يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 90. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide suresi 90. ayet, pislik, maide suresi, maide 90, kumar, içki, fal okları, allah, amel, şeytan, iman, güven
-
Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
Kumar ve Bahis Oyunları
Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları iğrenç şeylerden ibarettir. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ayette yer alan "meysir" (الْمَيْسِرُ) kumar anlamına gelir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Şu işaretlenmiş zar oyunlarından şiddetle sakının, çünkü o kumar çeşitlerindendir". İbn Mesud'dan (r.a.) da aynı şey rivayet edilmiştir. Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.) de Resulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Tavla oynayan Allah'a ve Resulüne asi olmuştur". İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Meysir, kumardır. Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Ateşten iki kor parçasını elime alarak evirip çevirmek, tavla zarını evirip çevirmekten daha çok hoşuma gider. Yine Hz. Ali şöyle demiştir: Satranç, acemlerin kumarıdır. Mücahid, Said b. Cübeyr, Şahi ve selef alimleri de şöyle demiştir: Meysir, çocukların oynadığı ceviz oyununa varıncaya kadar her çeşit kumarın adıdır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "islam'da at yarışlarında atın daha hızlı koşması için hayvanı teşvik amacıyla amigo tutmak yoktur, atı yorulduğunda yarışa devam edebilmek için yedek at bulundurmak (ceneb) yoktur, iki erkeğin kızlarını veya kızkardeşlerini mehirsiz olarak birbirleriyle evlendirmeleri şeklindeki nikah (şiğar) yoktur, kumar da yoktur". Burada geçen "virat" (الوراط) kelimesi kumar anlamına gelir denilmiştir. "Celeb" (الجلب) kelimesi şöyfe açıklanmıştır: Atın arkasından gürültü yapmak veya hayvanı arkadan bir şeyle tahrik ederek yarışı kazanmaya teşvik etmektir. "Ceneb" (الجنب) de yarışan atın yanında başka bir at bulundurmak, yorulduğunda atı değiştirip yarışı kazanmaktır. Alimler kumarın haram olduğunda icma etmişlerdir. At yarışlarındaki bahisler de kumar gibidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rumların İranlılara galip geleceğine dair Mekkeliler'le bahis tutmuştu. Resulullah da şöyle buyurmuştu: "Bahsi arttır ve süreyi uzat". Bu olay Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de iken ve henüz bununla ilgili hükmün gelmediği bir zamanda meydana gelmişti. Darulislam'da ise bunun caiz olmadığında ihtilaf yoktur, ancak at ve deve yarışlarında alan tek kişi ise bahse ruhsat verilmiştir; eğer yarışı kazanırsa alır, kaybederse bir şey verilmez. İki kişi arasında yapılan yarış da böyledir, yarışı kim kazanırsa alır. Şayet aralarına yarış atı girerse kazanan atın sahibi alır, kaybedenin sahibi de zarar görmezse bu caizdir. Araya giren ata da "muhallil", yani helal kılan denilir. Bu ruhsatın delili Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir: "Ancak şu üç şeyde (ödüllü) yarışma yapılır: Deve yarışı, at yarışı veya ok atma yarışı". İşte yukarıda niteliklerini anlattığımız oyunların hepsi kumarın bir çeşididir.
Ayet-i kerimede geçen "ensab" (الْأَنصَابُ) kelimesi, insanların dikmiş oldukları taşlar ve putlardır, bunlara tapıyor ve onlar için kurban kesiyorlardı. "Ezlam" (الْأَزْلَامُ) ise, fal oklarıdır, insanlar yapacakları işlere karar vermek için onlara başvuruyor ve çıkan neticeye göre hareket ediyorlardı. Bu, kura ile hüküm vermenin batıl olduğunun delilidir. Çünkü fal oklarıyla insanlar daha hayırlı olan hisseyi bulmak için para koyup kısmet arıyor ve satın aldıkları şeyleri de fukaraya tasadduk ediyorlardı. Bu, parayı başkasına vermektir. Onlar işlerini akıl ve temyiz gücü olmayana havale ediyorlardı, bundan dolayı ayette azarlanmışlardır. Buna göre kura ile hüküm vermek, işi haklı ile haksızı ayırdetme gücü ve temyiz kabiliyeti olmayana havale etmek demektir. Dolayısıyla bu iş kumarla aynı kapıya çıkar.
Sonra Cenab-ı Hak bütün bunların, şeytan işi iğrenç şeylerden ibaret olduğunu haber vermektedir. Gerçekte bunlar şeytanın işi değildir, çünkü onu yapan gerçekten şeytan değildir. Fakat insanları onları yapmaya davet eden ve onları güzel gösteren şeytan olduğu için bu iş ona nispet edilmiştir. Nitekim Musa aleyhisselam da "Bu şeytanın işidir" demişti. İşte bu da öyledir. Ayrıca Cenab-ı Hak şeytan hakkında şöyle buyurmuştur: "Şeytan onları (Adem ile Havvayı) bulundukları yerden çıkardı''. Şeytan (Allah'ın laneti üzerine olsun), Adem ile Havvayı Cennet'ten bizzat çıkarmış değildi, fakat onların ayaklarının kaymasına ve oradan çıkarılmalarına sebep olmuştu. Şeytan onları o işi yapmaya çağırmış, onlara iki yüzlü davranmıştı. Bundan dolayı bu fiil ona nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
el-hamru (الْخَمْرُ)
Sözcüğün kökü "h-m-r" (خ م ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, saklamak ve bir şeyin üzerine perde çekmektir. Mâide Sûresi 90. ayette, aklı örten ve sarhoşluk veren her türlü uyuşturucu/sarhoş edici maddeyi (şarabı/içkiyi) ifade eden mutlak bir teolojik ve hukuki yasak nesnesi olarak geçer. Kadınların başörtüsüne "hımar" denilmesi de saçları örtmesindendir.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir nesnenin üzerini kapatarak onu işlevsiz veya görünmez kılmak" anlamına geldiğini belirtir. İçkiye "hamr" denmesi, insanın en değerli melekesi olan aklının üzerini bir perde gibi örtmesi ve onun sağlıklı düşünmesini engellemesindendir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta bu kelimenin fıkhi ve ontolojik kapsamını açıklar. Râgıb'a göre "hamr" sadece üzümden yapılan şarap değildir; aklı uyuşturan, iradeyi teslim alan ve insanın karar verme yetisini "örten" her türlü sıvı veya katı madde bu ismin (ve yasağın) şemsiyesi altına girer.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojik serüvenine değinir. Jeffery'ye göre kök Sami dillerinde ortaktır ancak Arapçadaki bu spesifik kullanımı, Aramice/Süryanice "ḥamrā" (şarap) kelimesiyle doğrudan bir kültürel etkileşim ve dilsel geçişkenlik (muarreb) taşır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "hamr" kelimesinin geçirdiği büyük değer dönüşümünü tahlil eder. Izutsu'ya göre İslam öncesi (Cahiliye) Arap toplumunda içki (hamr); cömertliğin, misafirperverliğin, zenginliğin ve kabilevi gururun en büyük sembolüydü. Kur'an, bu ayetle birlikte "hamr" kelimesini o yüce sosyal statüsünden çekip çıkarır ve onu "şeytan işi bir pislik" (rics) kategorisine indirgeyerek, toplumun ahlaki ve ekonomik değerler sistemini kökünden yıkarak yeniden inşa eder.
el-meysiru (وَالْمَيْسِرُ)
Sözcüğün kökü "y-s-r" (ي س ر) harfleridir. Temel anlamı; kolay olmak, zahmetsizce elde etmek ve zorluğun (usr) zıttıdır. Ayette, kumarı ve şansa dayalı haksız kazanç sistemini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin yumuşak, engelsiz ve çaba gerektirmeden akıp gelmesi" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, kumar eylemine "meysir" denilmesinin sosyo-ekonomik mantığını açıklar. Râgıb'a göre kumarcı, başkasının alın teriyle kazandığı malı hiçbir emek harcamadan, üretmeden ve ter dökmeden "en kolay yoldan" (yüsr/meysir) kendi cebine indirdiği için bu eyleme bu isim verilmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Cahiliye dönemindeki tarihsel uygulamasını inceler. Öztürk'e göre o dönemdeki meysir, genellikle kış aylarında kesilen develerin etleri üzerine oklarla çekilen kuralardan oluşan belirli bir kumar oyunuydu. Ancak Kur'an, bu kelimeyi sadece o spesifik oyunu yasaklamak için değil; emek sömürüsüne, haksız kazanca ve toplumsal servetin şans oyunlarıyla yok edilmesine dayanan tüm kumar endüstrisini "şeytan işi" ilan etmek için evrensel bir kavrama dönüştürmüştür.
el-ensâbu (وَالْأَنصَابُ)
Sözcüğün kökü "n-s-b" (ن ص ب) harfleridir. Kelime, "nusub" veya "nasb" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; dikmek, ayağa kaldırmak, sabitlemek ve yorulmaktır. Ayette, putperestlerin tapınmak veya üzerine kurban kesmek için diktikleri putları, kutsal taşları (dikili taşları) ve sunakları ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesneyi yere sağlamca yerleştirip onu dimdik (düşmeyecek şekilde) havaya kaldırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ensâb" kelimesini sıradan putlardan (sanem) ayırır. Râgıb'a göre bunlar, Kabe'nin etrafına veya panayırlara "dikilmiş" şekilsiz taşlar veya sunaklardı. Müşrikler hayvanlarını kestiklerinde kanlarını bu taşlara sürerek onlardan bereket umarlardı.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ayetteki yasaklama kurgusuna (kategorizasyona) dikkat çeker. Reynolds'a göre Kur'an; şarap ve kumar gibi "sosyal/ahlaki" suçları, dikili taşlar (ensâb) gibi doğrudan teolojik (şirke ait) ritüellerle aynı cümlede ve aynı "pislik" (rics) kategorisinde birleştirir. Bu durum, Kur'an'ın gözünde ahlaki yozlaşma ile teolojik sapkınlığın (putperestliğin) birbirinden ayrılamaz tek bir şeytani paket olduğunu kanıtlar.
el-ezlâmu (وَالْأَزْلَامُ)
Sözcüğün kökü "z-l-m" (ز ل م) harfleridir. Kelime, "zelem" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; düzeltmek, yontmak, uçlarını kesip eşitlemek ve fal oklarıdır. Ayette, Cahiliye Araplarının tanrılarının önünde karar vermek için çektikleri kura ve fal oklarını tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "bir ağaç parçasını pürüzsüz hale gelene kadar yontmak ve üzerine işaretler koymak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu okların işlevini açıklar. Cahiliye Arapları sefere çıkacaklarında, evleneceklerinde veya ticarete atılacaklarında putların (özellikle Hübel'in) yanına gider, torbadan yontulmuş "ezlâm" (oklar) çekerlerdi. Üzerinde "Rabbim emretti", "Rabbim yasakladı" veya boş yazan bu oklara göre hayatlarına yön verirlerdi.
Angelika Neuwirth, bu yasağın arkasındaki epistemolojik (bilgi felsefesine dair) devrimi tahlil eder. Neuwirth'e göre "ezlâm", pagan aklının geleceği bilme ve kadere hükmetme çabasıdır (fal/kehanet). Kur'an, fal oklarını yasaklayarak insanın şansa, tahtadan oklara veya mitolojik güçlere olan bağını keser; karar alma mekanizmasını akla, istişareye ve Allah'ın evrensel yasalarına dayanan rasyonel bir sorumluluk zeminine oturtur.
ricsun (رِجْسٌ)
Sözcüğün kökü "r-c-s" (ر ج س) harfleridir. Temel anlamı; pislik, iğrenç şey, murdar, azap ve insanın doğasını bozan kirliliktir. Ayette, sayılan o dört eylemin (içki, kumar, putlar ve fal okları) ortak ontolojik ve ahlaki teşhisi olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "sesin korkutucu bir şekilde gürlemesi, sarsıntı ve insanın midesini/ruhunu bulandıran son derece kötü bir durum" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "rics" (pislik) kavramını üçe ayırarak inceler. Râgıb'a göre pislik ya doğası gereği (kan/leş gibi) fizikseldir, ya aklın iğrendiği bir şeydir, ya da şeriatın yasakladığı hukuki bir kirliliktir. Ayette sayılanlar, hem aklın hem de ilahi yasanın reddettiği, insanın fıtratını bozan en ağır "manevi/hukuki pisliklerdir."
Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "rics" kavramının yarattığı teolojik iğrentiye odaklanır. Izutsu'ya göre "rics", basit bir günah (zenb) kelimesi değildir. Rics, varoluşsal bir kirlenmedir. Allah, inananların bu dört nesneye veya eyleme sadece hukuki bir korkuyla değil, tıpkı fiziksel bir dışkıdan midesi bulanıyormuş gibi "ahlaki bir iğrentiyle" bakmalarını (ve uzak durmalarını) sağlayacak sarsıcı bir tiksinti dili inşa eder.
ameli (عَمَلِ)
Sözcüğün kökü "a-m-l" (ع م ل) harfleridir. Temel anlamı; iş yapmak, kasti bir eylemde bulunmak, çalışmak ve üretmektir. Ayette "min ameliş şeytâni" (şeytanın işinden/eyleminden) tamlaması içerisinde geçerek, bu pisliklerin (rics) asıl mühendisini/kaynağını tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "kasıt, şuur ve niyet barındıran eylem" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını, rüzgarın esmesi veya hayvanın yürümesi gibi şuursuz eylemlerden (fiil) ayırır. Şeytanın ameli demek; onun, insanı yıkıma sürüklemek için içkiyi ve kumarı son derece kasti, planlı ve şuurlu bir şekilde "ürettiği ve süsleyip sunduğu" stratejik bir eylem (proje) demektir.
eş-şeytâni (الشَّيْطَانِ)
Sözcüğün kökü "ş-t-n" (ش ط ن) harfleridir. Temel anlamı; uzaklaşmak, haktan ayrılmak, yanmak ve muhalif olmaktır. Ayette, kötülüğün evrensel kışkırtıcısı olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün "asıl merkezden (rahmetten ve hakikatten) uzaklaşıp bir kenara savrulmak ve inat etmek" anlamına geldiğini söyler. Şeytan, Allah'ın rahmetinden en uzağa düşmüş varlık olduğu için bu ismi almıştır.
fectenibûhu (فَاجْتَنِبُوهُ)
Sözcüğün kökü "c-n-b" (ج ن ب) harfleridir. Temel anlamı; yan taraf, kenar, uzak durmak ve bir şeyi bir tarafa bırakıp diğer tarafa geçmektir. "İfti'al" babından emir kipi olan bu kelime, ayette "o halde ondan kaçının / uzak durun" şeklinde geçerek, nihai hukuki/pratik emri verir.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "insanın veya nesnenin sağ/sol yanı (cenâhı)" olduğunu belirtir. Mecazen, bir eylemden uzak durmaya (ictinab) bu ismin verilmesi, o nesneyi (içkiyi/kumarı) bir yana atıp, kişinin tamamen "başka bir yanda/tarafta" durmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ictinab" (kaçınmak) emrinin sıradan bir "yapmayın" (lâ tef'alû) emrinden daha şiddetli olduğunu tahlil eder. Râgıb'a göre ictinab, sadece o fiili (örneğin içki içmeyi) işlememek değildir; içkinin satıldığı mekana, kumarın oynandığı masaya, putun bulunduğu bölgeye bedensel ve zihinsel olarak "hiç yaklaşmamak", onlarla aynı mekânı veya sosyal çevreyi (yanı/cenb) paylaşmamaktır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin fıkhi (hukuki) boyutunu inceler. Aydar'a göre bazıları ayette doğrudan "haramdır" (hurrimet) kelimesinin geçmediğini öne sürer. Oysa "fectenibûhu" (ondan tamamen uzak durun) emri, Kur'an'ın en ağır yasaklama formudur. Çünkü Allah bir şeye yaklaşılmasını, o ortama girilmesini ve onun kenarında bile durulmasını (ictinab) emrediyorsa, o eylemin bizzat kendisi evleviyetle (haydi haydi) haramdır. Bu emir, suçun daha işlenmeden kaynağında (ortamında) engellenmesi felsefesidir (sedd-i zerâi).
tuflihûn (تُفْلِحُونَ)
Sözcüğün kökü "f-l-h" (ف ل ح) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, toprağı sürmek, engelleri aşmak, başarıya ulaşmak ve kurtuluştur. Ayetin sonunda "leallekum tuflihûn" (umulur ki kurtuluşa / başarıya erersiniz) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, yasaklara uymanın getireceği o eskatolojik ve dünyevi zirveyi ilan eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesneyi, özellikle toprağı yararak içindeki potansiyeli (tohumu) ortaya çıkarmak" olarak tanımlar. Çiftçiye "fellah" denilmesi toprağı yarmasındandır. İnsanın zorlukları, günahları ve şeytanın tuzaklarını yararak ebedi mutluluğa ulaşmasına da "felâh" denir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kurtuluş teolojisinde "felâh" kavramını inceler. Izutsu'ya göre felâh, Hristiyanlıktaki gibi insanın kendi çabasıyla asla ulaşamayacağı pasif bir kurtuluş (salvation) değildir. Felâh, aktif bir eylemdir. İnsan tıpkı bir çiftçi gibi yeryüzünde ter dökecek, içki, kumar ve putlar (rics) gibi toplumsal ve ahlaki engelleri (yabani otları) kendi iradesiyle temizleyecek (ictinab) ve kendi kurtuluşunu (felâhını) bu temizlenmiş zemin üzerinde bizzat inşa edecektir. Kurtuluş, şeytanın amelini reddeden insanın ameliyle gelir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla