Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 56. Ayet

    وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen yetevella(A)llâhe verasûlehu velleżîne âmenû fe-inne hizba(A)llâhi humu-lġâlibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kim Allah'ı, peygamberini ve iman edenleri veli edinirse bilsin ki Allah'tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir.

      Bu ayetin zahiri Hz. Ebû Bekir'e nispet edilse uygun düşer; çünkü o, mürtecilerle yaptığı savaşta başından sonuna kadar galip gelmişti. Hz. Ali'ye gelince, onun Haricilerle yaptığı savaşın ancak sonunda galip gelmişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Burada geçen "hizb" (حِزْب) kelimesi, sözlükte yardım ve destek anlamına gelir. Kiseli şöyle demiş: Araplar "falanca benim hizbimdir" yani benim yardımcım ve destekleyicimdir, derler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yetevella (يَتَوَلَّ)

        Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Temel anlamı; arada hiçbir yabancılık veya mesafe kalmayacak şekilde yakın olmak, bitişik olmak, korumak, yönetmek ve birini siyasi/dini bir otorite, dost veya müttefik olarak benimsemektir. Mâide Sûresi 56. ayette "ve men yetevellallâhe ve resûlehu" (kim Allah'ı ve elçisini veli/dost edinirse) şeklinde şart kipiyle geçerek, bir önceki ayette (55. ayet) sınırları çizilen meşru siyasi ve teolojik merkeze (İslam safına) yönelme ve bağlanma eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "iki nesnenin veya kişinin birbirine raptolması, aralarında kopukluk olmaması" anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda Allah'ı ve elçisini "tevelli" etmek (yetevella), onlarla aradaki bütün mesafeleri kaldırarak, varoluşsal ve hukuki bir kopmaz bağ kurmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" eyleminin insanın niyetine ve yöneldiği hedefe göre şekillendiğini tahlil eder. Râgıb'a göre bu kelime, basit bir duygusal sevgi değil; mutlak bir itaat, sığınma ve taraf seçme eylemidir. İnsanın Allah'ı ve elçisini "veli" edinmesi (yetevella), kendi hür iradesini ilahi iradenin şemsiyesi altına sokması ve kendi egemenlik hakkını Allah'a devretmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu eylemin Arap toplumundaki kabile asabiyetini nasıl yıktığını inceler. Izutsu'ya göre "yetevella" fiili, cahiliye döneminde kan bağına veya çıkara dayalı ittifaklardan kopup, evrensel ve ahlaki bir otoriteye (Allah ve Resulüne) iltica etmeyi temsil eder. Bu eylem, kişinin eski sosyolojik kimliğini terk edip, yepyeni bir ümmet (ideolojik bağ) kimliğine geçişinin hukuki mühürüdür.

        âmenû (آمَنُوا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (أ م ن) harfleridir. Temel anlamı; güvenmek, emniyette olmak, şüpheden arınmak, kalbin tasdik etmesi ve korkunun zıttı olan sükûnet halidir. Ayette "vellezîne âmenû" (ve iman edenleri / inananları) şeklinde geçerek, Allah ve elçisiyle birlikte siyasi ve teolojik "velayet" (ittifak) halkasının üçüncü unsuru olan müminler topluluğunu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "ruhun huzur bulması, hıyanet ve korkunun ortadan kalkarak yerini mutlak bir güvene bırakması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını dışsal bir itaatten ziyade içsel bir emin olma (güven) hali olarak açıklar. Râgıb'a göre velayet (dostluk/müttefiklik) ilişkisinin içine "inananların" (âmenû) da dahil edilmesi, İslam toplumunun dikey (Allah'a) olduğu kadar yatay (birbirlerine) bir güven ağıyla da örüldüğünü gösterir. İman edenleri veli edinmek, onlara hıyanet etmemek ve onların ahlaki/siyasi duruşuna sonsuz bir güven duymaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-politik kurgusunu tahlil eder. Öztürk'e göre bu kelime, Medine'deki ittifak arayışlarında (özellikle Ehl-i Kitap ile kurulan ilişkilerde) safın neresi olduğunu belirler. Allah'ı ve peygamberi veli edinmek soyut bir teolojik iddia iken; "âmenû" (iman eden) somut insanları müttefik edinmek, bu iddianın tarihsel ve sosyolojik ispatıdır. İman kardeşliği, siyasi güvenliğin (emniyetin) de yegane merkezidir.

        hızbe (حِزْبَ)

        Sözcüğün kökü "h-z-b" (ح ز ب) harfleridir. Temel anlamı; toplanmak, gruplaşmak, belirli bir gaye veya zorluk etrafında bir araya gelen topluluk, parti ve ideolojik hiziptir. Ayette "fe inne hızballâhi" (şüphesiz ki Allah'ın partisi/taraftarları) tamlaması içerisinde geçerek, Allah'ı, elçisini ve müminleri veli edinenlerin oluşturduğu o kenetlenmiş, şuurlu ve yeni sosyolojik kitleyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir iş, bir sıkıntı veya bir gaye etrafında yoğunlaşarak bir araya toplanan ve birbirine kenetlenen insan kümesi" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "hızb" kavramını sıradan bir kalabalıktan (kavm veya cemaat) ayırarak politik ve ideolojik bir boyuta taşır. Râgıb'a göre "hızb", sadece yan yana duranlar değil; inançları, hedefleri ve ahlaki ilkeleri etrafında demir gibi birleşen (kenetlenen) teşkilatlı ve şuurlu bir gruptur. Kur'an insanlığı iki ana kampa ayırır: "Hızbullah" (Allah'ın taraftarları) ve "Hızbuşşeytan" (Şeytanın taraftarları). Ayetteki "hızballâh" tamlaması, tevhid inancını yeryüzünde hakim kılmak için organize olmuş o meşru siyasi ve ahlaki bloğun ismidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde grup dinamiklerini incelerken bu kelimenin taşıdığı misyoner karaktere dikkat çeker. Izutsu'ya göre "hızb", bedevi kabile yapısının (asabiyetin) Kur'an tarafından dönüştürülmüş halidir. Kan bağının yerini inanç bağı almış; kabile savaşlarının yerini ilahi bir dava (hızbullah) almıştır. Bu kelime, İslam toplumunun pasif bir ibadet topluluğu değil, yeryüzünde aktif bir değişim aktörü (partisi) olduğunu deklare eder.

        el-gâlibûn (الْغَالِبُونَ)

        Sözcüğün kökü "ğ-l-b" (غ ل ب) harfleridir. Kelime, "gâlib" (üstün gelen/yenen) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; alt etmek, yenmek, boyun eğdirmek, zafer kazanmak ve mutlak bir üstünlük kurmaktır. Ayetin sonunda "humul gâlibûn" (galip gelecek/üstün olacak olanlar sadece onlardır) şeklinde, "hum" (onlar) zamiriyle oluşturulan hasr (vurgu/sınırlandırma) yapısı içinde geçerek, Allah'ın tarafını seçenlerin (Hızbullah'ın) tarihsel ve eskatolojik zaferini müjdeler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye karşı kuvvet kullanıp direnci kırmak ve ona mutlak manada üstünlük (kahır) sağlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "galebe" kavramını sadece askeri bir savaş meydanıyla sınırlamaz. Râgıb'a göre galebe çalmak; ahlakta, adalette, ilimde ve ahirette elde edilecek olan o nihai üstünlüktür. Allah'ın taraftarlarının galip olması, fiziksel savaşları kaybetseler dahi (Uhud gibi), onların savunduğu hakikatin (tevhidin) batıla karşı her zaman ontolojik ve fikri olarak üstün (galip) geleceği gerçeğidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu son müjdesini din felsefesi bağlamında tahlil eder. Kılıç'a göre "gâlibûn" kelimesi, münafıkların 52. ayette dile getirdikleri "devran döner de biz kaybederiz" (korkuyoruz ki başımıza bir felaket gelir) şeklindeki o hastalıklı korkuya verilmiş kesin bir ilahi cevaptır. Allah, münafıkların dünyevi hesaplarını (güçlünün yanında olma refleksini) boşa çıkararak; gerçek zaferin ve mutlak galibiyetin sayıyla, servetle veya kurnazlıkla değil, sadece ilahi safa (velayete) sarsılmaz bir sadakatle bağlanmakta olduğunu "humul gâlibûn" (sadece onlar galiplerdir) mührüyle ilan eder. Bu, inananlara sunulmuş evrensel bir moral ve tarih felsefesi anayasasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X