يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 54. Ayet
Daralt
X
-
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû men yertedde minkum ‘an dînihi fesevfe ye/ti(A)llâhu bikavmin yuhibbuhum veyuhibbûnehu eżilletin ‘alâ-lmu/minîne e’izzetin ‘alâ-lkâfirîne yucâhidûne fî sebîli(A)llâhi velâ yeḣâfûne levmete lâ-im(in)(c) żâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)
-
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah'ın lütfu geniştir; 0, her şeyi bilendir.
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse. Her ne kadar burada münferit olarak sadece tek kişiden söz ediliyorsa da, çoğul manası kastedilmiştir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak bunun hemen arkasından Allah bir kavim getirecektir buyurmaktadır. Bu, ayetten kastedilenin cemaat ve çoğunluk olduğunu gösterir. Çünkü bir veya iki kişi İslam'dan dönecek olsa yakalanır, hapise atılır ve tekrar İslam'a dönmeyi kabul etmezse öldürülür. Ama bir topluluk İslam'dan dönecek olsa, onlarla savaşmak gerekir, tıpkı Hz. Ebu Bekir'in ridde ehli'ne (ehlü'r-ridde) karşı savaş açtığı gibi.
Hz. Ebiı: Bekir'in Halifeliği
Ayet-i kerimede, Ebû Bekir es-Sıddik'ın halifeliğine yönelik işaret vardır; çünkü Resulullah'tan sonra Araplar İslamiyetten döndüklerinde onlarla Hz. Ebu Bekir savaşmıştı. O ve onun yanında savaşa katılanlar, Allah'ı seven ve Allanın da kendilerini sevdiği kimselerden olmuştur. Hasan-ı Basri'nin, Allah başka bir kavim getirir mealindeki cümle hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'a yemin ederim ki onlar Ebu Bekir ve arkadaşlarıdır, Allah hepsinden razı olsun. "Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar. Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecek" mealindeki ayet-i kerime de Hz. Ebu Bekir'in halifeliğine işaret etmektedir, çünkü ashab-ı kiramı irtidat edenlerle savaşmaya o davet etmişti.
Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Onları buna davet edenin Hz. Peygamber (s.a.) olması da mümkündür.
Buna şu cevap verilir: Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız". Buna göre onları Hz. Peygamber'in davet etmiş olması ve onların da bu daveti kabul etmeleri imkansızdır, çünkü Allah, onların Hz. Peygamber'le birlikte asla savaşa çıkamayacaklarını söylemektedir.
Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Onları Hz. Ömer' in davet etmiş olması da mümkündür.
Buna şu cevap verilir: Eğer öyle ise, Hz. Ömer'in halifeliği ayet-i kerimenin işareti ile kanıtlanmış olur. Onun halifeliği sahih olunca Hz. Ebu Bekir'in halifeliği de sahih olur; çünkü Ömer'i seçen ve halife diye aday gösteren Ebu Bekir'di.
Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Kendisinin savaştığı kişilerle savaşmaya davet eden Hz. Ali'nin de olması mümkündür.
Buna şu cevap verilir: Cenab-ı Hak "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" buyurmuştur. Bu, kendilerinden cizye kabul edilmeyen Arap müşrikleriyle savaşanların sıfatıdır. Hz. Ali ise müslüman olan asilerle savaşmıştır. Resulullah'ın vefatından sonra ridde ehli'yle Ebu Bekir'den başka kimse savaşmamıştır. Dolayısıyla bu ayet Hz. Ebu Bekir'in halifeliğinin sahih olduğunu göstermektedir.
Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Bu ilahi beyanda gelecek zaman için kullanılan "fesevfe" (فَسَوْفَ) kelimesi "asa" (عَسَىٰ) anlamına gelir, bu lafız Allah için kullanıldığında mutlaka olur anlamına gelir. Burada Cenab-ı Hak, düşmanlarıyla savaşmak için hayatlarını ortaya koyan ve kınayanın kınamasını Allah için terk eden kendisinin sevdiği bir kavmi getireceğini haber vermektedir. Bu kavim Allah'ı sevdikleri için bunları yapmaktadır. Zira hiç kimse başka biri için kendi hayatını ortaya koymaz ve kınayanın kınamasını yok sayamaz, yalnız Allah'ı sevenler müstesna. Allah Teala, onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar, mealindeki beyanıyla onları övmekte ve niçin sevdiğini ifade etmektedir. Onlar da Allah'ı sevdiklerini, Allah'ın düşmanlarıyla savaşmak için hayatlarını ortaya koymak ve kınayanın kınamasını terk etmek suretiyle göstermişlerdir.
Ayetin bu kısmında Hz. Ebu Bekir'in halifeliğine yönelik delil vardır, çünkü Cenab-ı Hak, Allah yolunda O'nun düşmanlarıyla savaşa çıktıklarından onları övmektedir. Şayet Hz. Ebu Bekir, halifeliği Hz. Ali'den gaspetmiş veya yahut hakkı olmadığı halde onu ele geçirmiş olsaydı Allah bundan dolayı onu övmezdi, çünkü bu durumda o, kendisine ait olmayan bir şeyi almış ve başkasının hakkını yok etmiş olurdu. Durumu böyle olan birinin, Allah'tan bütün bu övgüleri almaya hakkı yok olur. Bu gerçek, Rafızilerin iddialarını çürütmektedir. "Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir" mealindeki rivayet ve benzeri haberler, Hz. Ali'nin hilafete talip olduğu ve bunun için savaştığı zamanla ilgilidir. Hz. Ali'nin Hz. Ebu Bekir döneminde hilafetin kendi hakkı olduğunu bilmesi ve sonra bu talebinden vazgeçmesi ihtimali yoktur; çünkü bu durumda üzerindeki ilahi hakkı yok etmiş olurdu. Onun, bu sırada sükut edip talepte bulunmaması, hilafetin kendisinin değil Ebu Bekir'in hakkı olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Müminlere karşı alçak gönüllü. Yani müminlere karşı alçak gönüllü ve merhametlidirler. Kafirlere karşı vakarlıdırlar, yani kafirlere karşı çok sert ve dirençlidirler. Cenab-ı Hak, başka bir ayette müminleri "Onlar kafirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler" diye nitelemiştir.
İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Burada işaret edilen şeyin ne olduğu konusunda farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazıları şöyle demiştir: İşte bu Allah yolunda, yani Allah'a itaat çerçevesinde bir cihattır; Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Şöyle de denilmiştir: Bu, İslam'dır. Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah'ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir. Bu son cümleyi çeşitli yerlerde açıkladık.
Yorumu Yorumla
-
yertedde (يَرْتَدَّ)
Sözcüğün kökü "r-d-d" (ر د د) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi geri çevirmek, eski haline döndürmek, reddetmek ve geldiği yoldan geri dönmektir. Mâide Sûresi 54. ayette "men yertedde minkum an dînihî" (içinizden kim dininden dönerse) şeklinde şart kipiyle geçerek, İslam'dan çıkma (irtidad/dinden dönme) eylemini hukuki ve teolojik bir terim olarak ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "bir nesneyi, harekete geçtiği ilk noktaya doğru gerisin geriye itmek veya döndürmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "irtidad" kavramını ikiye ayırır: Birincisi mekânsal olarak geri dönmek, ikincisi ise inanç ve ahlak bakımından eskiye (şirke/küfre) dönmektir. Râgıb'a göre ayetteki kullanım, kişinin kendi hür iradesiyle girdiği tevhid dairesinden, yine kendi kasıtlı iradesiyle çıkarak eski karanlık kimliğine rücu etmesini (geri dönmesini) resmeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında irtidad kavramını varoluşsal bir "sözleşme ihlali" olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre din, Allah ile kul arasında kurulan dikey bir misaktır (contract). İrtidad eylemi (yertedde), basit bir fikir değişikliği değil, bu ontolojik sözleşmenin kul tarafından tek taraflı olarak ve kasten feshedilmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sosyolojik kurgusunu inceler. Öztürk'e göre bu fiil, "dinden dönen olursa İslam biter" korkusunu değil, tam tersine ilahi sistemin insana muhtaç olmadığını ilan eden mutlak bir özgüveni yansıtır. Dinden dönme (yertedde) eylemi, dine değil, sadece dönen kişinin kendisine zarar verir; zira Allah, sistemi ayakta tutacak yeni sosyolojik aktörleri (başka bir kavmi) devreye sokacaktır.
dînihî (دِينِهِ)
Sözcüğün kökü "d-y-n" (د ي ن) harfleridir. Temel anlamı; itaat etmek, boyun eğmek, karşılık/bedel ödemek, borçlanmak, adet, yol ve sistemdir. Ayette "an dînihî" (kendi dininden) şeklinde geçerek, terk edilen o kapsayıcı inanç ve yaşam sistemini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "boyun eğme, itaat etme ve bir otoritenin koyduğu kurallara teslim olma" anlamının bulunduğunu söyler.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "din" kelimesinin etimolojik serüvenini çıkarır. Ona göre kelimenin kökü Arapçada "itaat ve yargı" (yevmud'din) anlamı taşısa da, kavramsal olarak Orta Farsçadaki (Pehlevice) "dên" (vicdan, inanç sistemi, Zerdüştlükteki vahiy) ve Aramicedeki "dīnā" (yasa/hukuk) kelimeleriyle güçlü bir semantik etkileşim içindedir. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak İslam'ı sadece vicdani bir his değil, itaat edilen kapsayıcı bir "yasa ve yaşam nizamı" olarak kurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an lügatinde din kavramını egemenlik üzerinden okur. Dinden dönmek, sadece ritüelleri bırakmak değil; yeryüzündeki tek meşru egemenin (Allah'ın) otorite alanından (dininden) çıkarak, başka otoritelerin (kabile, heva, put) egemenliğine boyun eğmektir.
kavmin (بِقَوْمٍ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran topluluk ve bir amaca yönelik olarak bir araya gelmiş insan grubudur. Ayette "Allah (onların yerine) öyle bir kavim/topluluk getirir ki" bağlamında, İslam'ı omuzlayacak yeni ve dinamik sosyolojik kitleyi ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "oturmanın zıttı olarak kendi ayakları üzerinde durmak ve varlık göstermek" olarak tanımlar. İnsan topluluğuna "kavm" denmesi, onların ortak bir gaye etrafında birbirlerine destek olarak (kıyam ederek) ayakta kalmalarındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin rastgele bir kalabalık olmadığını belirtir. Râgıb'a göre ayetteki bu kelime, ortak bir ahlaki karaktere (Allah'ı sevme karakterine) sahip olan ve misyonunu (cihadı) omuzlamak üzere tarih sahnesine çıkartılan organize ve şuurlu bir kitleyi temsil eder. Din, şahıslarla değil, bu şuurlu "kavim" ile ayakta durur.
yuhibbuhum (يُحِبُّهُمْ)
Sözcüğün kökü "h-b-b" (ح ب ب) harfleridir. Temel anlamı; sevmek, değer vermek, yönelmek ve muhabbet duymaktır. Tohum (habbe) kelimesi de aynı köktendir. Ayette "Allah onları sever" (yuhibbuhum) ve hemen ardından "onlar da Allah'ı severler" (yuhibbûnehu) şeklinde, yaratan ile yaratılan arasındaki o muazzam ve karşılıklı kalbi/ontolojik bağı tanımlar.
İbn Fâris, sevgi (hubb) ile tohum (habbe) arasındaki etimolojik ilişkiye dikkat çeker. Tohum nasıl toprağın bağrında gizli, özlü ve hayat veren bir cevherse; sevgi de insanın kalbinin en derin (habbetul kalb) noktasında tutunan, büyüyen ve eyleme dönüşen o özdür.
Râgıb el-İsfahânî, ilahi sevgi ile beşeri sevgiyi felsefi olarak ayırır. Râgıb'a göre Allah'ın bir kulu sevmesi (yuhibbuhum), ona lütufta bulunması, onu günahlardan koruması ve ona nimetlerini açmasıdır. Kulun Allah'ı sevmesi ise, kulun kendi eksikliğini bilerek O'nun yüceliğine itaat ve ibadetle yaklaşma, O'nun rızasını her şeyin üstünde tutma arzusudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmının Kur'an teolojisindeki estetik zirvelerden biri olduğunu tahlil eder. Önceki ayetlerde Yahudiler ve Hristiyanlarla ittifak yapmanın yasaklandığı o katı siyasi ve hukuki iklim, birdenbire yerini tasavvufi ve son derece sıcak bir "karşılıklı aşk/sevgi" (yuhibbuhum ve yuhibbûnehu) diline bırakır. Kılıç'a göre İslam, sadece kuru yasalar bütünü (şeriat) değil; temelinde Allah ile kul arasındaki bu derin "muhabbetin" yattığı dinamik bir varoluşsal ilişkidir. Dinden dönenlerin (irtidad) asıl kaybı, bu ilahi sevgiden mahrum kalmalarıdır.
ezilletin (أَذِلَّةٍ)
Sözcüğün kökü "z-l-l" (ذ ل ل) harfleridir. Kelime, "zelîl" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; boyun eğmek, itaatkâr olmak, uysal olmak, yumuşak huylu olmak ve alçakgönüllülüktür. Ayette "ezilletin alel mu'minîn" (müminlere karşı alçakgönüllü/şefkatli) şeklinde geçerek, yeni gelecek kavmin (topluluğun) kendi içindeki ahlaki dokusunu tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "sertliğin ve inatçılığın tam zıttı olan kolaylık, uysallık ve üzerinde yürünmesi rahat (düz) olma" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kazandığı anlamı çok ince bir sesbilimsel farkla tahlil eder. Râgıb'a göre zillet kavramı iki türlüdür: Eğer "zill" (esre ile) okunursa, zorla boyun eğdirilmiş, onuru kırılmış aşağılık bir durumdur. Ancak ayetteki gibi kelimenin kökündeki "zull" (ötre ile) formu kastedilirse; bu, kişinin kendi hür iradesiyle, sevgi ve merhametinden dolayı inanan kardeşlerine karşı yufka yürekli, kibirsiz ve uyumlu (ezille) olması demektir. Bu, bir eziklik değil, muazzam bir ahlaki erdemdir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu sıfatın sosyolojik yansımasını inceler. Aydar'a göre "ezilletin", İslam toplumunun kendi içinde bir güç ve tahakküm yarışı yapmamasını öngörür. Müminler birbirlerine karşı adeta bir annenin evladına kanat germesi gibi koruyucu, yumuşak ve mütevazıdırlar.
e'izzetin (أَعِزَّةٍ)
Sözcüğün kökü "a-z-z" (ع ز ز) harfleridir. Kelime, "azîz" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; güçlü olmak, yenilmez olmak, sert ve izzetli olmak, mağlup edilememektir. Ayette "ezille" kelimesinin tam zıttı olarak "e'izzetin alel kâfirîn" (kafirlere karşı izzetli/tavizsiz ve güçlü) şeklinde geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "aşılabilmesi ve bükülebilmesi imkansız olan sertlik, direnç ve şiddet" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramını "insanın hiçbir şekilde alt edilemeyecek ve mağlup edilemeyecek bir ontolojik güce/dirence sahip olması" olarak tanımlar. Allah'ın sevgisine mazhar olan bu topluluk, müminlere karşı ne kadar yumuşaksa, hakikati inkar eden güç odaklarına karşı da o kadar dik duruşlu, boyun eğmez ve "aziz"dirler.
Angelika Neuwirth, ayetin bu yapısındaki edebi sanatı (tıbak/tezat) inceler. Neuwirth'e göre "ezille" (şefkatli/uysal) ile "e'izze" (sert/güçlü) kelimelerinin yan yana getirilmesi, mükemmel bir retorik (chiasmus) oluşturur. Kur'an, ideal Müslüman karakterinin tek boyutlu (sadece savaşçı veya sadece pasifist) olmadığını; kime karşı ne zaman yumuşak, ne zaman çelik gibi sert olunacağını bilen "dengeli" (mizanlı) bir profil çizdiğini bu tezadın ihtişamıyla ortaya koyar.
levmete (لَوْمَةَ)
Sözcüğün kökü "l-v-m" (ل و م) harfleridir. Temel anlamı; kınamak, ayıplamak, sitem etmek, azarlamak ve bir eylemin kusurlu olduğunu yüze vurmaktır. Ayette "ve lâ yehâfûne levmete lâim" (hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar) şeklinde geçerek, bu ideal topluluğun mutlak ahlaki bağımsızlığını ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir kişiye yaptığı fiilden dolayı sözlü olarak tepki göstermek, onu eleştirmek" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "levm" eylemini kınayan kişinin psikolojisi üzerinden açıklar. Ayette kınayanın (lâim) neyi kınadığı (levmete) belirsiz bırakılarak, mahalle baskısının, kamuoyu tepkisinin veya siyasi otoritelerin yöneltebileceği her türlü eleştiri ve alaya alma eylemi kapsama alınmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakının cahiliye ahlakından koptuğu noktayı bu kelime üzerinden tahlil eder. Izutsu'ya göre cahiliye dönemi Arap bireyinin en büyük korkusu kabilesi tarafından "kınanmak" (levm edilmek) ve onurunu yitirmekti. Ahlakın ölçüsü toplumun ne diyeceğiydi. Kur'an, "kınayıcının kınamasından korkmayan" bir kitle inşa ederek, ahlaki referans noktasını toplumdan (veya kabileden) alıp doğrudan Allah'ın rızasına sabitlemiştir. Bu, bireyin toplum karşısında elde ettiği muazzam bir ontolojik özgürlük (otonomi) ilanıdır.
fadlu (فَضْلُ)
Sözcüğün kökü "f-d-l" (ف ض ل) harfleridir. Temel anlamı; artmak, çoğalmak, gereksinimden fazla olmak, ihsan, lütuf ve üstünlüktür. Adaletin (tam karşılığını vermenin) ötesine geçen ilahi cömertliktir. Ayette "zâlike fadlullâh" (işte bu Allah'ın lütfu/fazlıdır) şeklinde geçerek, bu ahlaki karakterin kaynağını belirler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin yetecek miktarı aşıp fazlalaşması, eksikliğin zıttı" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kavramını ilahi bir eylem olarak açıklar. Râgıb'a göre adalet (adl), kişinin hak ettiğini vermektir. "Fazl" ise, Allah'ın kula hak etmediği halde, sırf kendi yüceliğinden ve cömertliğinden dolayı verdiği karşılıksız lütuftur. Onların Allah'ı sevmesi, müminlere şefkatli olması ve cihad etmeleri, kendi kişisel başarıları olmaktan ziyade, Allah'ın onlara bahşettiği bu ilahi "fazl"ın (kabiliyet ve inayetin) bir sonucudur.
vâsiun (وَاسِعٌ)
Sözcüğün kökü "v-s-a" (و س ع) harfleridir. Temel anlamı; geniş olmak, içine almak, kapsamak, kapasitesi büyük olmak ve darlığın zıttıdır. Ayetin sonunda "vallâhu vâsiun alîm" (Allah Vâsi'dir, her şeyi bilendir) şeklinde "fâil" vezninde bir esma-i hüsna olarak geçerek, ilahi lütfun hudutsuzluğunu tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin genişliği, darlık ve sıkışıklığın ortadan kalkması" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Allah'ın "Vâsi" sıfatının bu ayetteki sosyo-teolojik bağlamını inceler. Öztürk'e göre Ehl-i Kitap (Yahudiler), ilahi seçilmişliği ve lütfu (fazlı) sadece kendi etnik kökenleriyle (İsrailoğulları) sınırlandırmış dar bir din anlayışına sahipti. Kur'an, ayetin sonuna "Vâsi" (lütfu, rahmeti ve egemenliği her şeyi kapsayan/geniş olan) sıfatını koyarak, Allah'ın dilediği herhangi bir topluluğu (Arap veya Acem fark etmeksizin) seçip onları yeryüzünün aktörü yapabileceğini; ilahi lütfun hiçbir ırkın veya grubun tekeline sığmayacak kadar "geniş" (vâsi) olduğunu ilan eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla