Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 101. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 101. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tes-elû ‘an eşyâe in tubde lekum tesu/kum ve-in tes-elû ‘anhâ hîne yunezzelu-lkur-ânu tubde lekum ‘afa(A)llâhu ‘anhâ(c) va(A)llâhu ġafûrun halîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın. Kur'an indirilirken böyle sorular sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan sizi muaf tutmuştur. Allah çok bağışlayıcıdır, halimdir.

      Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın. Burada sorulması yasaklanan soruların, önceden sordukları hususlardan dolayı bir şekilde ortaya çıkan ve şu sırada ihtiyaç duymadıkları şeylerden ibaret olması mümkündür. Müminler ihtiyaç hali ortaya çıkana kadar bunları sormaları yasaklanmış, ancak ihtiyaç ortaya çıktığında sorabileceklerine işarette bulunmuştur. Öyle anlaşılıyorki onlar, ihtiyaçları olmayan farazi konuları soruyor ve onların açıklanmasını istiyorlardı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, Kur'an indirilirken böyle sorular sorarsanız size açıklanır buyurmaktadır. İkinci bir ihtimal ise, önceden yönelttikleri bir soru bulunmamakla birlikte sormaları yasaklanan fiilleri gündeme getirmiş olmalarıdır. Diğer bir ihtimal de, ayet-i kerimenin, münafıklar tarafından sorulan sorular üzerine gelmiş olmasıdır; onlar öğrenmek için değil, yokuşa sürmek için inadına soruyorlardı. Münafıklar Hz. Peygamber'den mucizeleri ortaya çıktıktan, kendilerince de kesin delilleri sabit olup, onun Allah elçisi olduğunu anladıktan sonra da kendisine sorular yöneltiyorlardı, Allah'ın elçisi olduğunu anladıktan ve bu konuda deliller ortaya çıktıktan sonra da mucizeler istiyorlardı. Ayetteki yasak, şayet müminler için getirilmişse, söylediğimiz gibi ihtiyaç ortaya çıkmadan sorulan sorularla ilgilidir.

      Denilmiştir ki bu ayet, Hz. Peygamber'e (s.a.) çeşitli şeyleri soran insanlar hakkında gelmiştir. Bunlardan biri şunu sormuştu: Babam kim? Diğeri şöyle demişti: Ben ahirette nerede olacağım? Hz. Peygamber bunların birine, "Sen cehennemde olacaksın", diğerine de "senin baban falandır" cevabını vermiştir ve benzeri sorular. Şöyle de denilmiştir: Resulullah (s.a.) haccın farz kılındığını söylemişti, adamın biri "her yıl mı ey Allah'ın Resulü'?" diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: "Şayet evet deseydim, her yıl hac farz olurdu. Her sene farz olunca da yapamazdınız, farzı yapmayınca onu inkar etmiş, inkar edince de küfretmiş olurdunuz". Çünkü Allah'ın koymuş olduğu bir farzı inkar eden kimse küfre girmiş olur veya benzeri bir ifade. Bu ayet şu konuda gelmiştir diye tefsir etmeye gerek yoktur, çünkü Allah'ın Kitab'ında herhangi bir açıklama yer almamaktadır, sadece ihtiyaç duyulmayan hususlarda soru sormak yasaklanmıştır. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: ... hususlarda soru sormayın, yani Allah'ın bağışladığı hususlarda sormayın. Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokar, yani yapmayı emredildiğiniz şey, ortaya çıktığında ağırınıza gidecek şey demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yâ eyyuhellezîne âmenû (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا)

        Sözcük grubu; "yâ" (ey) nida edatı, "eyyuhe" (dikkat çekme) ve "ellezîne âmenû" (iman edenler) kelimelerinden oluşur. Mâide Sûresi 101. ayette "Ey iman edenler!" şeklinde geçerek, yeni inen ilahi bir hukuki/ahlaki kurala karşı muhatapları zihinsel olarak uyandıran ve onları inanç bağları (iman) üzerinden sorumluluğa davet eden spesifik bir hitaptır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde "âmenû" kelimesinin kökü olan "e-m-n" harflerinin, "güven, huzur ve korkudan emin olma" anlamına geldiğini belirtir. Bu hitap, inananları korkutmak için değil, onlara güven telkin eden bir otoritenin rehberliğini sunmak içindir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın hitap formlarındaki sosyolojik ayrımı inceler. Neuwirth'e göre "Ey İnsanlar" (yâ eyyühen nâs) hitabı evrensel fıtrata ve ahlaka seslenirken; "Ey İman edenler" hitabı sadece o yeni oluşan cemaate (ümmete) özel bir "hukuki ve edebi (adab-ı muaşeret)" sorumluluk yükler. Bu ayetteki sorumluluk, "soru sorma adabıyla" ilgilidir.

        lâ tes'elû (لَا تَسْأَلُوا)

        Sözcüğün kökü "s-e-l" (س أ ل) harfleridir. Temel anlamı; sormak, istemek, talep etmek ve sorgulamaktır. Ayette "lâ tes'elû" (sormayın) şeklinde olumsuz emir (nehiy) kipiyle geçerek, o dönemdeki Müslümanların peygambere gereksiz, detaycı ve kendi aleyhlerine dönebilecek sorular sorma hevesini kesin bir dille sınırlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bilinmeyen veya ihtiyaç duyulan bir şeyi, onu bilen veya sahip olan makamdan talep etmek" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "sual" eyleminin felsefesini açıklar. Râgıb'a göre soru sormak normalde ilmin anahtarıdır. Ancak buradaki yasaklanan sual, hakikati öğrenmek için değil; inatçılıktan, kurcalamaktan, yersiz merak veya şeriatın (dinin) zaten dar bırakmak istediği o özgür alanı (mübahları) detaylandırarak harama çevirme tehlikesi taşıyan "aşırı/kurcalayıcı" sorulardır. (Bakara Suresi'ndeki ineğin rengi, yaşı vs. gibi Yahudilerin sorduğu inatçı sorular gibi.)

        eşyâe (أَشْيَاءَ)

        Sözcüğün kökü "ş-y-e" (ش ي أ) harfleridir. Kelime, "şey" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; var olan, hakkında konuşulabilen, nesne, durum ve şeyler demektir. Ayette "an eşyâe" (öyle şeylerden/durumlardan ki) şeklinde geçerek, yasaklanan soruların konusunu (nesnesini) niteler.

        İbn Fâris, bu kökün "irade sonucunda belirginleşen ve vücut bulan her türlü nesne veya olay" anlamına geldiğini belirtir.

        tubde (تُبْدَ)

        Sözcüğün kökü "b-d-v" (ب د و) harfleridir. Temel anlamı; ortaya çıkmak, görünmek, açıkça belli olmak ve bedevi olmaktır. "İf'âl" babından meçhul (edilgen) muzari fiil olan bu kelime, ayette "in tubde lekum" (şayet size açıklanırsa / gösterilirse) şeklinde şart cümlesinin içinde geçerek, o sorulan soruların cevabının vahiy yoluyla (Allah tarafından) ifşa edilmesi durumunu ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "üzeri örtülü veya gizli olan bir şeyin aniden perdesinin yırtılarak görünür hale gelmesi" olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin meçhul (edilgen) kullanılmasının altını çizer. Aydar'a göre "tubde" (açıklanırsa), peygamberin kendi fikriyle cevap vermesi değil; doğrudan Allah'ın vahyi devreye sokarak o gizli tutulan, henüz hüküm konmamış meseleyi (şer'i bir hüküm olarak) ortaya dökmesidir.

        tesu'kum (تَسُؤْكُمْ)

        Sözcüğün kökü "s-v-e" (س و أ) harfleridir. Temel anlamı; çirkin olmak, kötüleşmek, üzmek, can sıkmak ve kötülük (seyyie) yapmaktır. Ayette "tesu'kum" (sizi üzer / size kötü gelir / canınızı sıkar) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, o gereksiz soruların cevabı geldiğinde insanın yaşayacağı o varoluşsal pişmanlığı ve hukuki yükü tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana hem fiziksel hem de psikolojik olarak rahatsızlık veren, onun tabiatına ve fıtratına zıt gelen çirkinlik" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu bağlamda kurduğu psikolojik ve hukuki dengeyi tahlil eder. Izutsu'ya göre dinin temel felsefesi "kolaylıktır" (yüsr). Allah, bazı konularda kasten sessiz kalır (afv), kuralları geniş tutar. Siz O'nun sessiz kaldığı yerleri kurcalayıp "Şunu da yapalım mı, bu da haram mı?" diye zorlarsanız (tes'elû), Allah o boşluklara da katı kurallar koyar (tubde). Ve bu yeni kurallar sizin "canınızı sıkar" (tesu'kum); çünkü hayatınızı, kendi ısrarınızla daraltmış ve kendi omzunuza taşıyamayacağınız bir yük bindirmiş olursunuz.

        tunezzelu (تُنَزَّلُ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yüksek bir yerden aşağı inmek, intikal etmek ve konaklamaktır. "Tef'il" babından (süreklilik bildiren) meçhul muzari fiil olan bu kelime, ayette "hîne tunezzelul kur'ânu" (Kur'an peyderpey indirilirken) şeklinde geçerek, o soruların sorulduğu kritik tarihsel zemini (nüzul ortamını) niteler.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin yüce/üstün bir konumdan aşağıya doğru hareket etmesi" anlamına geldiğini söyler. Tef'il babı (tenzîl), bu inme eyleminin bir anda değil, olaylara göre yavaş yavaş (peyderpey) gerçekleştiğini gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "Kur'an'ın indirilme süreci" ile "soru sorma" arasındaki o tehlikeli ilişkiyi inceler. Reynolds'a göre ayet, "Kur'an inerken sormayın" diyerek bir riskten bahseder. Çünkü vahiy süreci devam ederken peygambere sorulan her soru, anında ilahi bir fermanla (ayetle) yasalaşma ve dondurulma (canonization) potansiyeline sahiptir. Kur'an indiği için o an göklerin kapısı açıktır; sorunuz anında bir yasa (dogma) olarak başınıza dönebilir.

        afâ (عَفَا)

        Sözcüğün kökü "a-f-v" (ع ف و) harfleridir. Temel anlamı; silmek, izini yok etmek, çokluk, bağışlamak, cezalandırmaktan vazgeçmek ve kasten sessiz kalmaktır. Ayette "afallâhu anhâ" (Allah onlardan/o şeylerden affetmiştir) şeklinde geçerek, dindeki o geniş mübah/serbestiyet alanının ilahi kaynağını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "rüzgarın çöldeki ayak izlerini silip süpürmesi ve o izi (suçu/kaydı) yok etmesi" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kelamî/fıkhi ufkunu tahlil eder. Öztürk'e göre Allah'ın bir konudaki hükmü "affetmesi" (afâ), O'nun o konuyu "unuttuğu" anlamına gelmez. Allah, kullarına merhamet ettiği için (afv), hayatın bazı alanlarına kural koymamış, onları serbest bırakmıştır. (Hz. Peygamber'in "Allah'ın sustuğu şeyler O'nun affıdır, onları kurcalamayın" hadisi de bunu destekler). İnsanın kendi zekasıyla (veya dindarlık hevesiyle) Allah'ın serbest (af) bıraktığı alanlara yasaklar getirmeye çalışması, ilahi rahmete karşı bir nankörlüktür.

        halîm (حَلِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "h-l-m" (ح ل م) harfleridir. Temel anlamı; yumuşak başlı olmak, acele etmemek, sabırlı olmak, öfkeyi yutmak ve akıldır (rüya). Ayetin sonunda "vallâhu ğafûrun halîm" (Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır/Halîmdir) şeklinde esma-i hüsna olarak geçerek, o yersiz sorulara karşı anında azap indirmeyen ilahi toleransı mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "öfke ve şiddetin tam zıttı olan; olaylara karşı serinkanlı, akılcı, yumuşak ve aceleci olmayan tepki" olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, Mâide 101'in kapanışındaki (clausula) "Halîm" sıfatının sosyo-psikolojik etkisini inceler. Neuwirth'e göre ashabın peygambere yersiz, detaycı veya imtihan edici sorular sorması (bedevi kibri), aslında ilahi cezayı (gazabı) hak eden bir hadsizliktir. Ancak Allah bu ayeti "Halîm" sıfatıyla kapatarak; "Sizin bu aceleci ve cahilce kurcalamalarınıza anında öfkeyle (azapla) karşılık vermiyorum, size tahammül ediyorum (Halîm)" diyerek teolojiyi muazzam bir hilm (yumuşaklık ve pedagojik merhamet) üzerine inşa eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X