Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 94. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 94. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû leyebluvennekumu(A)llâhu bişey-in mine-ssaydi tenâluhu eydîkum verimâhukum liya’lema(A)llâhu men yeḣâfuhu bilġayb(i)(c) femeni-’tedâ ba’de żâlike felehu ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın yetişebileceği bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır. Bundan sonra kim sınırı aşarsa onun için elem verici bir azap vardır.

      Ey iman edenler! Allah bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır. Allah Teala bizi bir miktar av ile sınamıştır, Fakat bu ayette, O'nun herhangi bir emir veya yasakla sınadığına dair bir açıklama yoktur, Ne var ki Cenab-ı Hak, bizi avlanmaktan sakınmakla imtihana tabi tuttuğunu başka bir ayette açıklamıştır: "ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz", Bu ilahi beyan, ihramlı kişinin avlanmasının yasak olduğuna işaret etmektedir, Dolayısıyla tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayet-i kerimede işaret edilen sınamadan maksat sözü edilen avlanma yasağıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayetin tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür, Bazıları şöyle demiş: Buradaki avlanma yasağı Harem-i Şerif civarında bulunanlara yöneliktir, Görmez misin ki hadis-i şerifte Hz, Peygamber (s,a.) şöyle buyurmuştur: "Harem bölgesinin avı ürkütülmez, otu biçilmez, ağacı kesilmez" , Buna göre Harem bölgesinin avının ürkütülmeyeceği haber verilmekle avlanma yasağının Harem sakinlerine mahsus olduğu anlaşılmaktadır, İhramlı olanlara yönelik avlanma yasağı ise şu ilahi beyanlarda yer almıştır: "ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz"; "ihramda iken av hayvanlarını öldürmeyin", Diğer bazı alimler ise şöyle demiştir: Avlanma yasağı ile sınanmak ihramdakilere mahsustur, çünkü Cenab-ı Hak "ihramda iken av hayvanlarını öldürmeyin" buyurarak avı öldürmeyi, Ellerinizin yetişebileceği av ifadesiyle de avı yakalamayı yasaklamıştır.

      Bir miktar av. Bu bazı avlar demektir; çünkü deniz ürünlerini avlamak ihramlıya yasaklanmış değildir, ona kara avcılığı yasaklanmıştır, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sularda avlanmak size helal kılındı. .. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı". İşte Bir miktar av beyanının manası budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ellerinizin yetişebileceği av anlamındaki beyan hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları, ellerin ulaştığı şeyin yumurtalardan ibaret olduğunu söylemiştir. Buna göre biz şöyle deriz: İhramlının yumurtaları yuvalarındaki yumurtalarını alması yasaklanmıştır, şayet alacak olursa ceza ödemesi gerekir. Bunun delili de EbU Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadistir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Deve kuşunun yumurtalarını almakta bir gün oruç tutma veya bir fakiri doyurma cezası vardır". Kab b. Ucre'nin rivayetine göre Resulullah (s.a.), deve kuşunun yumurtasını alan ihramlıya, onun bedelini ödemesine hükmetmiştir. İbn Abbas'ın (r.a.) da, bedelini veya kıymetini ödemesi gerekir dediği rivayet edilmiştir. Aynı görüş İbn Mesud'dan (r.a.) da nakledilmiştir. Bazıları da şöyle demiş: Ellerinizin yetişebileceği av mealindeki ifadeden maksat küçük yavruları avlamaktır, bununla da henüz uçamayan ve elle yakalanabilen civcivler kastedilmiştir.

      Mızraklarınızın yetişebileceği. Bazıları bunu mızrağını atıp yaraladığın av diye açıklamıştır. Şöyle de denilmiştir: Ellerinizin yetişebileceği, yani silahsız yakalanabilen hayvanlar, Mızraklarınızın yetişebileceği ok, mızrak ve benzeri silahla yakalanabilen hayvanlar kastedilmiştir.

      Bu ayette, ihramlıya avı yakalamanın yasaklandığına ilişkin delil bulunmaktadır. "ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz" mealindeki ayet de aynı hükme delil oluşturur. Avlanmak hayvanı yakalamak demektir, öldürmek değil. Hayvanı öldürmek ise "ihramda iken av hayvanlarını öldürmeyin" ilahi buyruğu ile yasaklanmıştır.

      Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için. Yani önceden olacağını bildiği hususları fiilen bilmiş olması için. Yahut şöyle denilebilir: Yaratıkların bilgisi dışında bildiği şeyi şimdi bilgileri dahilinde olarak bilmesi için, Cenab-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu üzere: "Allah, duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilir".

      Görmedikleri halde kendisinden korkanlar. Bazıları şöyle anlam vermiştir: İnsanlar kendisini görmediği halde O'ndan korkan; yani yanında kimse yokken Allah'tan korkan. Diğerleri de şöyle demiş: Kendisi görmese bile verilen haberler sayesinde azaptan korkup onu tasdik eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Bundan sonra kim sınırı aşarsa. Yani yasaklanıp haram kılındıktan sonra avı öldürmeyi helal sayan kimseye elem verici bir azap vardır. İkincisi, Kim sınırı aşarsa, yani yasaklandıktan ve helal olmadığı açıklandıktan sonra kim av hayvanına saldırırsa, onun için elem verici bir azap vardır; Allah Teala dilerse azap eder, dilerse bağışlar; şayet azap ederse, azabı acı olur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        leyebluvennekum (لَيَبْلُوَنَّكُمُ)

        Sözcüğün kökü "b-l-v" (ب ل و) harfleridir. Temel anlamı; denemek, sınamak, tecrübe etmek, yıpratmak ve bir şeyin içyüzünü ortaya çıkarmaktır. Mâide Sûresi 94. ayette "leyebluvennekumullâhu" (Allah sizi mutlaka ve mutlaka imtihan edecektir) şeklinde, başında tekit (pekiştirme) lâm'ı ve sonunda şeddeli nûn harfi bulunan muzari (şimdiki/gelecek zaman) fiil olarak geçerek, ihramlıyken konulan av yasağının kaçınılmaz bir ilahi test olduğunu ilan eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl anlamının "bir nesneyi veya kişiyi defalarca deneyerek, yıpratarak onun gerçek karakterini ve dayanıklılığını gün yüzüne çıkarmak" olduğunu belirtir. Eskimiş ve yıpranmış elbiseye "bâli" denmesi de bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "belâ/ibtilâ" kavramını tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın kulunu imtihan etmesi (belâ), O'nun bilmediği bir şeyi öğrenmesi için değildir. Bu imtihan, kişinin kendi içindeki potansiyel itaati veya isyanı eyleme dökerek "kendi kendisine şahitlik etmesi" ve gerçeğin fiilen ortaya çıkması (zuhur etmesi) içindir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin morfolojik (biçimbilimsel) ağırlığına dikkat çeker. Aydar'a göre fiilin başındaki "lâm" (elbette/mutlaka) ve sonundaki "şeddeli nûn" (kesinlikle) ekleri, bu sınavın tesadüfi olmadığını; inananların iradelerini zorlayacak, onları nefisleriyle baş başa bırakacak o çetin avlanma testinin şüpheye yer bırakmayacak şekilde (yüzde yüz) gerçekleşeceğini mühürler.

        es-saydi (الصَّيْدِ)

        Sözcüğün kökü "s-y-d" (ص ي د) harfleridir. Temel anlamı; vahşi hayvanları avlamak, tuzağa düşürmek, yakalamak ve avlanan nesnenin bizzat kendisidir. Ayette "bi şey'in mines saydi" (avdan bir şey ile) tamlaması içerisinde geçerek, ihram halindeyken (Hac veya Umre'de) müminlerin sınanacağı o spesifik cazibe merkezini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana alışkın olmayan, evcilleşmemiş (vahşi) bir canlıyı hile, silah veya çeviklikle ele geçirmek" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-tarihsel bağlamını inceler. Öztürk'e göre avlanmak (sayd), çöl coğrafyasında yaşayan Araplar için sadece bir beslenme biçimi değil, aynı zamanda en büyük tutkulardan, reflekslerden ve hayatta kalma becerilerinden biridir. Kur'an'ın onları ihramlıyken bu en alışkın oldukları ve keyif aldıkları eylemden (avdan) men etmesi, alışkanlıkların ve bedensel arzuların ilahi irade uğruna ne kadar dizginlenebileceğini ölçen muazzam bir psikolojik irade testidir.

        tenâluhu (تَنَالُهُ)

        Sözcüğün kökü "n-y-l" (ن ي ل) veya "n-v-l" harfleridir. Temel anlamı; ulaşmak, erişmek, elde etmek, amacına varmak ve kavuşmaktır. Ayette "tenâluhu eydîkum" (ellerinizin ona ulaştığı/eriştiği) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, avın müminlere ne kadar zahmetsizce ve kışkırtıcı bir yakınlıkta sunulacağını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın arzu ettiği, heveslendiği bir hedefe doğru uzanıp onu kendi alanına dahil etmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "neyl" eyleminin fiziksel ve soyut boyutlarını açıklar. Râgıb'a göre ayetteki bu fiil (tenâluhu), avın dağların zirvesinde ulaşılmaz bir yerde olmasını değil; tam tersine, adeta insanın ayağına kadar gelen, elini uzattığında rahatça tutabileceği kadar savunmasız ve yakın bir pozisyona bürünmesini ifade eder. Sınavın zorluğu, ulaşılmaz olanda değil; uzansan alabileceğin halde (tenâluhu) geri durabilmektedir.

        eydîkum (أَيْدِيكُمْ)

        Sözcüğün kökü "y-d-y" (ي د ي) harfleridir. Kelime, "yed" (el) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; el, organ, güç, nimet, yardım ve doğrudan müdahaledir. Ayette, avı yakalamak için kullanılan en temel, aletsiz ve yakın mesafeli uzuv olarak zikredilir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "omuzdan parmak uçlarına kadar olan kavrama ve eylem uzvu" olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "ellerinizin" ifadesinin kullanılmasındaki psikolojik kışkırtıcılığa dikkat çeker. Kılıç'a göre av hayvanları normalde insandan kaçar ve onları yakalamak büyük bir donanım gerektirir. Ancak Allah bu özel imtihan (ihram) anında o hayvanları o kadar bollaştırır ve evcilleştirir ki; ok atmaya bile gerek kalmadan, insan "çıplak elleriyle" (eydîkum) onları yakalayabilecek bir pozisyona gelir. İrade, fırsatın en kolay olduğu (elle tutulabildiği) anda gösterilen dirençtir.

        rimâhukum (وَرِمَاحُكُمْ)

        Sözcüğün kökü "r-m-h" (ر م ح) harfleridir. Kelime, "rumh" (mızrak/kargı) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; ucu sivri uzun silah, mızrak ve kargıdır. Ayette "ellerinizin ve mızraklarınızın" şeklinde, yakın temasın ardından orta/uzak mesafe av aletini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün doğrudan silahın adından geldiğini ve mecazen "birini şiddetle itmek, dürtmek veya saldırmak" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Hayvanın çifte atmasına da "ramaha" denir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik tasvirlerinde bu iki kelimenin (eller ve mızraklar) eşdizimli (yan yana) kullanımını inceler. Neuwirth'e göre "eller", zahmetsizce yakalanabilen küçük veya çok yakın avları sembolize ederken; "mızraklar" (rimâhukum), biraz daha uzakta olan, çaba veya alet gerektiren büyük avları sembolize eder. Kur'an, bu ikilemeyle avlanmanın bütün fiziksel ve mesafesel yelpazesini (kısa ve uzun menzili) kapatarak, yasağın hiçbir boşluk (veya bahane) bırakmayacak kadar mutlak olduğunu mühürler.

        yehâfehû (يَخَافُهُ)

        Sözcüğün kökü "h-v-f" (خ و ف) harfleridir. Temel anlamı; korkmak, sakınmak, endişe etmek ve ürpermektir. Ayette "men yehâfehû" (O'ndan kimin korktuğunu/çekindiğini) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, yasağa uyulmasını sağlayan o derin içsel ve ahlaki fren mekanizmasını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın başına gelmesinden rahatsız olacağı, tehlikeli veya zarar verici bir durumun beklentisi içine girerek dehşete düşmesi" anlamına geldiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "havf" (korku) kavramını inceler. Izutsu'ya göre Kur'ani havf, bir kölenin zalim bir efendiden duyduğu panik veya hayvanın aslandan duyduğu basit bir dehşet (cebânet) değildir. Bu, mutlak yüce, adil ve her şeyi gören (Basîr) bir otoritenin koyduğu kırmızı çizgileri (hududullah) ihlal etmekten duyulan onurlu, derin ve saygıya dayalı bir "ürpertidir". Elin uzanıp mızrağın yetişebileceği avı vurmamak, dünyevi bir polisin değil, kalpteki bu "havf"ın (saygı dolu korkunun) eseridir.

        bil ğaybi (بِالْغَيْبِ)

        Sözcüğün kökü "ğ-y-b" (غ ي ب) harfleridir. Temel anlamı; gizli olmak, gözden kaybolmak, duyuların ötesinde bulunmak ve görünmeyendir. Ayette "men yehâfehû bil ğaybi" (O'ndan gıyabında / kimse görmezken korkan) tamlaması içerisinde geçerek, imanın ve ahlakın en zorlu test sahasını niteler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya varlığın bakışlardan, algıdan tamamen saklanması ve perdelenmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayb" kavramını iki farklı okumayla tahlil eder. Birincisi; Allah'ın bizzat "ğayb" olmasıdır (gözle görülmemesidir). Kul, gözüyle görmediği bir Yaratıcı'nın koyduğu yasağa itaat etmektedir. İkincisi; kulun kendisinin "ğaybda" (yalnız/tenhada) olmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın ikincil anlamına (yalnızlık anına) odaklanır. Öztürk'e göre Hac ve Umre yolculuğu ıssız çöllerde yapılır. Gözetleyici bir kalabalık, kınayıcı bir toplum veya jandarma yoktur. İnsan avla baş başadır (ğayb/ıssızlık içindedir). Gerçek dindarlık, herkesin gözü önünde sergilenen takva değil; hiç kimsenin görmediği bir ıssızlıkta (bil ğaybi), elinizin altındaki fırsatı sırf "Allah görüyor" diyerek terk edebilme erdemidir.

        i'tedâ (اعْتَدَىٰ)

        Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, tecavüz etmek, düşmanlık yapmak ve ihlal etmektir. "İfti'al" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "femen i'tedâ" (kim haddi aşarsa) şeklinde geçerek, testin kurallarını bilerek bozan o asyânî (isyan dolu) eylemi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne, alan veya hak arasındaki adil ve doğal mesafenin ihlal edilerek, diğerinin sınırından içeriye (haksızca) geçilmesi" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tidâ" kavramını ahlaki ve hukuki sınırlar (hudûd) bağlamında açıklar. Râgıb'a göre Allah, ihramlıyken avlanmayı yasaklayarak yeryüzüne bir "sınır" çizmiştir. İnsanın o avı vurması, hayvanı öldürmek değil; doğrudan Allah'ın koyduğu o hukuki ve teolojik sınır çizgisini ezip geçmek, ihlal etmek (i'tidâ) demektir.

        azâbun (عَذَابٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; tatlılığın, ferahlığın ve lezzetin ortadan kalkması, ağır ceza ve eziyettir. Ayette, haddi aşan (sınırı ihlal eden) kimseye verilecek eskatolojik (veya dünyevi) karşılık olarak zikredilir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin asıl tatlılığını ve rahatlığını yitirerek insana acı veren bir hale bürünmesi" olduğunu belirtir. Tatlı suya "azb" denilmesi bundandır; cezanın (azap) hayatın o tatlı suyunu çekip almasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını "ceza" ile kıyaslar. Ceza bazen iyilik için (ödül olarak) de kullanılabilir. Ancak azap, insanın fıtratını sarsan, uykusunu kaçıran, ruhuna ve bedenine sadece kahır veren mutlak negatif bir yaptırımdır. Av yasağını delen kişi, o anki küçük bir et (haz) uğruna ebedi bir "azaba" kendi iradesiyle imza atmış olur.

        elîm (أَلِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "e-l-m" (أ ل م) harfleridir. Temel anlamı; acı veren, sızlatan, derin yara açan ve elem verici demektir. "Fa'îl" (sıfat) formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "azâbun elîm" (acı verici / sızlatıcı bir azap) tamlaması içerisinde geçerek, azabın niteliğini ve şiddetini belirler.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın bedeninde veya ruhunda hissettiği, tahammül sınırlarını zorlayan o delici ve yıpratıcı sızı" olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, ayetin kapanışındaki (clausula) bu sıfatın fonetik ve semantik etkisini inceler. Neuwirth'e göre "elîm" kelimesi, hem ses olarak yarattığı ince uzatma (îm) ile bitmeyen bir iniltiyi andırır, hem de anlamsal olarak ayetin başındaki o kasten işlenmiş suça denk düşecek bir karşılıktır. Allah insanı, ıssızlıkta (ğaybda) iradesiyle baş başa bırakarak sınar. Bu asil güvene ihanet edip sırf bir av hayvanı için ilahi yasağı çiğneyen (haddi aşan) kişi, varoluşsal bir ihanet içindedir. Bu derin ihanet, ancak iliklere kadar işleyen "elîm" (acı verici) bir azapla dengelenebilir. Kur'an, imtihanın ciddiyetini korkunç bir uyarıyla mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X