اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Sizin veliniz ancak Allah'tır, peygamberidir, bir de Allah'ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekatı veren müminlerdir.
Sizin veliniz ancak Allah'tır, peygamberidir, müminlerdir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu ayet, bazı ilahi beyanların bağlantısı konumundadır: "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir"; "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin". Cenab-ı Hak, Kur'an'ın çeşitli ayetlerinde, müminleri, kendilerine kitap verilen ve verilmeyen toplumları dost edinmeyi yasaklamakta ve müminlerin dostlarının Allah ve Resulü olduğunu haber vermektedir. "Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir" mealindeki ayette ifade buyurduğu gibi, müminler de birbirlerinin dostudur. Aziz ve celil olan Allah, Resulü ve müminler iman edenin dostu olunca artık müslümanların kafirleri dost edinmeleri yakışık almaz.
Bazı rivayetlerde yer aldığına göre Abdullah b. Selam Resulullah'a (s.a.) şöyle demiştir: Müslüman olduğumuzdan ötürü Yahudiler bize düşmanlık gösteriyor, bizimle konuşmamaya ve temas etmemeye yemin etmişler. Evlerimiz onların arasındadır. Kendisiyle konuşulacak birini bu camiden başka bir yerde bulamamaktayız. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Ayet gelince onlar şöyle demiştir: Dost olarak Allah'a, Resulüne ve müminlere razı olduk.
Hz. Ali'nin Halifelik Hakkı
Bu ayet-i kerimenin nüzulü konusunda farklı rivayetler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Ayet, Hz. Ali'nin (r.a.) rukuda iken yüzüğünü tasadduk etmesi üzerine gelmiştir. Şöyle diyorlar: Hz. Peygamber dışarı çıktığında bir yoksul gördü, kendisini çağırdı ve "Sana kimse bir şey verdi mi?" diye sordu. Evet ey Allah'ın Resulü, dedi. Resulullah "Ne verdi?" diye sorunca, gümüş bir yüzük, karşılığını verdi. "Kim verdi?" diye sorunca da Hz. Ali'yi kastederek şu ayakta duran adam, dedi. Resul-i Ekrem tekrar sordu: "Bunu ne durumda iken sana verdi?" Adam, rukuda iken verdi, diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah tekbir getirerek, Hz. Ali'ye dua etti ve onu övdü. Rafıziler bu ayeti, Hz. Ali'nin Hz. Ebu Bekir'den üstün olduğuna ve hilafetin onun hakkı olduğuna delil gösterirler. Onlar şöyle derler: Bu ayet, Hz. Ali hakkında gelmiştir; çünkü Ebu Cafer'den rivayet edildiğine göre, o, Hz. Ali rukuda iken yüzüğünü tasadduk etmiş, bunun üzerine de Allah'ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılanlar mealindeki ayet gelmişti.
Rafızilere şöyle cevap verilir: Peki farzedelim ki ayet onun hakkında geldi, fakat bu ayet Ebu Bekir es-Sıddik'ın hayatta iken hilafetin Ali'nin hakkı olduğuna işaret etmez. Çünkü biz önceki ayette, o zamanda hilafetin Hz. Ebu Bekir'in hakkı olduğuna işaret ettiğini belirttik. Hz. Ali'nin bile hilafetin kendi hakkı olduğunu düşünmediği bir ortamda biz de onun hakkı olduğunu düşünmüyoruz, zira bizzat Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Bekir, Resulullah'tan sonra insanların en hayırlısıdır, veya bunun gibi bir söz söylemiştir. Hz. Peygamber'in de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Ben devlet idaresini Ebu Bekir'e verirsem, onu dinde güçlü ama bedenen zayıf görürsünüz. Ömer'i veli edinsem, onu dinde ve bedende kuvvetli bulursunuz. Ali'ye verirsem, onu da hidayete eren, hidayete götüren ve kendisi de hidayete ulaşmış bir mürşit bulursunuz." Biz deriz ki -Hz. Ali'nin ve diğer sahabilerin, halifeliği Hz. Ebu Bekir'e teslim etmesi, özellikle Hz. Ali'den bir itiraz gelmeden teslim etmeleri bir yana- şayet o ortamda hilafet hakkı Hz. Ali'nin olsaydı, bu konu tartışılırken Ali'nin de tartışmanın içinde olması gerekirdi. Karşı fikirde bulunanlar şöyle demiştir: O sırada Hz. Ali'nin destekçileri yoktu; ama konu tartışılmaya başlandığı sırada kendisini destekleyenler vardı. Buna şöyle cevap verilmiştir: Hz. Ali'nin, hilafet hakkının kendisine ait olduğu halde destekçileri orada yoktu diye bunu istememesinin ihtimali yoktur. Görmez misin ki Hz. Ebu Bekir bedenen zayıf olmasına rağmen tek başına mürtedlerle savaşa girişti, hatta insanlar onun tek başına çıktığını gördüklerinde peşine takılmışlardı. Hz. Ebu Bekir bedenen zayıf olmasına rağmen, yardımcıları da olmadığı halde hakkı aramanın peşini bırakmadı; buna karşılık Hz. Ali çok daha güçlü kuvvetli olduğu ve savaş sanatını daha iyi bildiği halde -o kadar ki düşmanlardan biri onunla savaş meydanına çıksa mutlaka onu yener helak ederdi- yardımcıları yok diye hakkı aramaktan vazgeçmesini nasıl düşünürsünüz? Hayatıma yemin ederim ki böyle bir şeyi, Hz. Ali gibi biri için düşünmek bir tarafa, Resulullah'ın en zayıf sahabisi için bile düşünülemez. Hz. Ali'nin böyle bir talepte bulunmaması hilafet hakkının Hz. Ebu Bekir'e ait olduğu yolunda düşünmesinin delilini oluşturmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Rafiziler, Resulullah'ın Hz. Ali'ye söylediği bir sözü delil getirirler: "Sen bana nispetle Musaya karşı Harun'un konumundasın yalnız benden sonra peygamber yoktur." Harun, Hz. Musanın halifesi idi. Siz Hz. Ali'nin de Resulullah'ın halifesi olduğunu niye inkar ediyorsunuz?
Buna şu cevap verilir: Bunun iki cevabı vardır. Birincisi, "Sen bana nispetle, Musa'ya karşı Harun konumundasın" hadisi, kardeşlik anlamına gelebilir, zaten Resulullah Hz. Ali'yi kendine kardeş yapmıştı. Kardeşlik ise kimseye hilafet hakkını vermez.
İkincisi, o vakitte Hz. Ali'de Resulullah'ın vekaleti vardı, fakat, bütün zamanlar boyunca onun vekaletini taşıdığına dair herhangi bir rivayet yoktur. "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur" hadisinin cevabı da aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi, Ebu Cafer'den rivayet edilen hadis şayet sahih ise (bu hadise vesile olan) ayetin iki anlamı vardır. Birincisi, Ali kerremellahu vechehunun faziletini gösterir. Onun hayra dair hasletlerini kamil manada gösteren pek çok fazileti vardır. İkincisi, namazda küçük bir iş (amel-i sagir) yapmak namazı bozmaz. Bazı rivayetlerde Resulullah'ın namazda nalinlerini çıkardığı, sakalını tuttuğu, parmağıyla işarette bulunduğu ve bunların benzeri namazda iken küçük bazı hareketler yaptığı belirtilir. Rivayetlerde de görüldüğü üzere namazda yapılan her az amelin namazı bozmadığına işaret etmektedir.
Bunun başka bir yorumu daha vardır: Allah rızası için verilen sadakaya zekat ismi verilir. Hz. Ali'nin yüzüğü tasadduk etmesi farz olan zekat anlamına gelmez, nafile olarak Allah rızası için verdiği sadakadır. Yüzük, Allah rızası için nafile verilmiş olsa da Cenab-ı Hak ona zekat diye isim vermiştir. Görmez misin ki Allah Teala, başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekata gelince, işte (manevi karlarını) kat kat arttıranlar onu verenlerdir". Allah rızası için nafile verilmiş olsa da Cenab-ı Hak ona zekat diye isim vermiştir. Nitekim farz olan ve nafile olan namazın her ikisine de namaz (salat) adını vermiş, farz ve nafile olarak tutulan oruca da oruç ismini vermiştir. İşte bu da onun gibidir. Ayetin zahiri bütün müminler hakkındadır, bu konuda Hz. Ali diğerlerinden daha layık değildir. Şayet ayet onun hakkında nazil olmuşsa durum söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
veliyyukum (وَلِيُّكُمُ)
Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Temel anlamı; arada hiçbir boşluk kalmayacak şekilde yakın olmak, bitişik olmak, korumak, arka çıkmak, yardım etmek ve otorite sahibi olmaktır. Mâide Sûresi 55. ayette "innemâ veliyyukum" (sizin tek ve gerçek veliniz/müttefikiniz ancak...) şeklinde hasr (sınırlandırma) edatıyla geçerek, İslam toplumunun siyasi, hukuki ve teolojik koruyucusunun kim olduğunu kesin hatlarla belirler.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "iki nesnenin veya kişinin, aralarında en ufak bir mesafe veya yabancılık kalmayacak şekilde birbirine raptolması (velâyet)" olduğunu ifade eder. Birine "veli" denmesi, onun hem fiziksel hem de duygusal olarak kişinin en yakını (koruyucusu) olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "velayet" kavramını inanç, yardım ve sevgi (muhabbet) ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre ayetteki "veliyyukum" ifadesi, sıradan bir dostluğu değil, kişinin kendi iradesini ve güvenliğini kayıtsız şartsız teslim ettiği o mutlak "otorite ve sığınak" makamını temsil eder. Allah, peygamber ve müminlerin "veli" olması, bu üç unsurun birbirine kopmaz bir iman ve yardım bağıyla bitişik olmasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "velâyet" kavramını incelerken, bunun cahiliye Arap toplumundaki kabilevi "hilf" (müttefiklik/kan bağına dayalı koruma) kurumunun yerine getirilen devrimsel bir kavram olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, "veliyyukum" kelimesiyle asabiyeti (ırkçılığı ve kabileciliği) yıkmış; güvenliğin, siyasi ittifakın ve dostluğun merkezine sadece "imanı" (Allah'ı, elçisini ve inananları) yerleştirerek yepyeni bir ideolojik (teolojik) ümmet bilinci inşa etmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığını siyaset felsefesi açısından değerlendirir. Öztürk'e göre Medine'deki Müslümanlar, Ehl-i Kitap kabilelerinden gelebilecek bir saldırıya karşı onlarla müttefik olma (velayet) arayışına girmişlerdi. Bu kelime, "sizin dışarıdan bir koruyucuya veya siyasi müttefike (veliye) ihtiyacınız yok, sizin meşru ve yegane veliniz ancak bu inanç dairesinin içindedir" mesajını veren mutlak bir bağımsızlık ve egemenlik ilanıdır.
yukîmûne (يُقِيمُونَ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayağa kalkmak, dik durmak, doğrultmak, düzeltmek, bir şeyi hakkını vererek ayakta tutmak ve devamlılıktır. Ayette "yükîmûnes salâte" (namazı dosdoğru kılarlar / ayakta tutarlar) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, gerçek velilerin (müminlerin) birinci temel eylemsel karakterini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "eğriliğin ve çöküşün zıttı olan; bir varlığı kendi ayakları üzerinde sağlam ve sarsılmaz bir şekilde dikmek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin namazla (salât) birlikte kullanılmasının semantik derinliğini açıklar. Râgıb'a göre Kur'an, namaz kılanlar için nadiren basit bir "yapanlar" (fa'al/musalli) fiilini kullanır; bunun yerine "ikâme" (yükîmûne) fiilini tercih eder. Çünkü ikâme etmek, namazı sadece şekilsel hareketlerle aradan çıkarmak değil; onun rükünlerini eksiksiz yerine getirmek, o ibadeti hayatta canlı ve sürekli bir şuur olarak "ayakta tutmak" ve hayatın merkezine dikmektir.
zekâte (الزَّكَاةَ)
Sözcüğün kökü "z-k-v" (ز ك و) harfleridir. Temel anlamı; temizlenmek, arınmak, büyümek, çoğalmak ve feyiz/bereket kazanmaktır. Ayette "ve yu'tûnez zekâte" (ve zekatı verirler) tamlaması içerisinde, gerçek veli (müttefik) olmanın ikinci eylemsel şartı olan mali/ekonomik ibadeti tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin özündeki fazlalıkların (kirlerin) atılarak o nesnenin saf, temiz ve büyümeye elverişli hale gelmesi" olduğunu belirtir. Malın verilmesine zekat denilmesi, bu eylemin hem kişiyi cimrilik kirinden arındırması hem de toplumsal serveti (bereketi) büyütmesindendir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin filolojik serüvenini çıkarır. Ona göre Arapçadaki "z-k-v" kökünün büyüme anlamı olsa da, "Zekât" kelimesinin spesifik bir dini/mali kurum olarak kullanımı doğrudan Aramice/Süryanice'deki "zākhûthā" (arınma, haklılık, sadaka/hayır) kelimesinden Arapçaya geçmiştir. Kur'an, Yahudi ve Hristiyanların da bildiği bu evrensel arınma eylemini (muarreb kelimeyi) alarak, İslam'ın temel iktisadi şartlarından biri haline getirmiştir.
Gabriel Said Reynolds, geç antik çağda (Late Antiquity) "zekat" (sadaka/almsgiving) kavramının oynadığı rolü inceler. Reynolds'a göre Kur'an, namaz (ikâme-i salât) ile zekatı her zaman yan yana getirerek muazzam bir denge kurar. Namaz Allah ile dikey ilişkiyi sağlarken, zekat toplumla olan yatay (ekonomik) adaleti inşa eder. Gerçek "velayet" (ittifak), sadece camideki duayla değil, toplumun zayıflarına aktarılan bu "arınma parasıyla" (zekatla) kurulabilir.
râki'ûn (رَاكِعُونَ)
Sözcüğün kökü "r-k-a" (ر ك ع) harfleridir. Kelime, "râki'" (rüku eden/eğilen) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; belini bükmek, öne doğru eğilmek, tevazu göstermek ve boyun eğmektir. Ayetin sonunda "ve hum râki'ûn" (ve onlar rüku eden/boyun eğen kimselerdir) şeklinde bir hâl cümlesi (veya isim cümlesi) olarak geçerek, müminlerin temel ontolojik duruşunu mühürler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın veya hayvanın sırtını bükerek başını aşağı doğru indirmesi" anlamının bulunduğunu söyler. İhtiyarlıktan veya zayıflıktan beli bükülene de bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "rüku" kavramının iki boyutu olduğunu açıklar: Birincisi namaz ibadeti içindeki fiziki "eğilme" eylemidir. İkincisi ise, insanın kibirden kurtularak Allah'ın emirleri karşısında ruhen ve ahlaken "boyun eğmesi" (tezellül), mutlak itaat göstermesidir. Ayetteki "râki'ûn", bu iki anlamı da kapsayan evrensel bir teslimiyet sıfatıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir literatüründeki bu kelimeyle ilgili tarihsel tartışmalara odaklanır. Aydar'a göre "ve hum râki'ûn" ifadesi, dilbilgisel olarak "hâl vâv'ı" kabul edildiğinde "onlar rükudayken (namazda eğilmişken) zekat/sadaka verirler" anlamına gelir ki bu, Hz. Ali'nin namaz esnasında kendisinden yardım isteyen birine yüzüğünü vermesi olayına (nüzul sebebine) atıf yapar. Ancak ifade genel bir sıfat cümlesi olarak okunursa, "onlar (her daim) Allah'a boyun eğenlerdir" anlamını taşır. Kur'an, fiziksel bir olayı kelimenin semantik gücüyle evrensel bir ahlak ilkesine (Allah karşısında eğilme şuuruna) dönüştürmektedir. Gerçek "veli", gücünü kibrinden değil, Yaratıcı karşısındaki bu rükusundan (eğilişinden) alır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla