Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 65. Ayet

    وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev enne ehle-lkitâbi âmenû vettekav lekeffernâ ‘anhum seyyi-âtihim veleedḣalnâhum cennâti-nna’îm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şayet Ehl-i Kitap iman edip günahtan sakınma çabası göstermiş olsalardı, kuşkusuz biz de kötülüklerini yüzlerine vurmaz ve onları nimeti bol cennetlere koyardık."

      Aziz ve celil olan Allah insanlara cömertlerin en cömerdi muamelesini yapmıştır; şöyle ki onlara bağışlamayı, küfür halinde iken işledikleri kötülükleri ve Allah hakkında söyledikleri çirkin sözleri -şayet iman edip kötülüklerden sakınırlarsa- yüzlerine vurmayacağını vadetmiştir. Bu, Cenab-ı Hakk'ın "eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır" mealindeki ayet-i kerimede buyurmuş olduğu şeydir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, kişinin tövbe edip günah fiillerden vazgeçtiği, pişman olup bütün yaptıklarını terk ettiği ve daha önce yaptığı kötülüklerin hayra çevirilmesini temenni ettiği takdirde geçerlidir. Nitekim Cenab-ı Hak 'Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir" buyurmaktadır. Çünkü böyleleri daha önce yaptıkları kötülüklerden pişman olmuş ve o haldeki davranışlarının şerre değil hayra dönüştürülmesini temenni etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        âmenû (آمَنُوا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (أ م ن) harfleridir. Temel anlamı; güvenmek, emniyette olmak, şüpheden arınmak, kalbin tasdik etmesi ve korkunun zıttı olan mutlak sükûnet halidir. Mâide Sûresi 65. ayette "lev enne ehlel kitâbi âmenû" (Eğer Ehl-i Kitap iman etseydi) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, ilahi sözleşmenin birinci ve en temel şartını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "ruhun huzur bulması, hıyanetin ve her türlü ontolojik şüphenin ortadan kalkarak yerini mutlak bir güvene bırakması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "iman" kavramını Ehl-i Kitap bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre iman, onların sadece dudak ucuyla kendi peygamberlerine inandıklarını iddia etmeleri değil; son vahyin (Kur'an'ın) getirdiği evrensel hakikati kalben tasdik ederek o ilahi güven dairesine (emniyete) girmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde iman kavramını varoluşsal bir sözleşme (mîsâk) olarak okur. Izutsu'ya göre ayette Ehl-i Kitab'dan beklenen "âmenû" eylemi, onların eski itikadi statükolarını (kendi tekelci din anlayışlarını) terk edip, Allah ile olan bağlarını son elçi üzerinden yepyeni, dinamik ve ahlaki bir "güven ve sadakat" sözleşmesiyle yenilemeleridir.

        ettekav (وَاتَّقَوْا)

        Sözcüğün kökü "v-k-y" (و ق ي) harfleridir. Temel anlamı; korumak, sakınmak, bir şeye karşı kalkan edinmek, çekinmek ve zarar verecek şeylerden ruhu muhafaza etmektir. Ayette "âmenû vettekav" (iman edip sakınsaydılar/takvalı olsaydılar) şeklinde, imanın hemen ardına eklenen ve inancı eyleme dönüştüren ikinci temel ahlaki şart olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın kendisi ile kendisine zarar verecek (veya canını yakacak) şey arasına sağlam bir engel/kalkan koyması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını pratik ahlak üzerinden açıklar. Râgıb'a göre iman (âmenû) kalpteki teolojik kabuldür; takva (ettekav) ise o kabulün dış dünyadaki koruyucu zırhıdır. Ehl-i Kitab'ın takvalı olması, sadece Allah'a inandıklarını söylemeleri değil; rüşvet (suht), faiz, dini tahrif etmek ve düşmanlık (udvan) gibi ruhlarını çürütecek günahlardan o inancın verdiği şuurla (kalkanla) uzak durmalarıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette iman ve takva fiillerinin yan yana gelişini (eşdizimliliğini) Kur'an'ın ahlak felsefesi açısından değerlendirir. Öztürk'e göre Kur'an, teolojik bir inancın (imanın), ahlaki bir arınma ve sakınma çabasıyla (takva) desteklenmediği sürece kişiyi kurtaramayacağını ilan eder. Ehl-i Kitab'ın sorunu Allah'a inanmamak değil, inandıkları o Allah'a karşı "sakınma ve sorumluluk" (takva) bilincini yitirerek günahı sıradanlaştırmalarıdır.

        lekeffernâ (لَكَفَّرْنَا)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, görünmez kılmak ve silmektir. "Tef'il" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "lekeffernâ anhum" (kesinlikle onların kötülüklerini örterdik/silerdik) şeklinde, "lev" (eğer) şartının ilahi cevabı/müjdesi olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "fiziksel veya manevi bir nesnenin üzerine kalın bir örtü çekerek onu tamamen gözden kaybetmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekfîr" (kefaret/örtme) eyleminin teolojik boyutunu tahlil eder. Küfür eylemi, insanın hakikati çirkin bir şekilde örtmesiyken; Allah'ın "tekfîr" eylemi (lekeffernâ), muazzam bir lütufla kulun işlediği iğrenç günahların ve hataların üzerini örtmesi, onları eskatolojik kayıttan (amel defterinden) silip yok etmesidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin filolojik bağlamını inceler. Ona göre "k-f-r" (örtmek) kökü Sami dillerinin ortak mirasıdır ve "keffernâ" (günahları örtme) eylemi, İbranicedeki "kippūr" (Kefaret) veya Aramice/Süryanicedeki "kappêr" (günahları silme/bağışlama) terimleriyle doğrudan ilişkilidir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Ehl-i Kitap ile kurduğu bu teolojik diyaloğun arka planını okur. Reynolds'a göre Yahudi ve Hristiyan geleneğinde günahların örtülmesi (kefaret) genellikle kanlı kurban ritüellerine veya kurumsal aracılara bağlanmışken; Kur'an, bu ayetle muazzam bir "kefaret" devrimi yapar. Allah, Ehl-i Kitab'a "sizin günahlarınızı örtmem (lekeffernâ) için kanlı sunulara veya tapınak ritüellerine ihtiyacım yok; sadece evrensel hakikate iman etmeniz ve ahlaken sakınmanız (takva) yeterlidir" diyerek, kefareti ritüelden çıkarıp saf ahlaki bir zemine oturtur.

        seyyiâtihim (سَيِّئَاتِهِمْ)

        Sözcüğün kökü "s-v-e" (س و أ) harfleridir. Kelime, "seyyi'e" (kötülük/günah) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; çirkin olmak, kötüleşmek, insanı üzen ve utandıran eylem, fıtratı bozan hasardır. Ayette "seyyiâtihim" (onların kötülükleri/günahları) şeklinde geçerek, ilahi rahmetle örtülecek (keffernâ) olan o karanlık amelleri tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin asıl güzelliğini ve dengesini yitirerek, insanda hoşnutsuzluk, keder ve utanma hissi uyandıran çirkin bir hale bürünmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "seyyi'e" kavramını "hasene" (güzellik/iyilik) kavramının mutlak zıttı olarak konumlandırır. Râgıb'a göre seyyi'e; bedene, ruha veya topluma zarar veren, insanın ahirette yüzünü kızartacak (sû') her türlü ahlaki ihlaldir. Ehl-i Kitab'ın seyyiâtı; peygamberleri yalanlamaları, faiz yemeleri ve dini tahrif etmeleridir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki eylem-nesne ilişkisini inceler. Kılıç'a göre kötülük (seyyi'e), ontolojik olarak insanda "leke" ve "çirkinlik" bırakan bir eylemdir. Bu yüzden ayet, günahların "affedilmesinden" ziyade, onların estetik bir felaket olan izlerinin ilahi bir merhametle "örtülmesinden" (tekfir edilmesinden) bahseder. Allah, fıtrattaki o çirkinliği silerek ruhu yeniden güzelleştirir.

        leedhalnâhum (وَلَأَدْخَلْنَاهُمْ)

        Sözcüğün kökü "d-h-l" (د خ ل) harfleridir. Temel anlamı; girmek, dışarıdan içeriye intikal etmek, dâhil olmak ve bir mekânın merkezine nüfuz etmektir. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, başında tekit (pekiştirme) lâm'ı ile "ve le edhalnâhum" (ve onları kesinlikle girdirirdik/sokardık) şeklinde geçerek, günahların silinmesinin ardından gelen ikinci ve nihai ilahi lütfu ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "çıkmanın (huruç) tam zıttı olarak, bir varlığın korunaklı, kapalı veya sınırları olan bir alanın içine geçmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "idhal" (içeri alma) eylemini ilahi misafirperverlik bağlamında okur. Râgıb'a göre Allah'ın onları cennete "girdirmesi", onların kendi çabalarıyla kapıyı kırıp içeri girmeleri değil; günahları temizlendikten sonra bizzat Yaratıcı'nın aktif bir lütfu ve davetiyle o yüce makama kabul edilmeleridir.

        cennâti (جَنَّاتِ)

        Sözcüğün kökü "c-n-n" (ج ن ن) harfleridir. Kelime, "cenneh" (bahçe) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, bitki örtüsünün sıklığından dolayı toprağı görünmez kılan bağ, bahçe ve ebedi saadet yurdudur. Cin, cenin ve mecnun kelimeleri de (gözden gizlendikleri için) bu köktendir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi yoğun bir örtüyle gözden saklamak ve gizlemek" anlamının yattığını söyler. Cennete bu ismin verilmesi, ağaçlarının ve yapraklarının muazzam sıklığının, altındaki toprağı ve gölgesini tamamen örtmesinden dolayıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik köklerini araştırırken, bu kelimenin Süryanice/Aramicedeki "Ganntā" ve İbranicedeki "Gan" (bahçe/cennet) kelimeleriyle aynı Sami kökten geldiğini ve Ehl-i Kitab'ın kendi dini literatüründe eskatolojik ödül olarak bu kavramı çok iyi bildiğini belirtir. Kur'an, onların yabancısı olmadığı bu kavramı kullanarak onlara kendi teolojileri üzerinden bir teklif sunar.

        en-naîm (النَّعِيمِ)

        Sözcüğün kökü "n-a-m" (ن ع م) harfleridir. Temel anlamı; yumuşaklık, sükûnet, rahatlık, konfor, kusursuz nimet ve mutlak refahtır. Ayetin sonunda "cennâtin naîm" (Naim cennetleri / Mutlak huzur ve nimet bahçeleri) tamlaması içerisinde geçerek, vadedilen eskatolojik yurdun (cennetin) estetik ve duyusal niteliğini tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "hayatın her türlü zorluktan, pürüzden ve sertlikten arınarak, rahat, yumuşak ve ferahlatıcı bir hal alması" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "nimet/naîm" kavramını acının ve yoksunluğun zıttı olarak tahlil eder. Râgıb'a göre naîm, sadece fiziksel ihtiyaçların karşılanması değil; ruhun, aklın ve bedenin en yüksek haz noktasında, hiçbir kesintiye veya kaybetme korkusuna uğramadan tatmin edilmesidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ahiret tasvirlerindeki estetik dili incelerken bu tamlamaya (cennâtin naîm) odaklanır. Neuwirth'e göre geç antik çağ Hristiyanlığının (Ehl-i Kitab'ın bir kısmının) benimsediği dünyayı hor gören, bedene eziyet eden aşırı çileci (ascetic) ruhbanlık anlayışına karşılık; Kur'an, bedeni ve duyuları aşağılamaz. Allah'ın vadedilen ödülü, hem ruhsal bir aydınlanma hem de en yüksek duyusal ve estetik hazzı barındıran (naîm) muazzam bahçelerdir. Ayet, Ehl-i Kitab'a, tahrif ve dünyevi hırsları bıraktıkları takdirde, hayal edemeyecekleri kadar kusursuz ve "yumuşak/konforlu" (naîm) bir ebedi varoluş teklif etmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X