinde bir "öğüt, uyarı ve manevi bir sorumluluk" barındıran, yerine getirilmesi hukuken ve ahlaken bağlayıcı olan kesin bir emirdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul toplumundaki sosyo-ekonomik işlevini tahlil eder. Öztürk'e göre modern devletin ve noter kurumlarının olmadığı, ticaretin çöller aşılarak yapıldığı o dönemde, vasiyet kurumu sadece dini bir öğüt değil, mirasın yağmalanmasını önleyen yegane yatay sivil hukuk mekanizmasıydı. Ayet, bu kurumu güvence altına alarak toplumun mülkiyet ahlakını korur.

        adlin (عَدْلٍ)

        Sözcüğün kökü "a-d-l" (ع د ل) harfleridir. Temel anlamı; düzeltmek, iki şeyi eşitlemek, denklik, orta yol ve adalettir. Ayette "zevâ adlin minkum" (içinizden adalet/dürüstlük sahibi iki kişi) tamlaması içerisinde geçerek, şahitlik yapacak kişilerin taşıması gereken o zorunlu ahlaki kaliteyi niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "terazinin iki kefesinin tam hizaya gelmesi, zerre kadar eğrilik ve sapma (zulüm) barındırmaması" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "adlin" kelimesinin şahitler için şart koşulmasının önemini inceler. Kılıç'a göre yoldan geçen herhangi iki kişi şahit olamaz. Ölen kişinin malını koruyacak ve emaneti sağ salim ailesine teslim edecek olan kişilerin, menfaate veya akrabalığa göre teraziyi eğmeyecek, karakteri sağlam, dürüst ve toplum içinde "adil" (güvenilir) olarak bilinen kimseler olması hukuki bir zorunluluktur.

        darabtum (ضَرَبْتُمْ)

        Sözcüğün kökü "d-r-b" (ض ر ب) harfleridir. Temel anlamı; vurmak, çarpmak, dövmek ve yolculuğa çıkmaktır. Ayette "in entum darabtum fîl ardı" (şayet siz yeryüzünde yolculuğa çıkarsanız) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, o acil durumun yaşandığı spesifik coğrafi ve eylemsel bağlamı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir nesneyi başka bir nesneye şiddetle indirmek/çarpmak" olduğunu belirtir. Yolculuğa çıkmaya "darb" denilmesi, yolcunun veya binek hayvanının adımlarının yeryüzüne vurmasındandır (veya bastonuyla yere vurarak yürümesindendir).

        Gabriel Said Reynolds, "yeryüzünde darb etmek" eyleminin Geç Antik Çağ'daki (Late Antiquity) sertliğini tahlil eder. Reynolds'a göre bu ifade, basit bir seyahati değil, genellikle ticaret (kervan) veya savaş amacıyla çıkılan, aylarca süren, ıssız ve tehlikelerle dolu o ağır çöl yolculuklarını betimler. Kişinin kendi kabilesinden ve güvenli bölgesinden uzakta "ölümle yüzleşmesi", olağanüstü hukuki çözümler gerektiren sarsıcı bir durumdur.

        musîbetu (مُصِيبَةُ)

        Sözcüğün kökü "s-v-b" (ص و ب) harfleridir. Temel anlamı; isabet etmek, hedefi vurmak, doğru olmak ve insanın başına gelen felakettir. Ayette "fe asâbetkum musîbetul mevt" (ve ölüm musibeti / felaketi size isabet ederse) şeklinde geçerek, ölümün o vurucu ve kaçınılmaz doğasını tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "atılan bir okun hedeften sapmadan doğrudan doğruya vurulmak istenen merkeze isabet etmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "musibet" kelimesinin ölümle eşleşmesini açıklar. Râgıb'a göre her musibet bir felakettir çünkü insanın planlarını yıkarak onu "hedef alıp vurur". Özellikle memleketinden uzakta, yolculuk esnasında (darb halindeyken) ölümün okuna hedef olmak (isabet almak), insan ve ailesi için en sarsıcı "musibettir".

        tahbisûnehumâ (تَحْبِسُونَهُمَا)

        Sözcüğün kökü "h-b-s" (ح ب س) harfleridir. Temel anlamı; alıkoymak, hapsetmek, tutmak, engellemek ve durdurmaktır. Muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "tahbisûnehumâ min ba'dis salâti" (namazdan sonra o ikisini alıkoyarsınız / tutarsınız) şeklinde geçerek, şahitlerin yemin ettirilmesi sırasındaki o mecburi hukuki prosedürü (gözaltını) ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimsenin veya nesnenin serbestçe hareket etmesini, gitmesini veya ayrılmasını engelleyecek bir bariyer kurmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "habs" (alıkoyma) eyleminin buradaki psikolojik işlevine dikkat çeker. Şahitler sıradan bir sohbette yemin etmezler; cemaatle kılınan bir namazın hemen ardından, insanların dağılmasına izin verilmeden mescitte "tutulurlar" (tahbisûnehumâ). Bu "alıkoyma", yeminin ağırlığını ve olayın ciddiyetini artırarak şahitlerin yalan söyleme ihtimalini psikolojik baskıyla engellemeyi amaçlar.

        fe yuksimâni (فَيُقْسِمَانِ)

        Sözcüğün kökü "k-s-m" (ق س م) harfleridir. Temel anlamı; pay etmek, bölüştürmek ve yemin etmektir. "İf'âl" babından muzari tesniye (ikil) fiil olan bu kelime, ayette "fe yuksimâni billâhi" (sonra Allah adına yemin ederler) şeklinde geçerek, şahitlerin beyanlarını mutlak bir teminata bağlamalarını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir bütünü parçalara ayırmak ve her hak sahibine kendi hissesini (kısmını) vermek" olduğunu söyler. Yemin etmeye "kasem" denilmesi, yemin eden kişinin, gerçeği söylemek suretiyle hakkın payını (kısmını) ayırması; yalan söylediği takdirde ise ilahi gazaptan kendi hissesini (payını) almayı kabul etmesidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "kasem" kavramının Sami dilleri havzasındaki ağırlığını tahlil eder. Jeffery'ye göre yazılı kanıtların veya resmi kurumların bulunmadığı çöl ortamında, "Allah'ın adına edilen yemin" (kasem), adaleti tesis eden en yüksek, en korkutucu ve yegane hukuki bağlayıcı argümandır.

        neşterî (نَشْتَرِي)

        Sözcüğün kökü "ş-r-y" (ش ر ي) harfleridir. Temel anlamı; satmak, satın almak, değiş tokuş yapmak ve pazarlık etmektir. Ayette "lâ neşterî bihî semenen" (onunla hiçbir bedeli/fiyatı satın almayız) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, şahitlerin yemin metnindeki o ahlaki/ticari reddiyeyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir malı elden çıkarıp karşılığında başka bir malı (veya değeri) almak üzere yapılan ticari takas" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "iştirâ" (satın alma/değiştirme) kelimesini bir ahlak metaforu olarak nasıl kullandığını inceler. Izutsu'ya göre şahitlerin "satın almayız" demesi; "Biz Allah'ın adını, vicdanımızı ve şahitlik emanetini, bize teklif edilecek bir rüşvete veya ölenin malından çalacağımız bir mülke değiş tokuş etmeyeceğiz" demesidir. Hakikat, ticari bir meta olmaktan çıkarılır.

        semenen (ثَمَنًا)

        Sözcüğün kökü "s-m-n" (ث م ن) harfleridir. Temel anlamı; bedel, fiyat, karşılık ve bir malın değeridir. Ayette, şahitliğin satılamayacağı o yozlaştırıcı dünyevi menfaati (rüşveti) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "semen" kelimesini mutlak bir "değersizlik" bağlamında açıklar. Râgıb'a göre yemin bozulup haksızlık yapılarak elde edilecek olan mülk, o mülk dünyalar kadar altın bile olsa, ilahi adaletin terazisinde değersiz ve bayağı bir "semen"dir (basit bir fiyattır). Çünkü Allah'ın ayetleri veya insanın vicdanı, hiçbir "fiyat" (semen) ile ölçülemeyecek kadar yücedir (ağırdır).

        nektumu (نَكْتُمُ)

        Sözcüğün kökü "k-t-m" (ك ت م) harfleridir. Temel anlamı; gizlemek, saklamak, sır tutmak ve örtbas etmektir. Ayette "ve lâ nektumu şehâdetellâhi" (ve Allah'ın şahitliğini / O'nun için yaptığımız şahitliği asla gizlemeyiz) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, adaleti yok eden o kasti eylemi (hakikati saklamayı) yasaklar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi sıkıca örtmek, dışarıya sızmasını, duyulmasını veya görünmesini mutlak surette engellemek" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kitmân" (gizleme) eyleminin hukuk felsefesindeki yerini tahlil eder. Aydar'a göre yalan söylemek (aktif bir kötülük) ile şahitliği gizlemek (pasif bir kötülük) Kur'an nazarında aynı derecede büyük bir cinayettir. Ölen kişinin emanetini veya söylediği sözü bilip de susmak (nektumu), adaletin gözünü kör etmek ve emanete hıyanet etmektir. Bu yüzden yemin metnine, "asla gizlemeyeceğiz" beyanı zorunlu olarak eklenmiştir.

        el-âsimîn (الْآثِمِينَ)

        Sözcüğün kökü "e-s-m" (أ ث م) harfleridir. Kelime, "âsim" (günahkar) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; günah işlemek, yavaşlamak, sevaptan/iyilikten geri kalmak ve suçluluktur. Ayetin sonunda "innâ izen le minel âsimîn" (öyle yaparsak şüphesiz biz günahkarlardan oluruz) şeklinde, yemin metninin o sarsıcı ve kendi kendini lanetleyen son cümlesi olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir devenin veya insanın adımlarını yavaşlatması, hızdan düşmesi ve hedeften geri kalması" olduğunu söyler. Mecazen günaha "ism" denmesi, o kötü eylemin insanı ahlaki olgunluktan (hidayetten) ve ilahi ödülden geri bırakmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ism" (günah) kavramının buradaki psikolojik ağırlığını açıklar. Yemin eden şahitler, "Eğer gerçeği gizlersek veya rüşvet alırsak, ahlaken çökmüş, ilahi rahmetten kopmuş ve kendi eliyle ateşi hak etmiş o ağır günahkarlar (âsimîn) kütüğüne yazılmayı kabul ediyoruz" diyerek kendi üzerlerine manevi bir beddua okurlar. Bu kendi kendini yargılayan kapanış (clausula), vicdanın üzerine indirilen en ağır hukuki mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X