Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 59. Ayet

    قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yâ ehle-lkitâbi hel tenkimûne minnâ illâ en âmennâ bi(A)llâhi vemâ unzile ileynâ vemâ unzile min kablu veenne ekśerakum fâsikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Ey Ehl-i Kitap! Biz yalnız Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış kimselersiniz.

      De ki: Ey Ehl-i Kitap! Bizden hoşlanmıyor musunuz? Denildi ki: Buradaki "hel tenkımune minna' (هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّا) ibaresi, bizi hatalı ve kusurlu mu buluyorsunuz demektir, bu İbn Abbas'ın görüşüdür. "Bizi ayıplıyor musunuz" anlamına geldiği de söylenmiştir. Ebu Avsece; bizi yadırgıyor musunuz anlamına gelir, dedi. Bunların hepsi aynı manaya gelir. "en-nekam" (النَّقَم) kelimesi ayıp ve kusur demektir; "intikam" da öç almak, zalime karşı çıkmak demektir. Buna göre "hel tenkımune minna illa en amenna billahi ve ma unzile ileyna ve ma unzile min kablu" (هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّا إِلَّا أَنْ آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلُ) ayet-i kerimesinin anlamı şöyle olur: Siz Aılah'a ve indirile kitaplara inanmaya davet ettiğiniz halde bize nasıl kusur buluyor ve ayıplıyorsunuz? Siz kendilerine kitap verilen kimselerdensiniz, sizin bu kitabınızda Allah'a ve bütün ilahi kitaplara iman etme prensipleri vardır. Nasıl olur da bütün bunları inkar edersiniz ve bizi ayıplarsınız da kendinizi ayıplamazsınız! Çünkü siz Allah'a itaatten Allah'ın emrinden, Kitab'ımızın size emredip davet ettiği hussulardan çıktınız; ayrıca Kitabı'nız içinde bulduğunuz durumu da size yasaklamıştır. Bize indirilene beyanından maksat Kur'an-ı Kerimdir; o ki önce gelen kitapları tasdik etmektedir. Daha önce indirilene, daha önce indirilen Tevrat, Zebur ve İncil'e iman ettiğimiz için. Onlar da Kur'an'ı tasdik etmekte, birbirini doğrulamaktadır. Öyleyse Kur'an'a iman etmeyi nasıl inkar edersiniz?

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tenkımûne (تَنقِمُونَ)

        Sözcüğün kökü "n-k-m" (ن ق م) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi çirkin görmek, şiddetle reddetmek, ayıplamak, kin gütmek, öfkelenmek ve intikam almaktır. Mâide Sûresi 59. ayette "hel tenkımûne minnâ" (bizden ne diye öç alıyorsunuz/bizi niçin ayıplıyorsunuz?) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, Ehl-i Kitab'ın Müslümanlara yönelik nedensiz ve hastalıklı psikolojik düşmanlığını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinde "bir eylemi veya durumu son derece nahoş bulmak, şiddetle yadırgamak ve bundan dolayı içsel bir öfke (kin) biriktirmek" anlamının yattığını belirtir. İntikam eylemi de bu şiddetli kınama ve öfkenin dışa (eyleme) vurulmuş halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "nıkmet" (kınama/öfke) kavramını adaletten ayırır. Râgıb'a göre adil bir kınama, kişinin gerçekten bir suç işlemesi durumunda yapılır. Oysa ayette Ehl-i Kitab'ın (özellikle Yahudilerin) Müslümanları ayıplaması (tenkımûne), Müslümanların bir kötülük yapmasından değil; tam tersine evrensel vahye (Allah'a ve indirilenlere) iman etmiş olmalarından kaynaklanan tamamen kıskançlık ve hazımsızlık odaklı bir öfkedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyo-politik bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre bu fiil, basit bir "katılmıyorum" veya "hoşlanmıyorum" beyanı değildir. Medine'de Yahudi kabileleri, Müslümanların güçlenmesinden ve vahyin sadece kendi tekelklerinden çıkıp Araplara da inmesinden dolayı büyük bir teolojik "hazımsızlık" (nıkmet) yaşamışlardır. Bu kelime, hakikati tekeline almak isteyen kibrin, o hakikati paylaşanlara karşı duyduğu saldırgan ve ayıplayıcı tavrın (düşmanlığın) tam adıdır.

        unzile (أُنزِلَ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yüksek bir yerden aşağıya inmek, yukarıdan aşağıya intikal etmek ve konaklamaktır. "İf'âl" babından meçhul (edilgen) mazi fiil olan bu kelime, ayette "ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile min kablu" (bize indirilene ve bizden önce indirilene) şeklinde geçerek, ilahi vahyin ortak kaynağını ve insana ulaşma biçimini ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin yüce ve yüksek bir makamdan daha aşağı bir seviyeye doğru yönelerek oraya yerleşmesi" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde vahiy ve bilgi felsefesini incelerken, "inzâl" eyleminin dikey (vertical) iletişim boyutunu tahlil eder. Izutsu'ya göre "unzile" fiili, insanın kendi zekasıyla veya kültürel evrimiyle yeryüzünde (yatay düzlemde) ürettiği fikirleri iptal eder. Bilgi, aşağıdan yukarıya doğru değil, müteal (aşkın) bir Yaratıcıdan madde alemine "indirilmiştir". İman edilen şey, bu mutlak ve göksel (yukarıdan gelen) otoritedir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Ehl-i Kitap ile girdiği polemiklerdeki edebi ve teolojik kurgusunu inceler. Neuwirth'e göre Kur'an, Müslümanlara inen vahiy ile geçmişte (Tevrat ve İncil'de) inen vahyi tam olarak aynı eylemle ("unzile") tanımlar. Bu, Ehl-i Kitab'a yönelik muazzam bir epistemolojik meydan okumadır: "Sizin kitabınız nasıl 'indirildiyse', bizimki de aynı kaynaktan aynı şekilde 'indirilmiştir'; o halde bizi kınamanız, aslında kendi kitabınızın kaynağıyla çelişmenizdir."

        ekserakum (أَكْثَرَكُمْ)

        Sözcüğün kökü "k-s-r" (ك ث ر) harfleridir. Temel anlamı; çok olmak, sayıca ve nicelik olarak üstün olmak, artmak ve çoğunluktur. "İsm-i tafdil" (en üstünlük derecesi) formunda olan "ekser" kelimesi, ayette "ve enne ekserakum fâsikûn" (ve şüphesiz sizin çoğunluğunuz yoldan çıkmış fâsıklardır) şeklinde geçerek, Ehl-i Kitap içindeki yozlaşmış yığınları tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "azlığın (kıllet) tam zıttı olan; birikme, sayısal büyüklük ve çokluk" anlamının bulunduğunu söyler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın sosyolojik analizlerinde "çoğunluk" (ekseriyyet) kavramına getirdiği ontolojik eleştiriyi tahlil eder. Reynolds'a göre Kur'an, hakikatin ve ahlakın ölçüsünü asla demokratik bir sayısal çokluğa bağlamaz. Çoğunluk genellikle arzularına uymaya, ilahi vahyi tahrif etmeye ve hevası peşinde koşmaya eğilimlidir. Ayette onların "çoğunluğunun" eleştirilmesi, dinin kalabalıklara göre şekillendirilemeyeceğinin ilanıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın Müslümanlar üzerindeki psikolojik etkisini inceler. Kılıç'a göre, Medine'deki Müslümanlar sayıca azdılar ve karşılarında köklü bir dini geleneğe, büyük bir nüfusa (Ehl-i Kitap) sahip olan gruplar vardı. Kur'an, "onların çoğunluğu" diyerek o devasa kitlenin aslında içinin ahlaken boşaldığını (fâsık olduklarını) teşhis eder ve Müslümanların bu niceliksel büyüklük (ekseriyet) karşısında aşağılık kompleksine kapılmalarını engeller. Sayısal büyüklük, ahlaki üstünlük anlamına gelmez.

        fâsikûn (فَاسِقُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-s-k" (ف س ق) harfleridir. Kelime, "fâsık" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; kabuğundan çıkmak, yoldan sapmak, sınırları aşmak ve itaat dairesinin dışına fırlamaktır. Ayetin sonunda geçerek, Müslümanları iman ettikleri için kınayan bu Ehl-i Kitap çoğunluğunun asıl ahlaki ve teolojik karakterini (isyanını) tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "olgunlaşan taze hurmanın, kendi ince zarını (kabuğunu) yırtarak dışarıya çıkması" olduğunu belirtir. Fıtratın ve şeriatın koruyucu zırhını yırtan isyankâra bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramı ile "küfür" (inkar) kavramı arasındaki sınırı çizer. Küfür, dini hiç tanımamak ve gerçeği örtmektir. Oysa fısk, ilahi sözleşmeyi (Tevrat'ı ve İncil'i) bilen, sınırların farkında olan bir kişinin, bile bile kendi heva ve hevesi (menfaati) için o sınırları ihlal etmesi, dinden "dışarı taşmasıdır". Onların Müslümanları ayıplaması kendi dindarlıklarından değil, kendi dinlerini çoktan terk etmiş olmalarından (fısklarından) kaynaklanan bir yüzsüzlüktür.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin nedensellik (illet) bağını tahlil eder. Aydar'a göre ayetin sonundaki bu sıfat ("sizin çoğunuz fâsıklardır" beyanı), onların düşmanlığının (tenkımûne) asıl sebebini açıklar. Onlar Müslümanlara, Müslümanlar yanlış bir şey yaptığı için kızmıyorlar; Müslümanlar ilahi yasalara itaat ettikleri, kendileri ise "fâsık" olup ilahi yasalara isyan ettikleri için, bu ahlaki uçurum onlarda bir nefret (kınama) uyandırıyor. Fâsık olan, itaat edene tahammül edemez; bu, yozlaşmanın fıtrat isyanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X