Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 95. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tektulû-ssayde veentum hurum(un)(c) vemen katelehu minkum mute’ammiden fecezâun miślu mâ katele mine-nne’ami yahkumu bihi żevâ ‘adlin minkum hedyen bâliġa-lka’beti ev keffâratun ta’âmu mesâkîne ev ‘adlu żâlike siyâmen liyeżûka vebâle emrih(i)(k) ‘afa(A)llâhu ‘ammâ selef(e)(c) vemen ‘âde feyentekimu(A)llâhu minh(u)(c) va(A)llâhu ‘azîzun żû-ntikâm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu -Kabe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık olmak üzere- aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Yahut o kişi, yoksulları doyurarak veya ona denk olacak kadar oruç tutarak bir kefaret öder ki böylece yaptığı fiilin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.

      İhrama İlişkin Hükümler

      Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. Ayet-i kerimenin hükmü zahirde her türlü av hayvanını öldürmeyi içine alması bakımından genel kapsamlıdır. Ancak Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem öldürülmesine izin verilen bazı hayvanlar için ruhsat vererek, şöyle buyurmuştur: "Harem dahilinde şu beş çeşit hayvanı öldürmek ihramlıya haram değildir: Çaylak, karga, akrep, fare ve kuduz köpek". Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şu beş hayvanın Harem içinde de dışında da öldürülmesini emretmiştir: Çaylak, karga, fare, akrep ve kuduz köpek. Bazı rivayetlerde bu hayvanlar arasında kurt da zikredilir. Hadiste geçen ve kuduz köpek diye tercüme ettiğimiz "kelb-i akur" ile kurt kastedilmiş olabilir. Ebu Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre, Resulullah'a (s.a.) ihramlının hangi hayvanı öldürebileceği sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: "Yılan, akrep, fare -kargaya atış yapılır, ama öldürülmez- kudurmuş köpek ve saldırgan hayvanlar". Hz. Peygamber'in ihramlıya öldürmesini emrettiği kelb-i akur (kudurmuş köpek) aslan, panter ve kurt gibi insanlara saldıran ve onları öldüren hayvandır. Yırtıcı hayvanlardan sırtlan, tilki, kedi ve benzerinden zarar vermeyenler ihramlı tarafından öldürülmez. İhramlı kişi, bunlardan birini öldürürse fidye verir. Hadiste zikredilenden başka bir kuşu öldürürse cezasını öder. Bir hadiste Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "İhramlı kimse fareyi öldürebilir, çünkü fare su tulumunu deler".

      Bazı alimler şöyle demiş: Eti yenmeyen yırtıcıları öldüren ihramlının fidye vermesi gerekmez; fakat bunu söyleyen, İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin mealindeki ayetin zahiri anlamını terketmiş olur. Şayet bu görüşe sahip olan bir alim, İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edilen ve Resulullah'ın "ihramlıya beş nevi hayvanı öldürebileceğini" içeren beyanla istidlalde bulunursa bu, eti yenmeyenler hakkındadır. Bu görüşe sahip olana sorulur: Hz. Peygamber bu beş hayvanı öldürmeyi, etleri yenmediğinden dolayı mı mubah kıldı? Şayet evet derlerse, yine sorulur: Bunun delili nedir? Şayet, "çünkü onların eti yenmiyor, dolayısıyla eti yenmeyen her hayvanı öldürmek mubahtır", derse, kendisine şöyle söylenir: Senin "eti yenmiyor" sözün illet konumunda değildir, çünkü onların etlerinin yenmemesi zail olmayan ve değişmeyen bir haldir, illet ise bir zaman var olan, başka bir zamanda yok olan şeydir. Şayet "eti yenmiyor" sözü eti yenmeyen hayvanlar hakkında illet olsaydı, eti yenen hayvanlar için de "eti yeniyor" sözü illet konumunda bulunurdu, buna göre de bir şey, bizzat kendisinin illeti olmuş olurdu, bu ise hatalı bir düşüncedir. Hz. Peygamber'in (s.a.), ihramlının öldürmesine izin verdiği beş hayvanın etini yemek onu serbest olarak öldürmek için bir illet olmayınca, eti yenmeyenin buna kıyas edilmesi hatalı bir hüküm olur, çünkü kıyas ancak illetlere dayanır, hakkında illet bulunmayan bir şeye kıyas etmek caiz değildir.

      Bize göre, isimleri verilen bu beş hayvan hem ihramlı olana hem de olmayana zarar verir, buna mukabil ihramlı olanlara hiç bir zarar vermese de. Eti yenmeyen hayvanlardan sözü edilenlerin dışında kalanlara insan zarar vermeye yeltenmedikçe, genelde onlar da kişiye zarar vermeye kalkışmaz, fakat insan onlara zarar vermeye kalkıştığında onlar da saldırır. Bunun açıklaması şöyledir: Çaylak, çoğu kere insanın elinde gördüğü ete saldırır, karga hayvanların kıçına konar ve onu rahatsız eder, akrep sokacağı kişiyi ve davranışlarını takip eder, yırtıcıların insandan kaçtığı gibi kuduz köpek de habire insanlardan kaçar. Sırtlan, domuz, köpek, kurt ve benzeri hayvanlar ise Ademoğlundan kaçarlar ve insan kendilerine saldırmadıkça onlar da nerede ise saldırmaz. Buna dayanarak biz, Hz. Peygamber'in (s.a.) ihramlının öldürmesine müsaade ettiği hayvanlar konusundaki illeti, ihramlı kişilere zarar vermese bile onların insana zarar vereceğinin bilinmesine bağladık. Onların tabiatlarının çoğunlukla böyle olduğu herkes tarafından bilinen bir husustur. Yenilmesi haram kılanan diğer kuşlar ve yırtıcılarda bu illet olmayınca ve onların durup dururken insana saldırmaya yeltenmediği de malum olunca, onları hadiste zikredilen beş hayvana benzetmek isabetli olmaz. Şayet onlardan biri ihramlıya saldırmaya yeltenirse biraz önce sözkonusu edilen beş hayvan gibi konumuna girer ve böylelerini öldürmek caiz olur, fidye de gerekmez.

      Şunu da belirtmek gerekir ki eti yenmeyen hayvanlara da av denir ve avcılar onu da avlar, bu husus ayetin genel hitabına girer. Bize muhalif olan kişi veya grup ise ayetin aslının umum ifade etme özelliğini terk etmiş ve ayeti delil olmaksızın hususileştirmiştir. Asıl kural ise am olan bir ayetin delilsiz tahsis edilemeyeceğidir. Eti yensin veya yenmesin [Hanefi] alimlerimiz -Allah onlara rahmet etsin- bütün av hayvanlarını ihramlı tarafından avlanmasını mahzurlu sayıyor, ancak istisna edilen hariç; şayet kendisine saldırmadığı halde hayvanı öldürürse fidye ödemesi gerekir. Alimlerimiz Ebıl Said el-Hudri'nin rivayet ettiği şu hadisle istidlal ederek bu kanaate sahip olmuştur: "ihramlı kişi, şu şu hayvanları ve saldırgan yırtıcıları öldürür". Buradaki saldırgan ifadesi ihramlıya saldıran hayvan demektir. Onlar, ayrıca Hz. Ali ve diğer sahabilerden rivayet edilen hadisleri de delil sayarlar. Gerçi sırtlanı öldüren ihramlıya Hz. Peygamber'in (s.a.) ceza uyguladığı da rivayet edilmiştir. Hz. Ömer, İbn Abbas ve İbn Ömer'den -Allah onlardan razı olsun- de aynı husus rivayet edilmiştir. Sırtlan eti yenmeyen hayvanlardandır. Cabir'den ( r.a.) de şöyle rivayet edilmiştir: Resıllullah'a (s.a.) sırtlanın hükmü soruldu; "O avdır ve (ihramda) onu öldürenin bir koç kurban etmesi gerekir" buyurdu. Aynı şey Hz. Ömer'den (r.a.), İbn Abbas (r.a.) ve İbn Ömer'den (r.a.) de rivayet edilmiştir.

      Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bu ayetin yorumunda iki görüş ortaya çıkmıştır. Birincisi, bazıları ayeti, zahiri anlamını esas alarak hataen öldürmeye kefaret vermek gerekmez demişlerdir. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: İhramlı biri av hayvanını hata yoluyla öldürse bir şey gerekmez. Ata, Salim ve Kasım'ın da İbn Abbas (r.a.) gibi, bir şey gerekmez dedikleri rivayet edilmiştir.

      İkincisi, müfessirlerin çoğunun görüşüdür, onlar şöyle demiştir: Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse mealindeki ayet, ihramlı olduğunu unutarak öldürürse onun için böyle hükmolunur demektir. O, kefareti verilen bir hatadır. İhramlı olduğunu bilerek kasten öldürürse, buna hüküm uygulanmaz. Hasan-ı Basri'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: İhramlı olduğunu unutarak kasten öldürürse; o, sözünü şöyle devam ettirmiştir; Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir, yani ihramlı olduğunu bilerek kasten öldürürse. Sanki onlar, ihramlı olan avlanmaya teşebbüs etmez diye düşünmüş ve böylesine hüsn-ü zanda bulunmuştur. Bize göre ise ihram, sahibine gizli kalacak ve kendisince unutulacak bir şey değildir, çünkü ihramlının bir takım özellikleri (alametleri) mevcut olup içinde bulunduğu durumu kendisine hatırlatır. Bize göre unutulması ve gizli halması mümkün olmayan bir şeyi unutan kişi mazur sayılmaz. Binaenaleyh bize göre hataen veya kasten olsun av hayvanını öldüren kişiye kefaret gerekir. Hasan-ı Basri ile Mücahid'in de dedikleri gibi. Ayet-i kerime, ihramlı olduğunu unutarak kasten hayvan öldüren yahut ihramlı olduğunu bilerek kasten öldüren kişinin de kefaret vermesi gerektiği manasından uzak değildir. İhramlı olduğunu unutarak kasten öldüren kişinin kefaret vermesi gerekiyorsa, ihramlı olduğunu bilerek kasten öldüren kişiye öncelikle gerekir, çünkü onun günahı daha çok ve suçu daha büyüktür.

      Şayet "Siz kasten adam öldüren kişinin -büyük bir suç olmasına rağmen- kefaret vermesine gerek görmüyorsunuz da av hayvanını öldürmeye uygulanacak cezanın aynı olmasının, benzeri hükmün verilmesine mani olan ne engeli vardır?" diye bir soru sorulursa; buna şöyle cevap verilir: Kasten adam öldüren için kefarete gerek görmüyorsak da kısası gerekli gördük, kısas kefaretten çok daha büyük bir cezadır. İhramlı olduğunu bilerek kasten hayvan öldürenden kefareti de düşürürsek, ona verilecek başka bir ceza kalmaz, bu sebeple ikisi farklı şeylerdir. Sonra şöyle deriz. Av hayvanını öldürmenin hükmünü kitaptan öğreniyoruz. Hata yoluyla öldürmenin hükmü ise başka bir yoldan öğreniliyor. Bir hale ilişkin hükmün belirtilmesinde bu hükmün başka bir halde ortadan kaldırılmasına dair bir delil yoktur. Bizim bu hususta başka gerekçelerimiz de mevcut olup onları çeşitli yerlerde belirttik, burada aym şeyleri tekrar etmek istemiyoruz.

      Kefaret hükmünü, kasten öldürmeye tahsis etmenin farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Birincisi, adam öldürmenin cezası olan kefaret sadece hata yaparak öldürmek için zikredilmiş fakat kasten öldürme hakkında zikredilmemiştir; ta ki kasten öldürmede kefaret gerekli olunca hata yaparak öldürmede daha açık bir şekilde yerini bulacağı anlaşılmış olsun.

      İkincisi, kefaret, Harem dahilinde güven içinde bulunan av hayvanı öldürüldüğü için gerekir. Buna göre her emanetçi, ister kasten ister hata yaparak olsun emaneti yok edince onun tazminatını ödemesi gerekir. İşte Harem'de hayvan öldürmek de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, zaruret halinde tercih yapma imkanının belirtilmesi, işin sahibine hareket alanını genişletmek ve hafifletmek anlamına gelir. Bu durum zaruret halinin dışında sözkonusu değildir. Onun zaruret halinin dışında zikredilmesi, zaruret halinde zikredilen gibi olduğunu gösterir.

      Öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Alimler buna denk mealindeki ifade hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiş: Ceylan için bir koyun, deve kuşu için bir deve, yaban eşeği için bir sığır ve benzeri kurban etmesi gerekir. Diğer bazı alimler ise şöyle demiştir: Buradaki denklikten maksat avın kıymetidir; adil iki kişi onun kıymetini tespit edip paraya çevirirler. Sorumlu kişi de o para ile bir koyun alır yahut yemek hazırlar ve her fakire ondan yarım "sa"' (صاع) tasadduk eder yahut da her yarım sa' için bir gün oruç tutar. Başka bir grup da şöyle demiştir: Şayet öldürme gerçekleşmişse koyunu kurban eder, gerçekleşmemişse kıymetini tasadduk eder.

      Bizim kanaatimize gelince, ayetteki denk ve benzer anlamındaki "misl" (مِثْل) lafzı, birebir aynısı değil, kıymeti anlamına gelir. Bu kanaate de çeşitli sebeplerle vardık. Birincisi, ihramlı kişi bir av hayvanını öldürdüğünde iki hakem onun cezasına hükmeder. Şayet ceylanın karşılığı her zaman ve her mekanda bir koyun ise ashab-ı kiramın ve Selefin bu konuda vermiş olduğu hüküm yeterli olur, başkasının hükmüne gerek kalmaz. Müslümanların iki hakemin hüküm vermesi ilkesinin devam ettiğinde icma etmeleri, denk olma ölçüsünün geçici olmadığına, bilakis zamanın ve mekanın değişmesiyle denginin de değişeceğine işaret eder. Denk anlamına gelen "misl" (مِثْل) kavramını kıymet olarak kabul ettiğimizde iki hakeme ihtiyaç duyulur. Onu "hedy" (هَدْي) (kurbanlık) kabul edersek onlara ihtiyaç kalmaz. Cenab-ı Hakk'ın kitabında zikretmiş olduğu iki hakem meselesini yok saymak mümkün değildir.

      İkincisi, ihramlı kişi hayvanlar arasında dengi bulunmayan bir avı öldürdüğü takdirde buna ceza olarak onun kıymetini vermesi gerektiğinde alimler ittifak etmiştir; bazı avlarda denklik kıymet anlamına geliyorsa bütün av hayvanlarında da kıymet anlamına gelir. İbn Abbas ve diğer selef alimlerinin de böyle söyledikleri rivayet edilmiştir.

      Eğer hayvanlardan ona denk birinin bulunmaması kıymetinden daha fazlasına imkan vermez, diye bir itiraz ileri sürülürse, kendisine; ona bir denk tayin edilebilir mi? diye sorulur. Şayet, evet derlerse kendisine şöyle denir: Bazı av hayvanlarında kıymet denk olmak anlamına gelir, peki bütün avlarda denk olmasının engel nedir?

      Şayet, "Misl" (مِثل) kavramı dengi bulunan hayvanlar için "hedy" (هَدْي) demektir; kurbanlıklardan dengi bulunmayan av için ise denk bir şey vermek gerekmez, ancak kıymeti verilir. Kitabın metniyle bu değil kurbanın dengi gerekli olmuştur. Dengi bulunmayanda ise kıymeti icma' ile gerçekleşir. Onun dengi de olmadığına göre, icmaen ancak kıymeti verilir" diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Bize, Cenab-ı Hakk'ın İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin mealindeki ayetten bahset, bu ayetin genel ifadesine, öldürülmesi yasaklanan hayvanlara civcivler ve benzerleri de girer mi? Şayet, evet derse, ona şöyle denir: Öldürülmesi yasaklanan av hayvanları kapsamına civcivler giriyorsa, o zaman onlar, Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse mealindeki ayetin genel hükmüne de girerler. Eğer İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin mealindeki ayetin umumuna civcivler girmez derse, o zaman kendisine şöyle denir: Cenab-ı Hak, ''.Allah, ellerinizin ve mızraklarınızın yetişebileceği bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır" diye buyurmaktadır; rivayet edildiğine göre bu ayet-i kerime kanatlıların yumurtaları ve civcivler hakkında gelmiştir. Şayet civcivler ve onlardan herhangi bir şey buna dahil değilse, o zaman ayetin anlamı nedir? Biz ellerimizi av hayvanlarından ancak zayıf olanlarına, uçamayanlarına ve saldıramayanlarına uzatabiliyoruz. Ayetin genel hükmüne, kıymeti az veya çok olsun bütün av hayvanlarının girmesi gerekir. Bu durum civcive ve serçeye denk bir kıymetin belirlenmesini gerektirir. En doğrusunu Allah bilir ya, deve kuşuna denk olacak başka bir hayvan yoktur, dolayısıyla onun için dişi deve kurban etmeyi gerekli gören, benzeri ve dengi olmayan bir şeyi gerekli görmüş olur. Onun kıymetinin verilmesini gerekli gören ise, mislinin verilmesini gerekli görmüş demektir, bu da ayetin ifadesine uygun düşer. En doğrusunu Allah bilir ya, güvercin için koyun kurban etmeyi gerekli gören de ne şekli, ne vasfı ve ne de cinsi itibariyle güvercine benzemeyen bir hayvanı ona denk görmüş olur; bu ise ayetin denk olma ifadesine uygun değildir, şu halde onun kıymetinin verilmesini gerekli gören "misl" lafzına daha uygun davranmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Şayet, "Bir şeyin kıymeti onun misli diye nasıl vasıflandırılır, halbuki onun cinsinden değildir? Denk ancak kendi cinsinden olan için kullanılır" diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Av hayvanlarından dengi olmayan için onun kıymetinde olanı vermeye denk denilebileceğini daha önce söylemiştik; çünkü Allah Teala Veya ona denk olacak kadar oruç tutar buyurmuştur. Orucun, yemek yemeye denk olduğu söyleniyorsa, kıymetini vermenin de av hayvanına denk olduğunu söylemek mümkün olur. Oruç ancak değer tespiti açısından yemek yemeye denk görülmektedir, denk olmakla misli olmak anlam itibariyle birbirine yakındırlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Şu da var ki Allah Teala, Aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder buyurmuştur; ayetteki "misl" (مِثْل) lafzı ile görünüşte onun gibi olan kastedilmiş olsaydı, adalet sahibi kişilerin hakemliğini şart koşmanın anlamı kalmazdı; çünkü anlayışlı biri olsun olmasın, görünüşte ona denk olanı herkes bilir. Binaenaleyh adaletli iki kişinin hakemliğinin şart koşulması sadece görünüşte değil, görünmeyen ve gizli olan tarafı itibariyle de ona denk olması gerektiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder mealindeki ayet-i kerimenin tefsiri zikrettiğimiz gibidir; bunun için bilgi ve basiret sahibi iki adil kişi bulunur, onlar da kıymet tespiti yapar. Sonra onunla bir kurbanlık alır ve dilerse hedy kurbanı olarak Kabe'ye sevk eder, şayet kurbanlık gönderemezse takdir edilen para ile yemek verir. Onu da yapamazsa, her yarım sa' (صاع) karşılığında bir gün oruç tutar. İbn Abbas'ın (r.a.), Hasan-ı Basri'nin, İbrahim'in, Kasım'ın ve bütün selefin böyle dedikleri rivayet edilmiştir. Bize göre kişi bu üç çeşit ceza konusunda serbesttir, hangisini dilerse onu yerine getirir. Çünkü Cenab-ı Hak hac yapması engellenen kişi hakkında şöyle buyurmuştur: "Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin". Başındaki haşerattan dolayı saçlarını tıraş eden kişinin fidye olarak burada belirtilen üç şeyden dilediğini vermesinin caiz olduğu konusunda şüphe yoktur. Harem'de hayvan avlamanın cezası da bunun gibidir, çünkü ayetteki hitap tarzı serbestlik ifade etmektedir. Muhayyerlik ifade eden her hitapta sorumlu kişi onlardan birini yapmakta serbesttir; yemin kefüretinde ve başındaki haşeratı izale etmekte olduğu gibi. En doğrusunu Allah bilir.

      Kabe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık. Burada kurbanlığın Kabe'ye ulaşması şart koşulmakta, fakat bizzat Kabe'nin kendisine ulaşması değil, Kabe'nin yakınına varması kastedilmektedir. Buna göre falancının kapısından geçmeyeceğine yemin eden biri, onun yakınından geçecek olursa, Kabe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık mealindeki beyanın işaretiyle yeminini bozmuş olur, çünkü ayet, kurbanın bizzat Kabe'ye ulaşmasını değil, onun yakınına veya bulunduğu bölgeye ulaşmasını kastetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İmam Muhammed şöyle diyordu: Onun için, bulunduğu yerde denk bir hayvanı kurban etmesine hükmolunur. Ebıl Hanife (r.a.) ise şöyle demektedir: Başına bu sıkıntının geldiği yerde av hayvanının kıymetini vermesine hükmedilir. İmameyn'in bu konudaki farklı görüşleri "öldürdüğü av hayvanına denk olanı öder" ifadesindeki ihtilafa, yani onun aynısını mı, yoksa kıymetini mi vermesi gerektiği hususundaki ihtilafa dayanmaktadır. Hz. Ömer'den (r.a.), Abdurrahman'dan (r.a.) ve diğerlerinden rivayet edildiğine göre, onlar öldürdüğü ceylana karşılık koyun kurban etmesi gerektiğine hükmetmişler, bu işi nerede yaptığını sormamışlardır. Onların, işlendiği yeri sormamaları, kendilerine göre her yerin eşit olduğu kanaatine dayanmaktadır, onlar kıymet değil kefaretler gibi düşünmüşlerdir; çünkü kıymetini tazmin etmeyi düşünmüş olsalardı, olayın nerede meydana geldiğini de sormaları gerekirdi, zira avın kıymeti farklıdır, o yerlerin hepsinde aynı değildir. Bu rivayet, İmam Muhammed ve onun fikrini benimseyenleri desteklemektedir. Ebıl Hanife'ye (r.h.) göre ise o bölgede av hayvanının mülkiyeti Harem'e aittir; başkasının malını telef eden veya bir insanın malına zarar veren kişiye verilecek ceza için, o malın telef edildiği yerdeki kıymetine bakılır. Buna göre avın avlandığı yerdeki kıymeti esas alınır.

      Buradaki başka bir mesele de, avlanan kişiye verilen ceza kurbanının nerede kesileceği hususudur. Bütün fakihlere göre onun sadece Mekke'de kesilmesi caiz olur, çünkü Harem dışında ve insanın istediği herhangi bir yerde kesilmesi caiz olsaydı, Kabe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık mealindeki beyanın anlamı kalmazdı. Bu konuda alimler arasında ihtilaf yoktur. Yemek yedirmek ve oruç tutmak meselesinde ise Cenab-ı Hak onlar için bir yer ve muayyen bir mekan tayin etmemiştir, dolayısıyla dilediği yerde yemek yedirmesi ve oruç tutması mümkündür.

      Şayet, "Hedy kurbanı, Harem bölgesinde yaşayanlara fayda sağlayacağı için Haremde kesilir ve oradaki insanlara tasadduk edilir, buna göre yemek yedirmenin de Harem'de yapılması gerekir, çünkü yemek de Harem'de yaşayanlara menfaat sağlar" diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Kurban, Harem dışında kesilse ve fakat eti Harem ehline tasadduk edilse bile bunun caiz olmadığı konusunda alimler arasında farklı bir görüş bulunmamaktadır. Bu, sözkonusu cezanın zikredildiği gibi olmadığını ve hedy kurbanlarının sadece Mekke'de kesilmesi gerektiğini gösterir. Görmez misin ki Allah rızası için kurban keseceğine dair yemin eden kişi, onu Mekke'den başka bir yerde kesemez. Buna mukabil yemek yedirmeye ve sadaka vermeye yemin eden kişi istediği yerde tasadduk edebilir. Bu, hedy kurbanının Mekke'de kesilmeye mahsus bir kurban olduğunu, onu başka yerde kesmeye cevaz bulunmadığını gösterir. Sadakaya gelince, onun her yerde verilmesi caizdir, bu itibarla bu iki husus birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Böylece yaptığı fiilin vebalini tatmış olsun. Yani yaptığı işin tadına ulaştığı gibi zorluğunu ve acısını da tatsın. Buna günahının cezasını tatsın anlamı da verilmiştir, ondan maksat da kefarettir.

      Allah geçmişi affetmiştir. Yani tövbe edip avı öldürmeyi helal saymaktan döndüğü takdirde; şu ilahi beyanda yer aldığı gibidir: "Eğer yaptıklarına son verirlerse, geçmiş günahları bağışlanacaktır".

      Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir. Yani kim, Haremde hayvan avlamayı helal saymaya dönüş yaparsa Yüce Allah, onun cezasını cehennemde verir. Bunun şöyle yorumlanması da mümkündür: Kim tekrar hayvan avlarsa Allah onun cezasını kefaret ödetmekle verir.

      Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir. Yani hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Şöyle de söylenmiştir: Aziz (عَزِيزٌ), O'nun gücü-kudreti yanında bütün güç ve kudretler zelildir; gani (غَنِيٌّ), O'nun zenginliği yanında her zengin fakirdir ve benzeri. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lâ tektulû (لَا تَقْتُلُوا)

        Sözcüğün kökü "k-t-l" (ق ت ل) harfleridir. Temel anlamı; öldürmek, can almak, ruhu bedenden ayırmak ve hayata son vermektir. Mâide Sûresi 95. ayette "lâ tektulû" (öldürmeyin) şeklinde olumsuz emir (nehiy) kipiyle geçerek, ihramlı olan müminlere yönelik mutlak bir şiddetsizlik ve dokunulmazlık kuralını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl anlamının "bir canlının ruhunu bedeninden zor kullanarak (şiddetle) ayırmak, onu cansız bırakmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta öldürme eylemini bağlamına göre tahlil eder. Râgıb'a göre "katl" fiili sadece insanı öldürmek için değil, her türlü canlının hayatını sonlandırmak için kullanılır. İhramlıyken av hayvanının öldürülmesinin yasaklanması, sıradan bir avlanma yasağı değil; mukaddes bir zamana ve mekana girmiş olan insanın elini her türlü "kan dökme" (katl) eyleminden tamamen çekmesi gerektiğinin ilanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu yasağın ontolojik boyutunu inceler. Izutsu'ya göre Cahiliye Arabı için avlanmak ve öldürmek gündelik, sıradan bir reflekstir. Allah, bu emirle (lâ tektulû) müminin o hayvani ve şiddete dayalı refleksine ilahi bir pranga (hudud) vurur. İhrama giren kişi, artık doğanın değil, mutlak barışı (selâm/harem) emreden Allah'ın kurallarına tabidir.

        es-sayde (الصَّيْدَ)

        Sözcüğün kökü "s-y-d" (ص ي د) harfleridir. Temel anlamı; vahşi hayvanları ele geçirmek, avlanmak ve avlanılan nesnenin bizzat kendisidir. Ayette "lâ tektulûs sayde" (avı öldürmeyin) tamlaması içerisinde geçerek, yasağın hedefini belirler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana alışkın olmayan, evcilleşmemiş ve doğal ortamında yaşayan (vahşi) bir canlıyı tuzağa düşürmek veya silahla ele geçirmek" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fıkhi ve sosyolojik bağlamını inceler. Öztürk'e göre buradaki "sayd", tavuk veya koyun gibi ehil hayvanlar (en'am) değildir. Ayetin yasakladığı şey; doğada özgürce dolaşan, insanın bakımına muhtaç olmayan yaban hayvanlarına yönelik saldırıdır. İhram, insanın doğa (vahşi yaşam) üzerindeki tahakkümünü geçici olarak askıya aldığı ve tabiatla mutlak bir barış imzaladığı ekolojik bir ibadet durumudur.

        hurumun (حُرُمٌ)

        Sözcüğün kökü "h-r-m" (ح ر م) harfleridir. Kelime, "harâm" veya "muhrim" sözcüğünün çoğulu statüsündedir. Temel anlamı; yasaklı olmak, dokunulmaz kılınmak, kutsal olmak ve ihramlı olmaktır. Ayette "ve entum hurumun" (siz ihramlı iken / dokunulmazlık halindeyken) şeklinde hâl (durum) zarfı olarak geçerek, yasağı var eden o özel teolojik/fiziksel atmosferi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeye yaklaşmanın, ona müdahale etmenin veya onu bozmanın kesin bir şekilde engellenmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihram" ve "harem" kavramlarının mantığını açıklar. Râgıb'a göre "hurum" olmak, insanın normal zamanlarda (hil durumunda) kendisine helal olan günlük kıyafetleri, kokuları, avlanmayı ve şehevi arzuları bizzat Allah'ın emriyle kendisine "haram kılması", adeta dünyevi kimliğinden soyunarak mukaddes bir zaman dilimine (ihrama) girmesidir. O haldeyken avı öldürmek, bu kutsal "dokunulmazlık" (harem) sözleşmesini yırtmaktır.

        muteammiden (مُّتَعَمِّدًا)

        Sözcüğün kökü "a-m-d" (ع م د) harfleridir. Temel anlamı; kastetmek, bilerek yapmak, niyet etmek, bir şeye yönelmek ve sütundur (direk). Ayette "ve men katelehu minkum muteammiden" (içinizden kim onu kasten / bilerek öldürürse) şeklinde geçerek, suçun hukuki olarak cezalandırılabilmesi için gereken en kritik şartı (kasıt unsurunu) mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "çadırı veya çatıyı ayakta tutan ana direk, sarsılmaz dayanak" olduğunu belirtir. Mecazen insanın bir işi "kasten" (muteammiden) yapmasına bu ismin verilmesi; o eylemin tesadüfi bir hata olmaması, aklın ve iradenin üzerine "sütun gibi sağlamca oturtulmuş, hedeflenmiş bir karar" olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "amd" (kasıt) eylemini "hatâ" (yanlışlık) kavramından ayırır. Râgıb'a göre ihramlıyken yanlışlıkla bir böceğe veya ava basıp öldürmek ameli bir kusurdur ancak cezai (kefaret) karşılığı farklıdır. "Muteammiden" eylemi, kişinin avı gördüğü, yasağı bildiği halde silahını bilerek ona doğrultması ve tetiği çekmesidir (iradenin günaha yönelmesidir).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin ceza hukuku (fıkıh) açısından taşıdığı değeri tahlil eder. Aydar'a göre Kur'an, modern hukukun temel evrensel ilkesi olan "kastın aranması" prensibini (mens rea) bu kelimeyle merkeze koyar. İlahi sistem, sadece dışsal eylemi (hayvanın ölmesini) değil, o eylemi doğuran içsel niyeti (muteammiden) yargılar. Ceza, eyleme değil kasta kesilir.

        cezâun (فَجَزَاءٌ)

        Sözcüğün kökü "c-z-y" (ج ز ي) harfleridir. Temel anlamı; karşılık, bedel, ödeşmek, yetmek ve bir eylemin dengi olan ödemedir. Ayette "fe cezâun mislu mâ katele" (onun cezası/bedeli, öldürdüğünün dengidir) şeklinde geçerek, kasten işlenen suçun hukuki faturasını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir işin (iyilik veya kötülük) tartıdaki karşılığının hiçbir eksiklik bırakılmadan tam olarak ödenmesi ve hesabın kapatılması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kelimesini intikamdan ayırır. Râgıb'a göre ceza, adil bir misillemedir. Vahşi doğadan bir can alan kişinin, bunun "karşılığını" (cezasını) kendi mülkünden (kendi ehil hayvanlarından) vererek kozmik ve hukuki dengeyi yeniden tesis etmesidir.

        en-neami (النَّعَمِ)

        Sözcüğün kökü "n-a-m" (ن ع م) harfleridir. Temel anlamı; nimet, bolluk, yumuşaklık ve ehil otçul hayvanlar (deve, sığır, koyun, keçi) sürüsüdür. Ayette "minel neami" (en'amdan / ehil hayvanlardan) tamlaması içerisinde geçerek, cezanın ödeneceği ekonomik/biyolojik cinsi belirler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "hayatın rahatlığı, bedenin huzuru ve insana refah veren her türlü iyilik" olduğunu belirtir. Çölde insanın en büyük serveti, gıdası ve binek aracı sürüleri olduğu için bu otçul hayvanlara "en'âm" (nimetler) adı verilmiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kültürel bağlamını tahlil eder. Jeffery'ye göre "na'am" kelimesi, Eski Arabistan'da sadece bir hayvan türünü değil, doğrudan "sermayeyi" ve "para birimini" temsil ederdi. Bir avı öldüren kişinin cezasını "en'amdan" ödemesi, aslında şahsın kendi sermayesinden (cüzdanından) en ağır bedeli ödemesi demektir. Kur'an, bedeli bedevi ekonomisinin en değerli argümanı üzerinden tahsil eder.

        adlin (عَدْلٍ)

        Sözcüğün kökü "a-d-l" (ع د ل) harfleridir. Temel anlamı; düzeltmek, iki şeyi eşitlemek, denklik, orta yol ve adalettir. Ayette "zavâ adlin minkum" (içinizden adalet sahibi iki kişi) tamlaması içerisinde geçerek, öldürülen vahşi av ile verilecek ehil hayvan arasındaki dengeyi (misli) tespit edecek jüriyi niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "terazinin iki kefesinin tam hizaya gelmesi, zerre kadar eğrilik (zulüm) barındırmaması ve iki nesnenin birbirine denk (eşit) olması" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin ahlaki ve hukuki ağırlığını tahlil eder. Kılıç'a göre avı vuran kişi "Ben şu ceylanı vurdum, karşılığında da şu zayıf koyunu veriyorum" deyip kendi cezasını kendi kesemez. Hüküm verecek iki şahitte "adl" (adalet) vasfının aranması, dürüstlüğüne güvenilen tarafsız bir heyetin (bilirkişinin), vurulan avın cüssesiyle feda edilecek hayvanın cüssesi arasındaki "matematiksel ve vicdani denkliği" (adli) sağlaması içindir. Adalet, keyfiliğin panzehridir.

        hedyen (هَدْيًا)

        Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; yol göstermek, doğru yola iletmek, kılavuzluk etmek, hediye vermek ve Harem'e (Kabe'ye) gönderilen kurbanlık hayvandır. Ayette "hedyen bâliğal ka'beti" (Kabe'ye varacak/ulaşacak bir hedy/kurban olarak) şeklinde hâl zarfı olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimseyi hedeflediği noktaya yumuşaklıkla sevk etmek, ona yol göstermek" anlamına geldiğini belirtir. Hediye kelimesi de kalpleri birbirine yönlendirdiği için bu köktendir. Kabe'ye gönderilen kurbana "hedy" denmesi, o hayvanın doğrudan mukaddes hedefe (Kabe'ye) doğru yola çıkarılmış (sevk edilmiş) canlı bir sunu olmasındandır.

        Angelika Neuwirth, "hedy" kavramının ritüelistik doğasını inceler. Neuwirth'e göre "hedy", sıradan bir et bağışı değildir. Bu, ihram yasağını delen kişinin, işlediği suçtan dolayı Allah'ın evine (sanctuary/Kabe'ye) takdim ettiği "barışçıl bir hediyedir". Suç çöldeki vahşi doğada işlenmiştir, ancak telafisi doğrudan tevhidin merkezinde (Kabe'de) fakirlere et olarak dağıtılarak yapılır.

        vebâle (وَبَالَ)

        Sözcüğün kökü "v-b-l" (و ب ل) harfleridir. Temel anlamı; şiddet, ağırlık, yıkıcı sağanak yağmur, sağlığa zararlı olan şey ve günahın ağır vebalidir. Ayette "liyazûka vebâle emrihî" (işlediği işin vebalini/ağırlığını tatsın diye) şeklinde geçerek, verilen cezanın asıl pedagojik ve psikolojik amacını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "insana taşıması zor gelen, ağır basan, eziyet ve sıkıntı veren durum" anlamına geldiğini söyler. İri damlalı ve sele dönüşen yağmura (vâbil) bu ismin verilmesi, yıkıcılığındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "vebâl" kelimesini maddi cezadan ayırarak tahlil eder. Râgıb'a göre vebâl, günahın insan ruhunda bıraktığı ezici ağırlık ve zehirdir. Av yasağını çiğneyen kişiye "hayvan kes" veya "oruç tut" denilmesi, ondan sadece bir borç tahsil etmek için değildir. Amaç, kişinin o eziyeti (orucu veya mal kaybını) bizzat çekerek, işlediği günahın ontolojik "ağırlığını ve çirkinliğini ruhunda tatmasıdır" (zûk). Vebal tatmadan, gerçek bir tövbe (arınma) gerçekleşmez.

        afâ (عَفَا)

        Sözcüğün kökü "a-f-v" (ع ف و) harfleridir. Temel anlamı; silmek, izini yok etmek, çokluk, bağışlamak ve affetmektir. Mazi fiil olan bu kelime, ayette "afallâhu ammâ selefe" (Allah geçmişte olanı affetti / sildi) şeklinde geçerek, hüküm inmeden önceki hukuki boşluğun ilahi bir kararla temizlendiğini ilan eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "çölde esen rüzgarın, kumdaki ayak izlerini uçurarak yeryüzünü tamamen düzlemesi ve izleri görünmez kılması" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın af teolojisini bu ayet üzerinden inceler. Izutsu'ya göre "afv", bir eylemi sadece cezalandırmamak değildir. Rüzgarın izleri silmesi gibi, Allah'ın da geçmişte (yasak gelmeden önce veya bilmeden) yapılan hataları varlık sahnesinden tamamen silmesi, o suçun eskatolojik dosyasını (amel defterini) bembeyaz yapmasıdır. Geçmiş, bir "hiçliğe" (afva) terk edilerek insan hukuki kaygıdan kurtarılır.

        feyentekımu (فَيَنْتَقِمُ)

        Sözcüğün kökü "n-k-m" (ن ق م) harfleridir. Temel anlamı; cezalandırmak, öç almak, şiddetle reddetmek ve intikam almaktır. "İfti'al" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "ve men âde fe yentekımullâhu minhu" (fakat kim aynı suça geri dönerse Allah ondan intikam alır) şeklinde geçerek, bağışlamanın sınırını çizer ve suçta ısrarın getireceği ilahi şiddeti ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir duruma karşı insanın iç dünyasında beliren şiddetli itiraz, kınama ve o eylemi cezalandırma (karşılık verme) iradesi" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "intikam" kavramının Allah'a nispet edilmesini kelamî olarak açıklar. Râgıb'a göre insanın intikamı kin, nefret ve kontrolsüz öfke içerir. Allah'ın "intikamı" (nikmet/muntakim) ise, duygusal bir sinir krizi değil; affedilen bir suçun (vebâlin) küstahça ve inatla tekrar edilmesi (men âde) karşısında, bozulan adaleti sert bir şekilde yeniden sağlamak için yürürlüğe sokulan mutlak hukuki yaptırımdır. İntikam, adaletin kılıcıdır.

        azîzun (عَزِيزٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-z" (ع ز ز) harfleridir. Temel anlamı; güçlü olmak, mağlup edilemeyen, mutlak üstün, az bulunan ve izzet sahibi olmaktır. Ayetin sonunda "vallâhu azîzun zuntikâm" (Allah mutlak üstündür, intikam sahibidir) şeklinde bir esma-i hüsna olarak geçerek, ilahi kararın sarsılmaz doğasını mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "hiçbir gücün gedik açamayacağı, nüfuz edemeyeceği kadar katı, sağlam ve sarsılmaz bir kuvvet (izzet)" olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin kapanışındaki (clausula) bu esma'nın retorik gücünü tahlil eder. Reynolds'a göre "Azîz" ismi, Allah'ın koyduğu cezai müeyyidelerin (kurban, oruç, kefaret) insanlarla pazarlığa açık olmadığını ilan eder. İnsanlar o cezaları atlatabileceklerini veya hafife alabileceklerini zannedebilirler. Ancak Kur'an, "Allah Azîz'dir" diyerek; O'nun kurallarının delinemeyeceğini, O'nun gücünün yenilemeyeceğini ve avın küçük bir eylem gibi görünse de yasayı delmekte inat edenlerin, O'nun o mutlak gücüyle (intikamıyla) yüzleşmek zorunda kalacaklarını beyan eder. Ekolojik bir yasağın ihlali, evrensel otoriteye isyan olarak cezalandırılır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X