Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 105. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 105. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû ‘aleykum enfusekum(s) lâ yadurrukum men dalle iże-htedeytum(c) ila(A)llâhi merci’ukum cemî’an feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.

      İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak

      Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Bazı insanlar bu ayetin iyiliği emretme ve kötülüğe yasaklama yükümlülüğünü kaldırdığını zannetmiştir. Ne var ki bu ilahi beyanda iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama durumu değil, şu husus vardır: İyiliği emretme ve kötülüğe engel olma görevi benimsenmemesi halinde bize yönelik bir sorumluluk yoktur. Bu ilahi beyan şu ayet-i kerimelere benzemektedir: "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur"; "Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir". Burada ilahi risaleti insanlara bildirmesinin terkedip kaldırılmasına izin verilmesi değil, şu husus vurgulanmaktadır: Kafirler tarafından reddedilmesinde Resulullah'a yönelik bir sorumluluk yoktur; şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Sana düşen sadece duyurmaktır". Açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet-i kerimede, iyiliği emretme ve kötülüğe engel olmanın gerekliliğine yönelik bir delilin bulunması ihtimal dahilindedir; çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İyiliği emretmeniz ve kötülüğe engel olmaya çalışmanız vesilesiyle Siz doğru gittiğiniz takdirde, insanlardan emir bilmaruf ve nehiy anil münkeri kabul etmemelerinden dolayı size bir zarar gelmez. Zaten iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak gerekli bir görevdir. Allah Teala bu ümmeti böylece nitelemiştir: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız". Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: "Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen ve iyiliği emredip kötülükten alıkoymayan kimse bizden değildir". Hz. Aişe'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.) nefes nefese yanıma geldi, hemen abdest alıp mescide çıktı. Ben perdenin arkasından ona bakıyordum. Hemen minbere çıkıp şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Allah Teala şöyle buyurmaktadır: Bana dua edip duanızı kabul etmeyeceğim, benden talepte bulunup vermeyeceğim, rahmet dileyip vermeyeceğim, yardım dileyip fakat yardımda bulunmayacağım gün gelmeden önce iyiliği emredin ve kötülüğü engellemeye çalışın. Hz. Ebıl Bekir es-Sıddik (r.a.) şöyle demiştir: Ey insanlar! Sizler bu ayeti okuyorsunuz, fakat onu ait olduğu yere koymuyorsunuz. Ben Resıllullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: "insanlar bir kötülük görüp de onu değiştirmezlerse Allah Teala kısa zamanda ilahi cezayı onların hepsine verir". Ayrıca Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı: "Bari din adamları ve alimleri onlara yalan söylemeyi yasaklasalardı".

      Şunu da belirtmek gerekir ki iyiliği emredip kötülüğü yasaklama farklı şekillerde yapılır. Bu iş kafirlere karşı savaşla, müminlere karşı ise el ve dil ile yapılır. Bir fitne ve fesadın ortaya çıkmadığı takdirde iyiliği emredip kötülüğe engel olmak gerekli olup farzdır, şayet bir fesat ortaya çıkacaksa iyiliği emredip kötülükten alıkoyma işinin kendisi kötülük olur. Müslümanlar böyle bir neticeden endişe ederlerse görevi terk etmelerine müsaade edilir, aksi halde terk edilemez. Abdullah b. Mesud (r.a.) şöyle demiştir: Sonunda kılıç ve kamçı bulunmadığı takdirde iyiliği emredin, kötülüğe engel olun! Şayet kılıç ve kamçı varsa kendinize bakın!

      Hepinizin dönüşü Allah'adır, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoyanın dönüşü de, iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın uygulandığı kişi de. Yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir. Bu ilahi beyan, tehdit ve sakındırma anlamına gelir.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        “Başkalarının hesabını sizden sormazlar; siz kendinize bakınız.”

        DİN MÛTEDİL, BİZ AŞIRI

        Meâlinde olan şu hitâb-ı ilâhî doğrudan doğruya biz Müslümanlara ait iken, yazıklar olsun ki, hiçbirimiz o emri yerine getirmiyor; en kıymetli zamanlarımız, o, nefsimizi murâkabe altında bulundurmakla geçecek saatlerimiz, günlerimiz hatta ömürlerimiz, hep başkalarının fenalığını sayıp dökmekle heder olup gidiyor!

        Hayır’da yok, dedikodu’da birinci!..

        Gerek cemaat-i müslimînin, gerek o cemaatten bir ferdin hayrı için teklif edilen işlere karşı:

        “Neme lâzım! Ne üstüme vazife!” cevâb-ı miskinânesini atalar sözü gibi aynen tekrar ediyoruz; cennetlik vücudumuzu azıcık yormak şöyle dursun, ağzımızı bile açmıyoruz da mes’ele Zeyd’in, Amr’ın harekâtını muâhezeye gelince, olanca faaliyetimizi, olanca talâkatimizi sarf etmekten asla geri durmuyoruz!

        Yeryüzünün dörtte üç bölüğünü kaplayan Müslümanların yine dörtte üç bölüğü hiçbir eser-i hayat göstermiyor. Bu bîçârelerin âleme, şüûn-i âleme afal afal bakan gözleri “Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim!” meâlini en açık bir beyan ile anlatıp duruyor.

        Geride kalan ekalliyetin fırıl fırıl dönen nazarları ise, başkalarının nekāisiyle uğraşmaktan baş alıp da bir kerecik olsun kendi muhitine, kendi şahsına in’itâf etmiyor! Hülâsa, ekseriyet tefritin, ekalliyet ifrâtın kurbanı olup gidiyor.

        Dinimiz itidâl ister, biz daima “aşırı”...

        Müslümanlık din-i fıtrî, din-i ilâhî, hem en son din-i ilâhî olmak itibariyle bir din-i i’tidâl iken, nasıl oluyor da bizler hiç mu’tedil bir hatt-ı hareket ta’kib edemiyoruz? Bunun cevabı pek kolaydır:

        Çünkü Müslüman namı altındaki cemaatin kısm-ı a’zamı, İslâm’ın şekl-i sahîhinden alabildiğine gâfil.

        Dünyada, ukbada bizi insanların en mes’ûdu sırasına geçirmeyi kâfil olan böyle bir dini, cehlimize kurban ettik; hâlâ da ediyoruz. Yazıklar olsun.

        Şeriati hâl-i hâzırına getirince, artık hiçbirimizde intibahdan eser kalmadı; ahlâk-ı fâzılanın ismini bile unutmak derekelerine düştük.

        Felâketten herkes sorumlu

        Evet, haydi mâzîden ibret almıyoruz; çünkü gözümüzle görmedik. Haydi zamanımızda, fakat başka iklimlerde yaşayan dindaşlarımızın felâketinden mütenebbih olmuyoruz; çünkü zavallıların kaynayıp gittiği adem girdapları bizim denizlerimizden uzakta bulunuyor.

        Lâkin şu bizim kendi gözümüzün önünde geçen, kendi başımızın üstünde dönen fecîalardan olsun ibret almak yok mu?

        Osmanlı Müslümanları pek iyi bilmelidirler ki: Dört taraftan muhât olduğumuz felâkette, her ferdin bir hisse-i mes’uliyeti vardır.

        Eğer herkes gerek kendi nefsine, gerek Halik’ına, gerek dindaşlarına, vatandaşlarına karşı îfâ ile mükellef bulunduğu vazifeleri ihmal etmiş olmasa idi, bu musibetler, bu belâlar kābil değil başımıza gelmeyecek idi.

        Dört senedir, yalnız çenesi işleyen millet

        Başkalarını muâheze edivermekle kimse vicdanı huzurunda mes’ul olmaktan, mahkûm olmaktan kurtulamaz.

        Biz dört sene evveline gelinceye kadar geçen zamanı susup oturmakla; şu dört seneyi de oturup muttasıl söylemekle heder ettik. Efrâdının bütün a’zâsı atâlete mahkûm kalarak, yalnız çenesi işleyen bir millet elbette yaşayamaz.

        Biz sâir milletlerden o kadar geri kalmış idik ki, aradaki mesafeyi tayy edebilmek için her ferd uhdesindeki vazifeden başka bir de fedâkârlık hissiyle mütehassis olacak idi. Heyhat, bizler o vazifeyi bile külliyen ihmal ettik. Büyük, küçük bütün efradın vazifesi muâhezeye, intikâda inhisar etti.

        Tenkid lâzım, ama “hastalık” şeklinde değil!

        Memleketin en hamiyetli, en dirayetli, en doğru düşünen, en doğru söyleyen mahdûd birkaç evlâdına münhasır kalmak şartıyla, muâheze, intikad, selâmet-i milletin yegâne çaresi olabilirse de, bu hak taammüm ettiği gibi, o devâ salgın bir hastalık kadar büyük rahneler açar. Nitekim açtı. Şimdi hayat-ı milleti kökünden sarsan emrâz-ı içtimâiye içinde en dehşetlisi musab olduğumuz intikad hastalığıdır.

        Ağzımızı değil, gözümüzü açalım

        Eslâf “Söz ayağa düşmesin.” derler, hem bu sukūttan pek korkarlarmış. Ancak onlar birçok mütefekkir kafaları da ayak sırasında görürlermiş. O şiddet pek fazla idi; lâkin hiffetin bu kadarı da aynı âkıbeti husûle getirir. Nitekim getirdi.

        Şimdi yapılacak şey bundan böyle olsun ağzımızı değil, gözümüzü açarak, kusurlarımızı yakından görerek onları ikmâle; Allah’a, ibâdullaha karşı mükellef olduğumuz vazifelerimizi hakkıyla îfâya çalışmaktır.

        Ye’sin manâsı yoktur.

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          enfusekum (أَنفُسَكُمْ)

          Sözcüğün kökü "n-f-s" (ن ف س) harfleridir. Kelime, "nefs" sözcüğünün çoğulu olan "enfus" ve "kum" (sizin) zamirinden oluşur. Temel anlamı; ruh, can, kan, bir şeyin zatı (kendi özü) ve nefes almaktır. Mâide Sûresi 105. ayette "aleykum enfusekum" (kendi nefisleriniz sizin üzerinizedir / kendinize dikkat edin / siz kendinizden sorumlusunuz) şeklinde ism-i fiil (aleykum) ile birlikte geçerek, İslam'ın bireysel sorumluluk ilkesini radikal bir şekilde ilan eder.

          İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyin asıl cevheri, ruhu ve hayatiyeti (kan/nefes)" anlamına geldiğini belirtir. Bir insana "nefs" denilmesi, o kişinin varoluşsal bütünlüğünü ve özünü temsil etmesindendir.

          Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "nefs" kavramını sorumluluk bağlamında açıklar. Râgıb'a göre "aleykum enfusekum" ifadesi, insanın kendi manevi gelişimini ve ahlaki savunmasını en öncelikli görev olarak üstlenmesi demektir. Başkalarını düzeltmeye çalışırken kendi "özünü" (nefsini) ihmal etmek veya başkalarının günahları yüzünden kendi nefsini helak etmek, ontolojik bir zafiyettir.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-ahlaki sisteminde "nefs" kavramının geçirdiği devrimi tahlil eder. Izutsu'ya göre Cahiliye döneminde birey (nefs) yoktu, sadece "kavim/kabile" (biz) vardı. Bir kişi suç işlediğinde tüm kabile sorumlu tutulur, kabile saptığında birey de onlarla sapardı. Kur'an, "siz kendinizden sorumlusunuz" (aleykum enfusekum) diyerek; ahlakı ve kurtuluşu kabileci/kolektif bağlardan koparıp, doğrudan izole edilmiş ve kendi eylemlerinden sorumlu tutulan "bireyin" (nefsin) omuzlarına yükler.

          yedurrukum (يَضُرُّكُم)

          Sözcüğün kökü "d-r-r" (ض ر ر) harfleridir. Temel anlamı; zarar vermek, kötü duruma sokmak, eziyet etmek ve faydanın (nef') zıttıdır. Ayette "lâ yedurrukum" (size zarar veremez) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, bireysel hidayetin koruyucu (defansif) kalkanını tanımlar.

          İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın bedenine, malına veya ruhuna isabet eden, onu zayıflatan ve sıkan her türlü kötü hal ve noksanlık" anlamının bulunduğunu söyler.

          Râgıb el-İsfahânî, "zarar" kavramının dünyevi ve uhrevi boyutlarını ayırır. Râgıb'a göre sapanların (inkarcıların) inananlara dünyada fiziksel "zarar" vermesi veya onlara eziyet etmesi mümkündür. Ancak ayetin kastettiği zarar, eskatolojik (ahirete dair) ve teolojik zarardır. Yani, bir başkasının günahı, küfrü veya ahlaksızlığı, doğru yolda giden bir müminin amel defterine bir leke olarak yazılamaz ve onun Allah katındaki statüsünü "zarara uğratamaz".

          dalle (ضَلَّ)

          Sözcüğün kökü "d-l-l" (ض ل ل) harfleridir. Temel anlamı; kaybolmak, yolunu şaşırmak, hedeften sapmak, yok olmak ve hidayetin zıttıdır. Ayette "men dalle" (sapan / yolunu kaybeden kimseler) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, toplumdaki o ahlaki/teolojik yozlaşmanın failini tanımlar.

          İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "çölde yol işaretlerini kaybederek nereye gideceğini bilememek ve asıl istikametten uzaklaşarak kaybolmak" olduğunu belirtir.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "dalâlet" kavramını inceler. Izutsu'ya göre dalâlet sadece bir cehalet veya "bilmeme" durumu değildir. Dalâlet, Allah'ın gönderdiği aydınlık yoldan (şeriatten/hidayetten) kasten veya kibre kapılarak çıkıp, anlamsızlığın ve ahlaksızlığın çölünde aktif bir şekilde "başıboş dolaşmaktır".

          Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin nüzul ortamındaki (Medine'deki) sosyolojik krizle bağını tahlil eder. Öztürk'e göre Müslümanlar, akrabalarının, anne-babalarının veya toplumdaki büyük bir kitlenin ısrarla "saptığını" (dalle) gördüklerinde ağır bir psikolojik travma ve çaresizlik yaşıyorlardı. Acaba onları kurtaramadıkları için kendileri de günaha giriyor muydu? Kur'an, "Sapanların sapkınlığı size zarar vermez" diyerek inananların üzerindeki o ezici psikolojik ve akrabalık yükünü (mahalle baskısını) kaldırır.

          ihtedeytum (اهْتَدَيْتُمْ)

          Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; doğru yolu bulmak, rehberlik almak, menzile yönelmek ve hidayete ermektir. "İfti'al" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "izâhtedeytum" (siz hidayette olduğunuz/doğru yolda gittiğiniz zaman) şeklinde şart cümlesi içinde geçerek, o varoluşsal dokunulmazlığın (zarar görmemenin) yegane ön şartını belirler.

          İbn Fâris, bu kökün "bir kimseyi veya kendini, ulaşılmak istenen hedefe doğru sükûnetle ve yumuşaklıkla sevk etmek" anlamına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kelimesinin sadece zihinsel bir inanç olmadığını vurgular. Râgıb'a göre ihtidâ eylemi, yolu bulduktan sonra o yolda istikrarlı bir şekilde eylem üreterek (salih amelle) yürümeye devam etmektir. "Siz hidayette olduğunuz sürece" şartı, kişinin sürekli kendi ahlaki pusulasını kontrol etmesini gerektirir.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimesi üzerinden yanlış bir "bireycilik" (pasifizm) okumasının önüne geçer. Kılıç'a göre bazıları bu ayeti, "Ben kendi ibadetime bakarım, toplum ne hali varsa görsün" (emr-i bi'l ma'ruf'un terki) şeklinde yorumlamaya kalkmıştır. Oysa Kur'ani sistemde (ve sahabe uygulamasında) "hidayet üzere olmanın" (ihtedeytum) en temel şartlarından biri, bizzat kötülüğe engel olmaya çalışmaktır. Kişi elinden geleni yapıp uyarı görevini yerine getirdikten sonra toplum ısrarla saparsa (dalle), ancak o zaman onların sapkınlığından sorumlu tutulmaz. Hidayet, bencillik değil, görevini yaptıktan sonra vicdanen aklanmaktır.

          merciukum (مَرْجِعُكُمْ)

          Sözcüğün kökü "r-c-a" (ر ج ع) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, eski haline veya asıl yerine rücu etmektir. İsm-i mekân/zaman (veya mimli mastar) formunda olan bu kelime, ayette "İlallâhi merciukum cemîan" (Hepinizin dönüşü ancak Allah'adır) şeklinde geçerek, sapanların ve doğru yolda olanların o nihai eskatolojik (ahirete dair) toplanma noktasını ilan eder.

          İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir nesnenin veya canlının başlangıç noktasına, koptuğu/çıktığı ilk aslına doğru gerisin geriye intikal etmesi" olduğunu söyler.

          Angelika Neuwirth, Kur'an'ın zaman ve ahiret felsefesinde "rücû/merci" kavramının işlevini tahlil eder. Neuwirth'e göre pagan (Cahiliye) inancında zaman çizgiseldir ve ölümle birlikte hiçlikte kaybolup gider (dehr). Kur'an ise zamanı ve varoluşu devasa bir "döngü" (return) olarak kurgular. İnsanlar Allah'tan gelmişlerdir ve hayatın çölünde kimi sapmış kimi doğru yolu bulmuş olsa da, sonuçta hepsi başladıkları o mutlak merkeze (Allah'a) "geri döneceklerdir" (merciukum). Bu dönüş, ontolojik bir zorunluluktur.

          yunebbiukum (فَيُنَبِّئُكُم)

          Sözcüğün kökü "n-b-e" (ن ب أ) harfleridir. Temel anlamı; önemli bir haber getirmek, ifşa etmek, bildirmek ve gerçeği ortaya çıkarmaktır. "Tef'il" babından muzari (gelecek zaman vurgulu) fiil olan bu kelime, ayetin sonunda "fe yunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn" (ve O, yapmakta olduklarınızı size haber verecektir) şeklinde geçerek, ilahi mahkemedeki o mutlak hesaplaşma/yüzleşme anını mühürler.

          İbn Fâris, kök anlamını "sıradan bir dedikodu veya bilgi değil; insanın durumunu, hayatını ve kaderini derinden etkileyecek, şüpheden uzak, sarsıcı ve büyük bir haberi bildirmek" olarak tanımlar. "Nebi" (peygamber) kelimesi de ilahi ve büyük haberi getirdiği için bu köktendir.

          Râgıb el-İsfahânî, "nebe" (haber verme) kavramını sıradan bir "ihbar" eyleminden ayırır. Râgıb'a göre ahirette Allah'ın "haber vermesi" (yunebbiukum), dünyada olup bitenleri bir rapor gibi okuması değildir. Bu eylem; insanın dünyada yaparken kendini kandırdığı, gizlediği veya asıl niyetini örttüğü bütün o eylemlerin asıl içyüzünü, ahlaki değerini ve ilahi terazideki ağırlığını bütün çıplaklığıyla kulun yüzüne vurması, ona kendi gerçeğini (şok edici bir haber gibi) ifşa etmesidir.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki (clausula) bu ifşa eylemini tahlil eder. Aydar'a göre Allah, "Siz kendinize dikkat edin (enfusekum), sapanlar size zarar veremez" dedikten sonra bu cümleyi getirerek adaleti temin eder. İnanan kişi dünyada sapanların cezasını kesmek veya onların hesabını görmek zorunda değildir. Çünkü herkesin "amelini haber verecek" (yunebbiukum) yani herkesin defterini dürecek ve faturasını kesecek olan mutlak yargıç, dönüşün (merci) yegane sahibi olan Allah'tır. Adalet, ahirete ertelenmiş kesin bir haberdir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X