Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 87. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tuharrimû tayyibâti mâ ehalla(A)llâhu lekum velâ ta’tedû(c) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lmu’tedîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın, sınırı da aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.

      Dünya Nimetlerinden Yararlanmanın Gereği

      Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın. Ayet-i kerime helal rızıklardan kaçınıp dünyadan el çekenleri reddetmektedir, çünkü Allah Teala bize helal kıldığı temiz şeyleri haram kılmamızı yasaklamıştır; dünyadan el çekenler ise onu haram saymaktadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı ?" Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'ın bize helal kıldığı temiz şeyleri haram saymakla, haram kıldığı kötü şeyleri helal saymak arasında fark yoktur. Dünyadan el çekenler, kendilerini mahrum kıldıkları ekmeği ve suyu almak zorundadır, çünkü bu ikisi temiz olan şeylerin en temizidir. Görmez misin ki insan, diğer temiz şeyleri çok kullandığında hazan bıkar ve usanır, fakat ekmekten ve sudan usanmaz; bu da o ikisinin en iyi ve en güzel şeyler olduğunu gösterir. Ancak müslümanlar ekmek ile suyun dışında kalan yiyecekleri, başkalarını kendilerine tercih ederek kullanmayabilirler. Çünkü kişilerde diğer yiyeceklere ihtiyaç doğabilir ama ekmek ile suya doğmaz. Ekmek ile su her yerde mevcutken diğer temiz rızıkları ancak büyük gayret gösterenler bulur. Şayet müminler az bulunmaları sebebiyle diğer rızıkları almaktan kaçınırsa bunda problem yoktur.

      Şunu da belirtmek gerekir ki Cenab-ı Hak yiyecekleri, içecekleri ve meyveleri, canının çektiği ve olgunlaştığı zamanda yemesi amacıyla yaratmıştır. Bunları ilk tomurcuklandığı sırada yemek kendilerine helal kılınmış değildir. Ancak olgunlaştıktan ve artık dökülecek konuma geldikten sonra almaları, ekmek yapmaları ve böylece lezzetin doruğuna varmaları helal kılınmıştır. Bitkileri yerden ilk çıktığında yemek hayvanlara özgü kılınmıştır. İnsan için böyle özel bir durum öngörülünce, artık onu kendine haram etmek ve kendisine tanınan o özel ve üstün konumu yok saymak yakışık almaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer şöyle bir itiraz yapılırsa: İnsan, Allah'a şükretmekten aciz olduğundan biraz önce işaret edilen doyurucu hayat yerine basit bir yaşantıyı tercih eder.

      Buna şu cevap verilir: Sözü edilen anlayışa uyulacak olursa kişinin kadınlarla evlenmemesi, ancak çok çirkin ve çok yaşlı olanla izdivaç yapması gerekir, çünkü ancak bu kadın onu ahlaksızlıktan koruyabilir. Şayet yaşlı ve çirkin olduklarıyla evlenip genç ve güzel olanları terketmekte züht hali yoksa arpa ekmeğini yemek, onun fırında pişmiş olmasını ve sofra kurulmasını terk etmekte de zahitlik yoktur. Fakat kişi, lüks yemeğe rağbet etmesinin, kendisini helal olup olmayışı konusunda şüphe etmeye sevkedecekse, insanın böyle bir kazanç yoluna girmemesi, kendisini ondan uzak tutması ve zaruri miktardaki yiyecekle yetinmesi gerekir.

      Denilmiştir ki bu ayet-i kerime, aralarında Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mesud, Osman b. Maz'un, Mıkdad ve Salim gibi şahsiyetlerin bulunduğu ashab-ı kiram -Allah hepsinden razı olsun- hakkında gelmişti. Bunlar, yiyecekleri ve kadınları kendilerine haram kılmış hatta erkeklik uzuvlarını kesmeye, kıldan yapılmış elbiseler giymeye niyet etmişler ve mabetlere girip ruhban hayatı yaşamayı düşünmüşlerdi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bundan haberdar olunca Osman b. Maz'un'un (r.a.) evine gitmiş, onu evinde bulamayınca hanımına sormuş: "Osman ve arkadaşları hakkında bana gelen haber doğru mu?" Kadın, nedir o, ey Allah'ın Resulü? diye sormuş. Hz. Peygamber kendisine gelen haberi söylemiş. Kadın, Resul-i Ekrem'e yalan söylemek yahut kocasının halini ifşa etmek istemeyerek "Bunu sana Osman söylemişse doğru söylemiştir" demiş. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kocan geldiğinde kendisine şöyle de: Bizim Sünnet'imize uymayan ve bizim kestiklerimizi yemeyen bizden değildir:' Osman ve arkadaşları geldiklerinde kadın Hz. Peygamber'in (s.a.) sözünü onlara anlatmış. Bunun üzerine Osman, "vallahi bizim halimiz Resıllullah'a (s.a.) ulaşmış ve hoşuna gitmemiş" diye söylenmiş; artık onun hoşlanmadığı şeyi bırakmalıyız. Bu olay üzerine Allah'ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın mealindeki ayet nazil olmuş.

      Bu olayın tam olarak nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz, fakat bu olay hakkında yukarıda söylediğimiz şeyler nakledilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tuharrimû (تُحَرِّمُوا)

        Sözcüğün kökü "h-r-m" (ح ر م) harfleridir. Temel anlamı; yasaklamak, engellemek, mahrum bırakmak, dokunulmaz ve kutsal kılmaktır. Mâide Sûresi 87. ayette "lâ tuharrimû" (haram kılmayın / yasaklamayın) şeklinde olumsuz emir (nehiy) kipiyle geçerek, inananların (müminlerin) dindarlık adına kendi kendilerine koydukları aşırı ve çileci kısıtlamaları reddeder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeye yaklaşmanın, onu kullanmanın veya ona dokunmanın kesin bir şekilde engellenmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "tahrîm" (haram kılma) yetkisini teolojik olarak tahlil eder. Râgıb'a göre yasak koyma (haram kılma) eylemi, mutlak otoriteye (şari'ye) aittir. İnsanın kendi kendine (veya din adına) Allah'ın izin verdiği bir şeyi "haram kılması", bir takva (sakınma) değil; aksine ilahi yetkiyi gasp etme ve dinde haddi aşma cüretidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul (iniş) ortamındaki eylemsel bağlamını inceler. Öztürk'e göre bu ayet, sahabeden bazılarının (Osman bin Maz'un gibi) Hristiyan ruhbanlarına özenerek kendilerini hadım etmek, eşlerinden uzaklaşmak, hiç uyumamak veya sürekli oruç tutmak suretiyle dünya nimetlerini "haram" kılmaya kalkışmaları üzerine inmiştir. Kur'an, "lâ tuharrimû" (haram kılmayın) diyerek, bedene eziyet etmeyi merkeze alan bu çileci (ascetic) dindarlık anlayışını kesin bir dille iptal eder.

        tayyibâti (طَيِّبَاتِ)

        Sözcüğün kökü "t-y-b" (ط ي ب) harfleridir. Temel anlamı; iyi, temiz, güzel, fıtrata uygun, lezzetli ve hoşa giden şeylerdir. Pis ve iğrenç olanın (habîs) tam zıttıdır. Ayette "tayyibâti mâ ehallallâhu" (Allah'ın helal kıldığı temiz/güzel şeyleri) tamlaması içerisinde geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin insanın duyularına, midesine ve ruhuna saf bir lezzet ve ferahlık vermesi, içinde hiçbir bozukluk veya kirlilik (zarar) barındırmaması" anlamının yattığını söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve varlık felsefesinde "tayyibât" kavramını inceler. Izutsu'ya göre "tayyib", sadece fiziksel olarak temiz gıda demek değildir; ontolojik olarak insanın yaratılışına (fıtratına) en uygun, hayatı destekleyen ve dünyevi varoluşu güzelleştiren her türlü meşru nimettir (yemek, cinsellik, uyku, estetik). Aşırı dindarların bu "tayyibâtı" manevi gelişimin önünde bir engel olarak görmesi, Kur'an'ın dünya-ahiret dengesine taban tabana zıttır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelime üzerinden kurduğu estetik ve yaşamı olumlayan (life-affirming) teolojiyi tahlil eder. Kılıç'a göre İslam, maddeyi ve bedeni aşağılayan bir din değildir. "Tayyibât" kelimesi, Allah'ın yarattığı dünyevi nimetlerin özünde "güzel ve temiz" olduğunu ilan eder. İnsandan istenen bu güzelliklerden kaçmak değil, onları şükürle ve ölçüyle tüketmektir.

        ehalle (أَحَلَّ)

        Sözcüğün kökü "h-l-l" (ح ل ل) harfleridir. Temel anlamı; düğümü çözmek, bağları koparmak, serbest bırakmak, yasal kılmak ve mübah (helal) yapmaktır. "İf'âl" babından mazi (geçmiş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "mâ ehallallâhu lekum" (Allah'ın sizin için helal/serbest kıldığı şeyleri) şeklinde geçerek, ilahi serbestiyetin sınırlarını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "sıkıca bağlanmış bir ipin veya düğümün (ukdenin) çözülerek serbest bırakılması" olduğunu belirtir. Haram kelimesi "bağlılık/engellenmişlik" iken; helal kelimesi, Allah'ın o nesne üzerindeki her türlü hukuki veya manevi kısıtlamayı "çözmesi", onu insanın kullanımına hiçbir günah yükü olmaksızın (serbestçe) açmasıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın yasama (teşri) dilindeki bu fiili inceler. Neuwirth'e göre "ehalle" (helal kıldı) fiili, sadece Allah'a (veya O'nun elçisine) tahsis edilmiş mutlak bir otorite fiilidir. Ehl-i Kitab'ın din adamları bu "çözme ve bağlama" yetkisini kendi üzerlerine almışlardı. Kur'an, Müslümanların da aynı hataya düşüp kendi kendilerine kısıtlamalar uydurmalarını engelleyerek, yasa koyucunun sadece Allah olduğunu kesinleştirir.

        ta'tedû (تَعْتَدُوا)

        Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, tecavüz etmek, düşmanlık yapmak, haddi bilmemek ve aşırıya kaçmaktır. "İfti'al" babından olumsuz emir (nehiy) kipi olan bu kelime, ayette "ve lâ ta'tedû" (ve haddi aşmayın / taşkınlık yapmayın) şeklinde geçerek, dindarlık kılıfı altındaki ontolojik sapmayı yasaklar.

        İbn Fâris, kök anlamını "iki nesne veya durum arasındaki adil, doğal ve belirlenmiş mesafeyi (sınırı) ihlal ederek diğer alana taşmak" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, "i'tidâ" (haddi aşma) kavramının bu ayetteki muazzam semantik kaymasını tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an'da "haddi aşmak" (ta'tedû) genellikle hırsızlık yapmak, zina etmek veya cinayet işlemek gibi haramları çiğnemek için kullanılır. Ancak bu ayette "haddi aşmak", tam tersine; Allah'ın helal kıldığı temiz şeyleri (yemek, evlilik gibi) ibadet kastıyla terk etmek için kullanılmıştır. Yani dinin sınırlarını "daha fazla dindarlık" yapmak için daraltmak (haramı genişletmek), günah işlemek kadar tehlikeli bir "sınır ihlali" (ta'tedû) ve taşkınlıktır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ (Late Antiquity) polemikleri bağlamındaki yerine dikkat çeker. Reynolds'a göre Kur'an, özellikle Suriye ve Mısır çöllerinde yaşayan Hristiyan keşişlerin o insanüstü çileciliğine (asceticism) karşı bir sınır çizer. Bedeni aç bırakmak veya uykusuz kalmak ilahi bir erdem değil; insanın kendi fıtratına karşı işlediği bir "tecavüz ve haddi aşmadır" (i'tidâ).

        el-mu'tedîn (الْمُعْتَدِينَ)

        Sözcüğün kökü yine "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Kelime, "mu'tedî" (haddi aşan/sınır ihlali yapan) sözcüğünün çoğuludur. Ayetin sonunda "innallâhe lâ yuhıbbul mu'tedîn" (Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez) şeklinde ism-i fail formunda geçerek, dinde aşırıya gidenlerin ilahi sistemdeki nihai konumunu mühürler.

        Râgıb el-İsfahânî, "mu'tedî" kavramını ahlaki denge (mizan) üzerinden açıklar. Râgıb'a göre Allah, evreni ve şeriatı hassas bir ölçüyle yaratmıştır. Mu'tedî, işte bu ölçüyü ister günaha dalarak isterse aşırı (uydurma) ibadetlere boğularak bozan, ilahi dengeyi tahrip eden "aşırı (ekstrem)" kişidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki (clausula) "sevgi/muhabbet" vurgusunun yarattığı teolojik sarsıntıyı tahlil eder. Aydar'a göre bazı sahabeler (veya aşırı dindarlar), eşlerini terk edip dünyadan el etek çekerken, bunu sırf "Allah'ın sevgisini" daha fazla kazanmak için yapıyorlardı. Ancak Kur'an, onların bu çileci beklentisini paramparça eder. Allah onlara "Ben böyle yapanları sevmem" (lâ yuhıbbul mu'tedîn) diyerek; Kendi rızasının (sevgisinin) fıtratı reddeden uçlarda değil, helal dairesi içindeki o doğal, ölçülü ve "temiz" (tayyib) insan hayatının ta kendisinde bulunduğunu kesin bir dille ilan eder. Aşırı dindarlık, Allah'ın sevgisini değil, reddini celbeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X