Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 57. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû-lleżîne-tteḣażû dînekum huzuven vela’iben mine-lleżîne ûtû-lkitâbe min kablikum velkuffâra evliyâ/(e)(c) vettekû(A)llâhe in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah'tan korkun.

      Ey iman edenler! Dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri dost edinmeyin ... Burada sözü edilen kişileri dost edinmenin yasaklanması farklı anlamlara gelebilir. Biri, bu yasak onları dost edinmeden önce dost edinmemeleridir. Diğerleri, dinde değil ama kazanç yerlerinde dost edindikten sonra kendilerine yasak getirilmiş olabilir; başka bir ihtimal de bazı müslümanlar, müminlere karşı münafıklarla dost olmamalıdır. Bu hususu daha önce zikretmiştik.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        huzuven (هُزُوًا)

        Sözcüğün kökü "h-z-e" (ه ز أ) harfleridir. Temel anlamı; alay etmek, hafife almak, küçümsemek ve bir şeyi gülünç duruma düşürmektir. Mâide Sûresi 57. ayette "dînekum huzuven" (dininizi alay konusu edinenler) tamlaması içerisinde, inancın kutsaliyetine ve ciddiyetine yönelik psikolojik ve sosyolojik saldırıyı ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinde "bir şeye değer vermemek, onu küçümsemek ve ciddiyetsiz bir tavırla tahkir etmek" anlamının yattığını belirtir. Soğuktan titreyerek zayıf düşen birine de bu kökten türeyen kelimelerle atıf yapılır; zira alay edilen şey, alay eden kişinin gözünde zayıf ve değersiz (titrek) kılınmak istenmektedir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "istihza/huzuv" kavramını basit bir şakalaşmadan (mizah) ayırır. Râgıb'a göre bu kelime, muhatabın inancını veya şahsiyetini kasten itibarsızlaştırmak, onu toplum önünde küçük düşürerek psikolojik bir yıkıma uğratmak amacıyla yapılan zehirli ve düşmanca bir eylemdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın cahiliye dönemi ahlakıyla çatışmasını incelerken bu kelimeye dikkat çeker. Izutsu'ya göre cahiliye Arap toplumunda birinin onuruyla (şerefiyle) alay etmek en büyük savaş nedeniydi. Kur'an, Müslümanların "onur" merkezini kabileden alıp "din" (İslam) kavramına taşımıştır. Dolayısıyla dine yönelik bir "huzuv" (alay), doğrudan Müslümanların yeni ontolojik varlıklarına ve şereflerine yapılmış en ağır düşmanlıktır.

        leiben (وَلَعِبًا)

        Sözcüğün kökü "l-a-b" (ل ع ب) harfleridir. Temel anlamı; oyun oynamak, eğlenmek, ciddiyetten uzaklaşmak ve faydasız işlerle meşgul olmaktır. Ayette "huzuven ve leiben" (alay ve oyun konusu) şeklinde geçerek, dinin Ehl-i Kitap ve inkarcılar tarafından nasıl bir ciddiyetsizlik malzemesi yapıldığını tamamlayan ikinci kavramdır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "belli bir rasyonel hedefi ve faydası olmayan, sadece vakit geçirmek ve eğlenmek amacıyla yapılan boş hareketler" olduğunu söyler. Tükürüğün ağızdan akmasına (luâb) da bu ismin verilmesi, kontrolsüz ve faydasız bir akış olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "la'b" (oyun) kavramını insan aklının devre dışı kalması olarak tahlil eder. Râgıb'a göre eylemlerin bir gayesi olmalıdır; gayesi olmayan veya kutsal bir gayeyi (dini) salt bir eğlence aracı olarak görenler, "leib" (oyun) halindedirler. Dini oyun (leiben) edinmek, vahyin getirdiği o devasa sorumluluğu ve ölüm ötesi gerçeği idrak edemeyen, zihinsel olarak çocuksu ve ahlaken çürümüş bir karakterin göstergesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığını inceler. Medine döneminde Müslümanların ezan okuması, namaz kılması veya abdest alması gibi ritüeller, bazı Yahudi ve Hristiyan gruplar ile münafıklar tarafından tiyatral bir şekilde taklit edilip gülünç (komedi) malzemesi yapılıyordu. Öztürk'e göre bu kelime, inkarın sadece fikri bir tartışma olmadığını; sokakta, mecliste dini değerlerin bir "eğlence ve gösteri" (leiben) mezesi haline getirildiği sosyolojik bir provokasyonu tanımlar.

        dînekum (دِينَكُمْ)

        Sözcüğün kökü "d-y-n" (د ي ن) harfleridir. Temel anlamı; itaat etmek, boyun eğmek, borçlanmak, adet, yasa ve otoritenin koyduğu sistemdir. Ayette "ittahazû dînekum" (sizin dininizi edindiler) şeklinde geçerek, alayın ve oyunun hedefine oturtulan o mutlak ve kapsayıcı inanç sistemini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "boyun eğme, itaat etme ve bir güce/otoriteye teslim olma" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "din" kelimesinin Sami dilleri havzasındaki (özellikle Süryanice "dīnā" ve Pehlevice "dên") yasa, yargı ve vicdan anlamlarıyla nasıl etkileştiğini tahlil eder. Kur'an, dini sadece soyut bir inanç değil, sınırları, hukuku ve otoritesi (şeriatı) olan somut bir yaşam nizamı olarak kurgular.

        Gabriel Said Reynolds, ayetteki bu kelimenin teolojik ağırlığına dikkat çeker. Reynolds'a göre Ehl-i Kitab'ın alay ettiği şey sadece birkaç ritüel değil, Müslüman topluluğun varoluşsal kimliği, ilahi yasası ve egemenliğidir (dindir). Dini alaya almak, aslında o dinin koyucusu olan Allah'ın otoritesini (yargısını) reddetmek ve İslam'ın siyasi/teolojik meşruiyetine kasten saldırmaktır.

        kuffâr (وَالْكُفَّارَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Kelime, "kâfir" sözcüğünün çoğulu olup, hakikati kasten örtenleri ifade eder. Ayette Ehl-i Kitap'tan (kendilerine kitap verilenlerden) ayrı bir grup olarak "vel kuffâre" (ve kafirleri/inkarcıları) şeklinde geçerek, müşrikleri veya vahyi bütünüyle reddeden putperest zihniyeti tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "fiziksel veya manevi bir şeyi bir örtüyle kapatmak, görünmez kılmak ve gizlemek" anlamına geldiğini belirtir. Nimetin üstünü örtene nankör (kâfir), tohumu toprağa örtene çiftçi (kâfir) denilmesi bundandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını hakikatin üzerinin kasten örtülmesi olarak açıklar. Râgıb'a göre ayetteki kuffâr, Allah'ın varlığını veya vahyin aydınlığını bilmeyenler değil; kibrinden ve inatçılığından dolayı o nurun üzerine kalın bir örtü çekenlerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik sınıflandırmasında bu kelimenin yerini inceler. Izutsu'ya göre Kur'an, Müslümanların karşısındaki tehdit bloğunu bu ayette ikiye ayırır: Teolojik olarak vahyi tanıyan ancak onu yozlaştırıp alay eden Ehl-i Kitap ve başından beri vahyi reddedip fıtratı bütünüyle örten kuffâr (Mekke müşrikleri). Her iki grup da teolojik olarak farklı olsa da, İslam'a duydukları düşmanlıkta (dini alaya almada) ortak bir "şer cephesi" oluşturmuşlardır.

        evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Kelime, "velî" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; arada hiçbir yabancılık kalmayacak şekilde yakın olmak, bitişik olmak, korumak, yönetmek, müttefik ve dost olmaktır. Ayette "lâ tettehızû... evliyâe" (veliler/müttefikler edinmeyin) şeklinde geçerek, bu kitleyle kurulması yasaklanan siyasi ve stratejik ilişkinin adını koyar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki nesnenin veya kişinin birbirine raptolması, aralarında kopukluk olmaması (velâyet)" olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, 51. ayetteki "velayet" yasağının bu ayette (57) gerekçelendirildiğine dikkat çeker. Aydar'a göre Kur'an körü körüne bir dışlama (ötekileştirme) yapmaz. Ayet, Ehl-i Kitap ile ilişkiyi neden kestiğini sosyolojik ve psikolojik bir nedenle açıklar: "Sizin en kutsal değerinizi, kimliğinizi ve varoluşunuzu (dininizi) alay konusu yapan, sizi içten içe tahkir eden bir güruha nasıl olur da siyasi kaderinizi teslim eder, onları nasıl stratejik 'veli' (koruyucu müttefik) edinirsiniz?" Bu, uluslararası ilişkilerde onur ve güvenlik doktrinidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik asimilasyon tehlikesine işaret eder. Dininizle alay edenlerle dost (veli) olursanız, bir süre sonra o alaya (psikolojik baskıya) tahammül edemez ve onlara yaranmak için kendi dini ilkelerinizden taviz vermeye (asimilasyona) başlarsınız. Velayet yasağı, inancın onurunu koruyan ahlaki bir kalkan vazifesi görür.

        mû'minîn (مُّؤْمِنِينَ)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (أ م ن) harfleridir. Kelime, "mû'min" (iman eden/güvenen) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; güvenmek, emniyette olmak, şüpheden arınmak, kalbin tasdik etmesi ve mutlak teslimiyettir. Ayetin sonunda "in kuntum mû'minîn" (eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz) şeklinde şart cümlesi olarak geçerek, velayet yasağına uymayı imanın ontolojik bir turnusol kağıdı (testi) haline getirir.

        İbn Fâris, bu kökün "ruhun ve kalbin sükûnet bulması, ihanetin ve şüphenin zıttı olan mutlak güven durumu" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının dışsal bir kimlikten ziyade eyleme dönüşen bir sadakat olduğunu açıklar. Râgıb'a göre kişi, diniyle alay eden birine sempati duyuyor veya onun korumasına sığınıyorsa, onun kalbindeki "iman" (Allah'a ve dine duyduğu güven/sadakat) iptal olmuş demektir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik kapanışlarını (clausula) tahlil ederken bu şarta ("in kuntum mû'minîn") dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, emirlerini verdikten sonra "eğer müminseniz" diyerek muhatabın varoluşsal kimliğine meydan okur. İman statik bir etiket değildir; her yeni krizde (düşmanla ittifak yapıp yapmama tercihinde) yeniden kanıtlanması gereken dinamik bir ahlaki duruştur. Dinin onurunu, şahsi siyasi çıkarların üstünde tutamayan kişi, semantik ve teolojik olarak "mümin" vasfını yitirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X