Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 51. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû-lyehûde ve-nnasârâ evliyâe ba’duhum evliyâu ba’d(in)(c) vemen yetevellehum minkum fe-innehu minhum inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

      Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Buradaki onları veli edinmeyin mealindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. [Birincisi], onları dinde veli edinmeyin, yani onların dinlerine uymayın, çünkü siz onların dinlerini benimsediğinizde dostları olursunuz. [İkincisi], yardım etmek ve destek olmak konusunda onları veli edinmeyin anlamına da gelebilir, çünkü onlar yardım ve destek konusunda onları dost edinirse onlar gibi olurlar. Müminler, yahudi ve hıristiyanları müslümanlara karşı yardım eder ve kafirleri desteklerlerse kafir olurlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin". Yüce Allah müslümanlara, sırlarını ve gizli hayatlarını onlara emanet etmeyi yasaklamaktadır. Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin, yani kazanç yerlerinde ve dünya hayatında. Çünkü müminler böyle yaptıkları takdirde, onlara meyletmeleri ve kendi fikirlerinden vazgeçmeleri sözkonusudur. Bu da onları günaha düşüren ve şehadetlerini yaralayan hususlardan biri olur. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede belirtilen yasak, kaydettiğimiz bu üç ihtimali de kapsamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet, mezhepleri, inanç ve tutumları farklı olsa da bütün küfür ehlinin tek millet konumunda bulunduğuna da işaret etmektedir. Olması gereken, onların birbirlerine varis olmalarıdır. Birbirlerinin velileridir buyurmuştur. Nitekim müslümanlar da, aralarındaki mezhep farklılığına rağmen birbirlerine varis olur. Görmez misin ki Cenab-ı Hak "Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir" buyurmuştur. Fakat bu, Resulullah'ın buyurmuş olduğu "iki farklı din mensubu birbirine varis olmaz" hükmüne girmez, çünkü bütün kafirlerin tek millet olduğuna ayet-i kerime işaret etmektedir. Hz. Peygamber "iki farklı din mensubu birbirine varis olmaz" buyurduğundan, ne onlar bir müslümana, ne de müslüman onlardan birine varis olur. İslam bir millettir, hakkın milleti; küfür de bir millettir, batılın milletidir; dolayısıyla biz onlara, onlar da bize mirasçı olamaz. "Biz Ehl-i Kitab'a, onlar da bize mirasçı olamaz; ancak bir insanın kölesine veya cariyesine mirasçı olması müstesnadır; onların kadınları bize helaldir, ama bizim kadınlarımız onlara helal değildir". Kişinin köle veya cariyesinin varisi olduğu gibi görünen şey gerçek bir miras değildir; o, ölümünden önce sahip olduğu bir mülktür, ölümünden sonra da öyledir. Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Müslüman kafire, kafir de müslümana varis olmaz."

      Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Bu ilahi beyan yukarıda söylediğimiz dinde onlara dost olmak, ayrıca yardım ve destek vermek anlamında dost olmak anlamlarına gelebilir; onlar bunu yaptıkları takdirde dünya ve ahiret hükmü itibariyle onlardan olurlar. Yahut da kazanç yerlerinde ve dünya hayatında dost olmaları anlamına gelir, bu durumda da dünya hükmü itibariyle onlardan olurlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Şayet şöyle bir soru sorulursa: Müslüman, irtidat eden birine mirasçı olamaz mı? Cenab-ı Hak, Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır buyurmuş; müslümanlardan onları dost edinen kimsenin onlardan sayılacağını haber vermiştir. Biz Yahudilere ve hıristiyanlara varis olamadığımıza göre, müslümanken onlardan sayılan biri nasıl varis olur?

      Buna şu cevap verilir: O da onlardandır mealindeki beyan, hükümde ve haklarda değil, dinde ve küfürde onlardan sayılır anlamına gelir; çünkü müslümanlıktan hıristiyanlığa geçen kimse yeni dininin milletinden sayılmaz, bir toplumdan sayılmak onun insanlarıyla yaşamakla olur. Görmez misin ki mürted, kendi akrabası olsa bile hıristiyana varis olamaz. Şayet hıristiyanlık onun milleti olsaydı hıristiyanlar kendisine varis olurdu. Fakat realitede hıristiyanlar ona varis olamadığına göre, demek ki sözü edilen kişi onların milletinden değildir; miras konusunda onun hükmü, eninde sonunda kendilerine dönmeye mecbur olduğu kendi milletidir. Allah hepsinden razı olsun sahabilerden bu konuda rivayetler gelmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali'ye İslam'dan dönen bir adam getirilmişti, Hz. Ali ona tekrar Müslüman olmayı teklif etti, fakat adam kabul etmedi. Bunun üzerine boynunu vurdu ve mirasını müslüman olan varislerine verdi. Abdullah b. Mesud'dan da benzeri rivayet edilmiştir, Zeyd b. Sabit'ten de.

      Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tettehızû (تَتَّخِذُوا)

        Sözcüğün kökü "e-h-z" (أ خ ذ) harfleridir. Temel anlamı; almak, tutmak, benimsemek, edinmek ve bir şeyi kabullenmektir. "İfti'al" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 51. ayette "lâ tettehızû" (edinmeyin/tutunmayın) şeklinde olumsuz emir kipiyle geçerek, Ehl-i Kitap ile kurulacak siyasi ve itikadi ilişkinin sınırlarını belirler.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "bir şeyi eliyle sıkıca kavramak, onu kendi kontrolüne/zimmetine geçirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" (edinme) eylemini sıradan bir "alma" (ahz) fiilinden ayırır. Râgıb'a göre ittihaz, bir kimseyi veya nesneyi özel bir statüde, bilinçli bir niyetle ve sürekli bir bağ kurmak amacıyla benimsemektir. Ayette "dostlar edinmeyin" denilmesi, rastgele bir arkadaşlık değil, sistemli ve kurumsal bir "ittifak/koruyuculuk" mekanizması kurmayı reddeden hukuki bir duruştur.

        yehûd (الْيَهُودَ)

        Sözcüğün kökeni Sami dilleri havzasına aittir. Ayette, Medine dönemindeki Yahudi kabilelerini ve genel manada bu inanca mensup tarihsel ve sosyolojik grubu ifade eder.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arrab adlı eserinde bu kelimenin Arapça "h-v-d" (tövbe etmek/geri dönmek) kökünden türetilmesinin zorlama bir etimoloji olduğunu, kelimenin aslında Arapça dışı bir kaynaktan geldiğini ve muarreb (Arapçalaştırılmış) olduğunu savunur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin doğrudan İbranice "Yehûdî" veya Aramice/Süryanice "Yehūdāyē" (Yahuda kabilesine mensup olanlar) kelimesinden alındığını kanıtlarıyla ortaya koyar. Kur'an, İsrailoğulları'nı (Benî İsrâil) genellikle tarihsel ve nötr bir bağlamda anarken, "Yehûd" kelimesini bu ayette olduğu gibi daha çok dışlayıcı, politik ve teolojik bir polemik bağlamında (kendini hakikatin tek varisi gören grup olarak) kullanır.

        nasârâ (النَّصَارَىٰ)

        Sözcüğün kökeni de tıpkı "yehûd" gibi Arapça dışı Sami köklerine dayanır ve Hristiyanları tanımlamak için kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, İslami literatürdeki yaygın etimolojik yaklaşıma değinerek, bu kelimenin "n-s-r" (yardım etmek/nusret) kökünden geldiğini, İsa'nın havarilerinin "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" (nahnu ensârullâh) demelerinden dolayı onlara bu ismin verildiğini belirtir. Ancak bu, kelimenin teolojik ve ikincil bir yorumudur.

        Arthur Jeffery ve Gabriel Said Reynolds, kelimenin asıl filolojik kökeninin Süryanice "Nāṣrāyē" (Nasıralılar) kelimesinden geldiğini tahlil ederler. Reynolds'a göre bu isim, Hz. İsa'nın memleketi olan Nasıra (Nazareth) kasabasına bir atıftır ve geç antik çağda Yakın Doğu'daki Hristiyan grupları tanımlamak için kullanılan en yaygın sosyolojik terimdir. Kur'an, bu bölge diline ait terimi (muarreb) alarak İncil ehline hitap eder.

        evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Kelime, "velî" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yakın olmak, bitişik olmak, araya hiçbir şey girmeyecek kadar yan yana durmak, arka çıkmak, korumak ve yönetmektir. Ayette "Yahudileri ve Hristiyanları evliya edinmeyin" şeklinde geçerek, ayetin asıl sosyo-politik eksenini oluşturur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki nesnenin veya kişinin, aralarında hiçbir boşluk, yabancılık veya mesafe kalmayacak şekilde birbirine raptolması (velâyet)" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "velî" (evliya) kavramının cahiliye dönemi Arap toplumundan İslam'a geçişteki dönüşümünü inceler. Izutsu'ya göre cahiliyede velî, kabile asabiyetine dayanan "kan bağlaşımı ve askeri müttefiklik" demekti. Kur'an bu kelimeyi alarak, onu iman eksenli ideolojik bir ittifaka dönüştürdü. Ayet, Müslümanların ontolojik ve askeri güvenliklerini inanç dışı gruplara (Ehl-i Kitab'a) emanet etmelerini yasaklamaktadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tefsir tarihinde en çok tartışılan ve çarpıtılan kavramı olan "evliyâ" kelimesini tarihsel/nüzul bağlamında tahlil eder. Öztürk'e göre bu kelime "gündelik hayatta arkadaş, komşu veya dost" anlamına gelmez. Medine dönemindeki savaş şartlarında "velî/evliyâ", doğrudan "stratejik askeri müttefik, sırdaş ve siyasi koruyucu/hegemon" demektir. Ayet, Ehl-i Kitap ile insani ilişkileri kesmeyi değil; İslam toplumunun varlığını tehdit eden kritik savaş zamanlarında, Müslümanların siyasi kaderlerini Yahudi ve Hristiyan kabilelerin inisiyatifine (velayetine) bırakmalarını (onların güdümüne girmelerini) kesin bir dille yasaklar.

        ba'duhum (بَعْضُهُمْ)

        Sözcüğün kökü "b-a-d" (ب ع ض) harfleridir. Temel anlamı; bir bütünün parçası, kısmı ve bazısı demektir. Ayette "ba'duhum evliyâu ba'd" (onların bir kısmı diğer bir kısmının evliyasıdır / onlar birbirlerinin müttefikidir) şeklinde bir isim cümlesi olarak geçerek, rakip teolojik grupların Müslümanlara karşı sergiledikleri ortak siyasi refleksi tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi parçalara ayırmak ve o bütünden bir cüz (parça) koparmak" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bu kurgunun sosyolojik gerçekliğine dikkat çeker. Râgıb'a göre Yahudiler ve Hristiyanlar normal şartlarda teolojik olarak birbirlerini reddederler ve "ba'zı" (bir kısmı) diğerinden nefret eder. Ancak mesele İslam'ın ontolojik yükselişini durdurmak olduğunda, aralarındaki o teolojik parçalanmışlık biter ve İslam'a karşı tek bir bütün (ortak bir müttefik/evliya bloğu) haline gelirler.

        yetevellehum (يَتَوَلَّهُم)

        Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. "Tefa'ul" babından şart fiili olan bu kelime, ayette "ve men yetevellehum minkum" (içinizden kim onları veli/siyasi müttefik edinirse) bağlamında, yasağı ihlal ederek inanç dışı odaklara boyun eğme ve onların safına geçme eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, "tevellî" eyleminin, kişinin bir gruba sığınması, onlardan yardım beklemesi ve yüzünü onlara dönmesi (bağlanması) anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin yarattığı sosyolojik asimilasyonu tahlil eder. Aydar'a göre "yetevellehum" fiili, salt bir dışsal anlaşma değil, içsel bir entegrasyondur. Bir Müslüman, siyasi ve askeri olarak Ehl-i Kitab'ın korumasına sığındığında ve onlara arka çıktığında (tevellî), zamanla onların dünya görüşünü, değerlerini ve yargılarını da benimsemek zorunda kalır. Siyasi bağlılık, ahlaki ve teolojik bağlılığı (asimilasyonu) beraberinde getirir.

        minhum (مِنْهُمْ)

        Sözcüğün kökeni harf-i cer olan "min" (-den, -dan, aitlik) ve "hum" (onlar) zamirinin birleşmesinden oluşur. Ayette "fe innehu minhum" (artık şüphesiz o da onlardandır) şeklinde, "yetevellehum" fiilinin şartının (cezasının) karşılığı olarak gelir ve failin yeni teolojik kimliğini mühürler.

        Râgıb el-İsfahânî, "min" edatının burada biyolojik/etnik bir soy bağı (nesep) ifade etmediğini, tamamen "itikadi ve fırkasal aidiyet" (ideolojik asimilasyon) bildirdiğini açıklar. Kur'an lügatinde kimin velayetine (siyasi/dini otoritesine) boyun eğiyorsan, sen de ontolojik olarak o toplumun (minhum) bir parçasısındır. Veli edinmek, safları değiştirmektir.

        yehdi (يَهْدِي)

        Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; yol göstermek, şefkatle rehberlik etmek ve doğru hedefe ulaştırmaktır. Ayetin sonunda "innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn" (şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete/doğru yola erdirmez) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "öncülük etmek ve birini varmak istediği yöne doğru güvenle iletmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet eyleminin Allah'a nispet edildiğinde bir zorlama değil, lütuf olduğunu belirtir. Allah'ın zalimleri (bu ayet bağlamında Müslüman toplumu tehlikeye atıp düşmanla işbirliği yapanları) hidayete erdirmemesi, onların kalplerini kasten mühürlemesi değil; o kişilerin kendi iradeleriyle "velayet" tercihini (yetevellehum) yanlış yapmalarından dolayı, ilahi rehberlik (hidayet) sisteminin dışına çıkmış olmalarıdır. Allah, hıyaneti seçenlere yol göstermez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X