وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 84. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide 84, maide suresi 84. ayet, iman, salihler, maide suresi, teslimiyet, allah, rab, hak, kavim, topluluk, halk, güven
-
Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dahil etmesi olduğuna göre, Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim?
Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim? Burada yer alan "hak" (الحق) kelimesi Resulullah veya Kur'an yahut da her ikisi de olabilir.
Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dahil etmesidir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: "Natma'u" (نَطْمَعُ) biliriz anlamına gelir. Yani Allah'a ve bize gelen hakka iman ettiğimiz takdirde Allah'ın bizi cennete sokacağını biliyoruz. Bu kelimenin ümit etmek anlamına geldiği de söylenmiştir; yani Rabbimizin bizi erdemliler topluluğunun dinine koyacağını ümit ediyoruz. Erdemliler diye tercüme ettiğimiz "es-salihin" (الصَّالِحِينَ) kelimesi, daha önce de kaydettiğimiz gibi nebiler ve resuller manasına gelebilir, Muhammed aleyhisselamın ashabı anlamına da gelir.
Yorumu Yorumla
-
nu'minu (نُؤْمِنُ)
Sözcüğün kökü "e-m-n" (أ م ن) harfleridir. Temel anlamı; güvenmek, emniyette olmak, şüpheden arınmak, kalbin tasdik etmesi ve inanmaktır. Ayette "ve mâ lenâ lâ nu'minu billâhi" (Bize ne oluyor da Allah'a iman etmeyelim?) şeklinde olumsuzluk edatıyla başlayan bir soru cümlesi içinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, imanın rasyonel bir mecburiyete dönüşmesini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "ruhun huzur bulması, hıyanetin ve her türlü ontolojik şüphenin ortadan kalkarak yerini mutlak bir güvene (emniyete) bırakması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "iman" kavramını Ehl-i Kitap bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre onların "Allah'a iman etmeyelim mi?" sorusu, önceki inançlarının (teslisin veya İsa'ya uluhiyet atfetmenin) aslında Allah'a "gerçek anlamda güvenmek/iman etmek" olmadığını fark ettiklerinin kanıtıdır. Onlar hakikati duyduklarında o eski yanılgıdan kurtulup, arı ve duru tevhide (Allah'a) "iman etmenin" aklın ve fıtratın en doğal, engellenemez (bize ne oluyor da) tepkisi olduğunu idrak etmişlerdir.
câenâ (جَاءَنَا)
Sözcüğün kökü "c-y-e" (ج ي أ) harfleridir. Temel anlamı; gelmek, ulaşmak, varmak ve intikal etmektir. Ayette "ve mâ câenâ minel hakkı" (ve haktan bize gelene/gelen gerçeğe) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, vahyin (Kur'an'ın) onlara ulaşma anını tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya kimsenin bulunduğu yerden kalkıp başka bir yere yönelmesi ve oraya dahil olması" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu fiilin fail-mef'ul ilişkisini inceler. Aydar'a göre "biz hakka gittik" değil, "hak bize geldi" (câenâ) denilmesi, vahyin (Kur'an'ın) ilahi inisiyatifle insanlığın ayağına kadar gönderilen aktif ve müdahaleci bir rahmet olduğunu gösterir. Hakikat yerinde durmaz, elçiler aracılığıyla muhatabını (bizi) bulur. Bize düşen, kapımıza kadar "gelen" bu hakikati (câenâ) içeri almaktır (nu'minu).
el-hakkı (الْحَقِّ)
Sözcüğün kökü "h-k-k" (ح ق ق) harfleridir. Temel anlamı; gerçeğe uygun olmak, sabit ve değişmez olmak, şüpheden uzak kesin bilgi, doğru olan ve bâtılın zıttıdır. Ayette "minel hakkı" (hakikatten olan şey / mutlak gerçek) şeklinde geçerek, iman edilen nesnenin ontolojik sağlamlığını ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin çürütülemez, sarsılamaz ve yerinden oynatılamaz bir şekilde mutlak olarak sabit, geçerli ve doğru olması" anlamının yattığını söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "hakk" kavramını inceler. Izutsu'ya göre Hristiyan ruhbanların Kur'an'ı duyduklarında onu "hakk" (gerçek) olarak tanımlamaları, bu mesajın kendi ellerindeki İncil'in bozulmamış aslıyla, İsa'nın gerçek öğretisiyle ve aklın evrensel yasalarıyla yüzde yüz örtüştüğünü (sabit olduğunu) görmelerindendir. Hakk, felsefi spekülasyon veya mitoloji (bâtıl) değil, eşyanın ve inancın en yalın (tevhid) halidir.
netmeu (نَطْمَعُ)
Sözcüğün kökü "t-m-a" (ط م ع) harfleridir. Temel anlamı; şiddetle arzulamak, göz dikmek, umut etmek, tamah etmek ve heveslenmektir. Ayette "ve netmeu en yudhılenâ rabbunâ" (hâlbuki Rabbimizin bizi... dâhil etmesini şiddetle umuyoruz) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, o yeni yeşeren imanın eskatolojik (ahirete dair) beklentisini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "insanın kalbinin bir şeye şiddetle bağlanması, onu elde etmek için büyük bir iştiyak (tutku) duyması" olduğunu belirtir. Genelde olumsuz (açgözlülük) anlamda kullanılsa da, Allah'ın rahmetini istemek söz konusu olduğunda en yüce manevi beklentiyi (recâ/umut) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "tama'" (umut/arzu) kavramını "korku" (havf) kavramıyla dengeler. Râgıb'a göre onların bu şiddetli arzusu (netmeu), şımarıkça bir cennet garantisi değildir; iman etmenin ve hakka uymanın verdiği fıtri bir cesaretle, Allah'ın o sonsuz kereminden lütuf dilenmektir. İman, insanı ilahi rahmete "tamahkar" (umutlu) yapar.
yudhılenâ (يُدْخِلَنَا)
Sözcüğün kökü "d-h-l" (د خ ل) harfleridir. Temel anlamı; girmek, dâhil olmak, içe geçmek ve nüfuz etmektir. "İf'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "Rabbimizin bizi dâhil/girdirmesini" şeklinde geçerek, ilahi lütfun nihai pratik hedefini tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "çıkmanın (huruç) tam zıttı olarak, bir şeyin dışından iç kısmına (bâtınına) doğru intikal etmek" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "idhal" (içeri alma) eylemini ilahi bir misafirperverlik olarak açıklar. Onlar "biz cennete gireriz" kibrine kapılmazlar, "Rabbimizin bizi içeri almasını (yudhılenâ) umarız" derler. Bu kullanım, kurtuluşun insanın kendi eyleminden ziyade, Allah'ın aktif rızasına (içeri buyur etmesine) bağlı olduğunun edebi bir kabulüdür.
es-sâlihîne (الصَّالِحِينَ)
Sözcüğün kökü "s-l-h" (ص ل ح) harfleridir. Kelime, "sâlih" (iyi, onarıcı, dürüst) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bozukluğun ve çürümenin tam zıttı olarak, bir şeyi düzeltmek, barış yapmak, işe yarar ve sağlam olmaktır. Ayetin sonunda "ma'al kavmis sâlihîn" (salih/erdemli toplumla beraber) tamlaması içerisinde geçerek, dâhil olmak istedikleri o nihai sosyolojik ve eskatolojik zümreyi (kurtuluş fırkasını) niteler.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin tabiatındaki eğriliğin, noksanlığın veya hasarın giderilerek onun asıl dengeli, düzgün ve faydalı haline kavuşturulması" anlamına geldiğini belirtir. Fesadın (bozgunculuğun) zıttıdır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kavram üzerinden kurduğu cemaat (kavm) algısını tahlil eder. Neuwirth'e göre "sâlihîn" kavramı, sadece kendi köşesinde ibadet eden pasif iyiler değildir; yeryüzünde iyiliği, adaleti ve ahlakı (salahı) inşa eden aktif ve onarıcı erdemliler ordusudur. O Hristiyan din adamları, "Bizi salihler topluluğuna dâhil et" diye dua ederek, aslında ahirette cenneti istemeden önce, dünyada Hz. Muhammed ve ashabının (o erdemli ve kurucu/salih hareketin) siyasi ve ahlaki saflarına katılmayı arzu etmişlerdir. İman, salihlerle aynı cepheye omuz vermektir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla